annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2018 Pazartesi

Büyük ve küçük kaygılar; ben ve benim oğlan

Her zaman kaygısı yüksek bir insan oldum. Hani herkeste bir parça görülen; yeni bir ortama girince huzursuz olma, düzenini değiştirmemek için direnme, belirsizlikten hoşlanmama hallerinin dışında bir kaygıdan bahsediyorum. Bu zıkkım yüzünden üniversite dönemlerinde (hiçbir işe yaramasa da) ilaç kullanmışlığım bile var. Hoş, o dönemki kaygı hastalık korkusu ile karışmış, panik atağa döndüm döneceğim tarzı bir şeydi… Bende hep devam eden o “uyuz kaşıntısı kılıklı” kaygı ise daha farklı. Benimki dışarıdan pek de belli olmayan, beni yakından tanıyanların tarifiyle baykuş bakışlar ile kendini belli eden, pek çok kişi için biraz sıkıntı vermenin ötesine geçmezken beni içten içten çürüten bir tuhaf hal.
Çok zamandır bu hallerimi epey geride bıraktığımı zannediyordum ya da geliştirdiğim yönlerimle bu kaygıyı dengelemeyi başarıyor ve beni dibe çekmesini engelliyordum. Ne bileyim işte, gelişen girişkenliğim, çok okuyarak elde ettiğim o “ne yapılacağını biliyorum rahat olabilirim” hissi, düzeni bozmaktan korkarken bir taraftan da çılgınlık iyidir diye kendimi itekleyerek bir anda mutlu olma halleri, hayatımı sadeleştirerek kazandığım rahatlamalar, maneviyatımı güçlendirmek için arayışlarım ve tabii yavrudan sonra gelen 10 kaplan gücündeyim düşüncesi ve yamulta yamulta bana öğrettikleriyle epey rahatlamıştım.
Peki, şimdi ne oldu da yine bu kadar kaygılıyım?
Çünkü yavru kocaman (ya da küçücük mü demeli) bir kaygı yumağına dönüştü!


Mutter und Kind by Robert Noir (1864-1931) demiş Google... Tanımam etmem ama içimi bi acıttı
Benim duygusal böcüğü “olduğu gibi” kabul etmiştik zaten. Anası böyle babası böyle, malzeme bu, ne olacaktı ki demiştik… Bize küçükken pek de tanınmayan o duygularını anlama, tanıma, kabul etme ve onları belli edince kabul edildiğini hissetme şansını ona tanımak için elimden geleni yaptım şimdiye kadar. Duygularını çözemediğini ya da ifade edecek sözcüğü bilmediğini fark ettiğimde onun için dile getirdim, üzgünsen kucağıma gelip ağlayabilirsin dedim, öfkeli olduğu zaman şimdi çok kızdın biliyorum sakinleşmen için ben buradayım dedim ve bekledim, asla onu bastırmadım ya da sen erkeksin imasında bulunmadım. Bunun için de gururla kendi sırtımı sıvazladım çünkü karşılığını aldığımı düşündüm: Bana güveniyor ve olduğu gibi davranmaktan hiç çekinmiyordu yavru. Daha ne olsun. Ne zaman bir topluluğa girsek herkesin ilk teşhisi olan “aaaa çok duygusal” cümlesinden bu nedenle hiç rahatsız olmadı(k)m.
Fakat sıkıntı topluluğun kendisi ile ilgili olmaya başlad. Belli gelişim dönemlerinde çocuklarda olan insanlardan korkma, çekinme dönemleri dışında da ciddi sakınmaya girdi yavru. Parka gittiğimizde başka çocuklar varsa oyuncaklara yaklaşmama, biri bağırınca (kendi arasında oynayan çocukların bağrışması) aşırı rahatsız olma, ağlayan bir çocuk görünce hemen ağlama. Bu belirtiler bazen çok şiddetlendi bazen de çok azaldı ve buna da “olabilir” dedik. Bağırarak konuşan ya da “konuşamayan” akranlarından aşırı kaçınma, elinden bir şeyi çekip alan olunca aşırı şekilde üzülme (Asla yavrunun bir başka çocuğun elinden bir şey çektiğini görmedim. Her zaman bakabilir miyim diye soruyor ve beni deli ediyor), hem diğer çocukla oynamak isteyip kıvranma hem de beni gölgesi gibi dibinde isteme, ortamdaki en ufak ses ya da gerginlikten hemen etkilenme ve kaçma hali gibi şeyler ise hiç geçmedi. Yakın arkadaşımın 6 aylık bir bebeği var, bebek ağladığı anda benimki ondan çok ağlıyor. Ne zaman onlara gitsek neredeyse benimkiyle yaşıt olan kızının ilk “değişik” hareketinde benimki iki gözü iki çeşme ağlıyor ve eve gittiğimizde bile bir süre o olayı sayıklıyor. Bunları yakın çevreme anlattığımda herkes; biraz hassas, zamanla geçer demekten dışında bana yardımcı olmuyor.
En son geçen hafta sonu çevremde anlatmaya çalıştığım şeyi nihayet anlayan birilerini gördüm. Bu bahsettiğim arkadaşımda buluştuk çoluk çombalak.  En büyüğü benimki olmak üzere 4 çocuk,7 kadın. Daha ilk dakikadan benimki üstüme kedi yavrusu gibi tırmandı. Bebek ağladı benimki ağladı. O geçti, biraz oyuna daldı (tabii beni dibinden ayırmıyor) arkadaşımın kızı elinden tutup çekiyor koltuğun arkasına saklanalım diye benimki korkudan altına edecek, o geçiyor, ufaklıklardan ötekisi kafayı masaya çarpıyor, annelerden biri amaann diye sesleniyor çocuk azıcık ağlıyor benimki titreye titreye ağlıyor! Neyse sakinleştirip sofraya oturuyoruz, bir dilim muhallebi pasta yemesine izin veriyorum sakinleşsin diye, yarısını yedikten sonra eve gidelim diye yalvarmaya başlıyor. Babasını arıyorum gelip alsın diye ve çocuğum biraz akran görsün isimli hikâye 1 saatte bitmiş oluyor. Bu arada tüm bu olayların arasında yetişkinlerle gayet güzel konuşuyor, oyun oynuyor, onlara hemen 5 dakikada ısınıp sohbet ediyor, aradaki ağlamalı durumlar sırasında ve sonrasında söylediklerini duyan arkadaşlarımın gözlerinden kalpler çıkıyor. Sonunda diyorlar ki senin anlattıklarını şimdi anladık. Bu kadar hassas olduğunu bilmiyorduk. Bir tanesi çok güzel özetliyor; “öyle bi bakıyor ki eğer elimden gelse onu üzen her şeyi uzaya fırlatırdım”…
Bu arada bebekliğinden beri süren araba koltuğu direnci başka bir boyut kazandı bu sefer de. Hızlı hızlı nefes alma, renginde sararma, sürekli ağlamaklı haller, ben çok sıkılıyorum arabada diye söylenip söylenip sonunda sonsuz bir ağlama sürecine girme, mola versek bile kendine gelememe… Böyle anlatınca her çocuk arabadan sıkılır diye geçiştirilecek bu haller en sonunda aile içinde de fark edildi. Bu çocuk neden bu kadar kötü oluyor arabada? Bence resmen bir anksiyete nöbetine giriyor! Belki de sadece araba tutuyor evet, ama kusmuyor?
……………………………………….
İşte bunları yazdıktan ve bir türlü yayınlayamadıktan sonra başka şeyler de oldu. Tabii ki uykuyla ilgili. Elbette uykuyla ilgili. Başka ne ile ilgili olabilir ki! İlla ki uykuyla ilgili.
Çok sinirim bozuk.
Baya baya öfkeliyim şu an.
Yalan mı söyleyeceğim hissettiğim şey öfke. Empati de kalmadı sakinlik de kalmadı. 32 aylık bir çocuğun hala uyku sorunu yaşıyor olması ve artık uykusuz kalmak düşüncesinin bile beni çığlık çığlığa bağırtacak hale gelmesi DIŞINDA bir de bu durumu şu yukarıdaki halleri ile bağlama eğilimindeyim. Uyumamak adına her haltı yapsa da sizin yatağınızda uyuyalım dememişti daha önce hiç. Şimdi de ona başladı. İki gecedir normal uyku saatinde uykuya geçtikten sonra uyanıyor ve geri uyumuyor. İlk gece balık dokundu sandık, epey yemişti çünkü, bir uyandı ki su gibi terlemiş, çok huzursuz, geri uyuyamıyor ve boynuma ahtapot gibi sarılıp nolur babamın yanında uyuyalım diyor, yatağa götürdüm, hemen uyudu ve sık sık panikle kalkıp anne?! Diye bağırarak nerede olduğunu kontrol etti. Dün gece desen aynı, yattıktan yarım saat sonra kalktı ve önce benimle birlikte odasında uyumak için diretti. Aldım odasında yerde duran büyük minderde birlikte uyuttum. Ama kalkmaya davrandığım an uyanıyor. Hatta sanki hiç uyumuyor gibi ya da otobüs uykusu misali uyur ama farkında gibi… Elbette minderin üstünde her yerim tutuldu. Sayısız denemeden sonra her kalkma çabamda uyanınca aldım yatağa götürdüm yine sinirle. Zaten ikide bir uyanıp ne kadar süre dalmaya çalıştık bilmiyorum, o ortamızda yatarken ben yatağın en uç kısmına sıkışmış halde yine sabaha kadar düzgün dalamadım. Sabah uyandığımızda içimden tek geçen oğlana kızmamak için kendimi tutmaktı.
2,5 yaşında çocuğa gece neden uyumadın demek ne kadar aptalca değil mi? Ama öyle yapmak istiyorum. Sabah yüzümü gözümü toparlayamadım, o da moralimin bozuk olduğunu fark edip türlü şirinlikler yaptı. Vicdan azabından gebermekle kolundan tutup “lan oğlum yeter kendine gel!” demek arasında bir duygu durumundayım.
Bu kadar çok öfkelendiğime göre kesin kendimden de şüphe ediyorum.
Neyi göremiyorum?
Neyi yanlış yapıyorum?
Sadece abartıyorsam, neden başa çıkmayı bilemiyorum?

18 Eylül 2018 Salı

Bi ... (yavru?) yaptım, hayatım değişti!

Değişmeyeceğini sanmıştım biliyo musun?
Hayatta düştüğün en büyük yanılsama ne deseler cevabım bu olurdu. “Yok beee çok da şey olmayacak…” derdim kesin yavru gelmeden ve ben orman kanunlarıyla tanışmadan önce…



Tam da şöyle salak havalarda söylerdim üstelik...
İronik olansa; ben hiçbir zaman çocuk aşığı olmadım, bu sorumluluktan son ana kadar kaçtım ve kendimi bildiğim için “niye olmasın” diye düşünür düşünmez harekete geçtim. Gerçekten o hissi kaybetsem tamamen vazgeçebilirdim. Neyse, çocuğun hayatımı değiştireceğini bu kadar bilir ve bundan bu kadar korkarken YİNE DE bir yanım “halledeceğime” inanmıştı. Yani bir hayat ne kadar değişebilirdi!
Sonuçta BEN yetiştirecektim. O da bir birey tabii, hıhııı (ama 18 yaşında falanken), ama bebekken çok da “şey” (ney?!) olmazdı. Uykusuzluk falan oluyormuş ilk zamanlar ama katır yüküyle kitap okuduğum için uyku olayını ÇÖZERİM ( 2,5 yaştan bildiriyorum; dün gece tam 5 kez uyandı), üstelik kocam da YARDIMCI OLUR uyku konusunda (olmadı)… diye uzayan iç konuşmalarım vardı.
Çocuğu olan herkes mutlu görünüyordu, nadiren şikâyet ettikleri oluyor ama sen de yap mutlaka diye ısrar ediyorlardı. Herhalde bir bildikleri vardı. YAŞ geçiyordu ve kocam çocuk çocuk diye DELİ oluyordu. Israrla halledeceğimizi (sanki sadece zor bir proje ödevi seçip teslim etmekten bahsediyoruz) söylüyor, aşırı eğleneceğimizi iddia ediyor (akşamları boğuşarak oynamak ve kudurmak bu klasmana giriyorsa itirazım yok) ve bıyıklarından beklenmeyecek kadar PEMBİK hayaller kuruyordu.
Şimdi bu yazdıklarımı çürütmeye çalışmayacağım, bu konuyu ele alma nedenim başka. Kız kardeşim de artık bir yavru istiyor. Bu konuyu benimle paylaştığından beri sevinçten aklımı kaçırabilirim, daha ortada –gerçek anlamıyla- fol yok yumurta yokken hem de... (Davulun sesi hoş gelir dedikleri bu mu cidden?)! Hemen gidip organik pamuk tulum/zıbın reyonlarını boşaltmak, battaniye falan örmek (zincir bile çekemem) ve herkese bunu ilan etmek (yaşasın anonim blogculuk oynamak!) istiyorum.
Kardeşimse mide bulantısından, hamilelik sürecinden, doktorla uğraşmaktan falan korkuyor. Ahhh canııım, ne masum di mi?! Kafaya taktığı şeylere bak.
Kendisine böylece söyledim, “abla manyak mısın sen ne biçim ablasın?” dedi.
Valla şu an tam da “keşke benim de olsaydı” diyeceğim türden bir ablayım.
Ona şunu yazdım; hayatının sonsuza dek değişeceği fikrini düşün, bunu kabullenebilirsen ve hala cesaretini koruyorsan bu işe gir. Bunu idrakten sonra, bir de teslim olursan akışa, işte o zaman tadından yenmiyor. Ben yazınca güldü ama bu iş; imdb 9.8’lik korku filmi gibi bir şey, aşk kısmı ise 100 ayarında.
Haa tabii herkes aşk filmine bayılmak zorunda değil. Bu yüzden bilinçli bir tercih olarak çocuk yapmayan insanlara hayranım. Bu derece büyük bir karar alabildikleri ve kendilerini çok iyi tanıdıkları için.
İçinde bulunduğum hale baksana; bazen kendimce bilim kurgu gerektiren senaryolar yazıyorum: “Çocuklu hayatı gördün, bir şans daha verseler yine çocuk sahibi olur muydun?” “-Evet”.  “Yaa sen şimdi oğlanı tanıdığın için böyle diyorsun, o şansı verince her şey sıfırlanacak, zamanda bu olaylar silinecek, yaşananlar yaşanmamış olacak, onu hiç bilmeyeceksin. Yine soruyorum bak, çocuk ister miydin?” “-Evet”.
Gördüğünüz üzere bu tip bir manyaklık ortaya çıkıyor bir kez analık mevzuuna bulaşınca. Belki bu yüzden bu kadar güzel zaten. Zor ve güzel. Çok zor ve çok güzel. Aşırı zorlayıcı ve aşırı büyüleyici. Katsayılar olumsuz yönde artıyor bazen ama sevgi de yerinde saymıyor! Sevgi arttıkça sabır da otomatik yükleniyor.
Tarif etmesi güç. Çünkü “işte öyle bir şey” bu… Neden nasıl bilinmiyor.

31 Mayıs 2018 Perşembe

Kontrol-süz değişim!

Az önce okuduğum bir şey çok canımı sıktı… Canımı sıktı çünkü içten içe hak verdim ve bu aralar kendimi sorguladığım konularla örtüştü. Ebeveynlik, kişisel gelişim ve farkındalık gibi konularda çok kitap okuyan, bunlardan notlar paylaşan, kitap önerilerinde bulunan biri var instagramda takip ettiklerim arasında. Kreşe gitmekte olan çocuğunun akran zorbalığına maruz kaldığını, bunu çözmek için harekete geçtiğini, oğluyla çalıştığını, diğer çocuğun bunu yapmasının altındaki nedenleri sorguladığını söylemiş. Tabii aydınlanma her zamanki gibi sonradan gelmiş; akran zorbalığına maruz kalan çocukların büyük kısmı- mizaç vb. etkenleri dışarda bırakırsak- kontrolcü ebeveynlerin çocukları. Bunu hatırlayınca kendime odaklanmam gerektiğini anladım demiş…
İşte bu noktada ben de ürperdim.
Yavru henüz kreşe gitmiyor, ortada zorbalık falan da yok, ama bu aralar akranlarından garip bir şekilde korkuyor. Parkta çocuklardan kaçmalar, başkaları varsa kaydırağa yaklaşmamalar, koşarak yanından geçen biri olsa üstümüze atlamalar, ses hassasiyetleri gibi bir sürü şey. Bu aralar bu konu beni çok endişelendirmişti, hemen canım Ceren'in kapısını çaldım, sağ olsun yazdıklarıyla beni çooook rahatlattı. Tabii ben bu süreçte çoktan ben neyi yanlış yapıyor olabilirim diye sormaya başlamıştım. Bu konuyla ilgili olarak bir yanlışım yok belki, Ceren’in de dediği gibi tamamen gelişimsel sancılar bunlar. Ama, işte aması var, yanlış yaptığım başka bir sürü şey var eminim.
Yukarıda bahsettiğim yazıyı hemen bir yakın arkadaşıma yolladım, benim yavrudan birkaç ay küçük bir oğlu var onun da… Karakter olarak ne kadar benzeştiğimizi bildiğim için, kontrolcü olmanın bu etkileri ile ilgili ne diyeceğini merak etmiştim. Ben galiba böyle sohbetler içinde kendimi daha iyi sorguluyor, okuduklarımı kafamda daha iyi birleştiriyorum.
Önce biraz dert yandı, kontrolcü olmak mı ilgili olmak mı nasıl ayırt edeceğiz, salalım gitsin mi bu çocukları dedi… Dost acı söyler deyip cevabı yapıştırdım; biz basbayağı kontrolcüyüz. Kontrolcü olmak zaten ilgilenmeyi getiriyor; ilgili olmak bir nevi yan etki gibi kalıyor yanında. İlgili olmanın arkasına sığınamayız, ikisi birbirine girmiş durumda çünkü. Çocuğunun ihtiyaçları, onun ruh dünyası, günlük sıkıntıları ya da büyüme evrelerinin getirdikleri için her zaman “orada” olmak, desteklemek, kabul etmek ve sınırsız sevgini sunmak benim “ilgilenmek” tanımıma giriyor evet. Bu süreçte onu yönlendirmeye çalışmak, istediğimiz gibi ilerlemeyen her konu için endişe hatta bir miktar öfke duymak, beklemediğimiz durumlar gerçekleşince panik olmak ve enerjinin büyük kısmını olayları “hizaya getirmek” için harcamak ise düpedüz kontrolcü olmak.
Kendimi çoğu kez açıkça kontrol manyağı olmakla suçlarım zaten. Hayatın tadını almamı engelleyen, gevşememin önüne geçen, farkında olmayabilirim ama bazen fırsatlar kaçırmama neden olan ve günlük mutlulukları ıskalamama yol açan pislik bir şey bu! Yavru doğduğundan beri bu konuda çok mesafe kat ettim, çünkü bana kendisinin bambaşka bir birey olduğunu ispatlayacak kadar çok şey yaptı şu 2 yılda. Daha bir hafta- on günlükken kafasını kaldırıp, klasik omuza yatırarak pat pat vurup gaz çıkarma hareketi vardır ya, onu yapmamızı engelleyen bir insan yavrusu kendisi mesela… O günlerden başlayıp kendime sürekli onu değiştir(e)meyeceğimi, hatta buna asla yeltenmeyeceğimi söyledim, zaten evlat sevgisi de öyle tuhaf bir şeymiş ki, şu hayatta “her şeyi ile” sevebileceğin tek insanın o olduğunu kısa sürede anlıyorsun. Bu anlamda temel hareket noktamdan sapmadığımı söyleyebilirim. Onu olduğu gibi seviyorum, koşul koymuyorum, onunla yaşadığım her zorluğun nedenini önce kendimde arıyorum.
Diğer taraftan kontrolcülük öyle bir şey ki, yaptığını bile fark etmediğin bir tik gibi sanki. O kadar içine işlemiş ve sıradanlaşmış bir hal. Bunu evde önce kocama, sonra da annemlere yansıtıyorum eminim. Öyle yapmayın / böyle yapmayın, şunu şu vakitte yapın, düzgün yapın, tarif ettiğim gibi yapın… Ödüm kopuyor sanki belli standartların altına düşersek yanlış olacak, eksik olacak diye… Yavrunun uyku vaktini geçirirsek dünya yıkılacak (yıkılmaz ama içinden Hulk çıkabilir gerçi…), markette aradığım ürünü bulamazsam sanki hepimiz açlıktan öleceğiz.
Yahu biri bana şunu bir açıklasın; çocuk gelmiş 2 yaşına, çok şükür yemekle sorunu olan bir çocuk değil. Sebze falan yemiyor ama çevirip çevirip yediği şeylerin hepsi sağlıklı ve besleyici. Neyse, o akşam, oruç olan kocam, yemeklerimizi biz işteyken halleden annemden o akşam yemek yapmamasını, kızartma ve yumurta pişirmesini istedi. Adamcağız kahvaltı yapmayı özlemiş. Annem de yavruya yemek yapmamış bizimle birlikte yer diye. Akşam ben bir bozul. Amaaannn Allahımmmm, akşam yemeği yooookkkkk! Çocuk patates kızartması (Actifry da kızartıldı haaa!) falan mı yiyeceeeeekkkkkkkk! Çocuk sabah kahvaltısını bomba gibi yapmış, öğle yemeğini yemiş, meyvesini, kuruyemişini, kefirini, yoğurdunu yuvarlamış. Neye üzülüyorum ben? Annemin, “kızım kocaman oldu artık oğlan, biz ne yersek o da onu yiyecek niye surat asıyorsun?” demesiyle kendime geldim. Yaa ben mal mıyım? Ne var bunda? Biz karşısına geçmiş bunları yerken çocuktan kuru fasulye kaşıklamasını falan beklemek daha büyük eziyet değil mi? Tabii akşam sofrada yavru müthiş bir iştahla patates, peynir, zeytin biraz çorba… ne varsa gömdü. Ben de tedirgin olduğumla kaldım.
Bunun gibi milyon tane şey. Çocuk uyandı / uyanacak, geç uyudu, erken kalktı, vayy uykuya geç kaldı, aman kocam niye öyle yaptı, oyy neden çocuk öyle davrandı!!!
Böyle çocuk yetiştirmek istemiyorum. Benim gibi mutsuz olsun istemiyorum. Hayatın geneline yayılan bir mutsuzluk değil bu yanlış anlaşılmasın, daha çok bir gerginlik aslında... Bunu, yazıştığım arkadaşıma söyleyince bana dedi ki; “ailelerimizden miras bu hal bize. Hem ben mutsuz bir çocuk değildim ki, ergenlikte falan kızardım bana karışmalarına ama sonunda erken yaşta mantıklı kararlar alabilen düzgün insanlar olduk, fena mı işte?”
Yooo, dostum yoo, fena. Bu kendimizi kandırmak için söylediğimiz bir bahane. Çocuğun doğruyu yanlışı ayırt etmesi, mantıklı kararlar alması için; bizi örnek alması ve tecrübe etmesi gerek. O tecrübeyi yaşarken de sadece arkasında duracak ve onu eleştirmeyecek bir aileye ihtiyacı var. O zaman hem mantıklı kararlar alır, hem de mutlu olabilir. Biz nasıl büyütüldük? Sürekli bizimkilerin standartlarına yetişmeye çalışarak! İyi olursak takdir edildik, yanlış yaparsak itilmedik ama başka türlü bir üzüntüye boğulduk; onları üzdük endişesinde kaybolduk. Böyle tavırlarla her şeyimize dolaylı yoldan karışıldı aslında. Şimdi de annelik dâhil her bir haltı mükemmel yapmaya çalışan, hayatındaki her bir olayı kontrol etmeye uğraşan takıntılı tipler olduk.
Gerçekten gevşemek istiyorum. Çok şükreden bir insanım, kendimi bir bıraksam, sürekli planlar programlar içinde çırpınmak yerine o anı yaşamayı bir başarsam eminim daha da huzurla dolacağım, daha çok şükredeceğim.
Bazen kendi kendime soruyorum; oğlun senden nasıl bahsetsin istersin? Mesela bir arkadaşıyla konuşmasına kulak misafiri oldun, ne duymak istersin?
Annem iş bitirici bir insandır desin, eyvallah, ama çok programcıdır, çok streslidir demesin.
Annem çok neşelidir desin. Yeniliklere açıktır, meraklıdır, araştırır, günceldir desin. Hep melankoliktir, yenilikler karşısında panikler, meraklıdır evet ama aşırı kurcalar, aşırı irdeler, kendini de bizi de araştırdıklarıyla boğar demesin.
Bunun gibi bir sürü şey.
Şu an hem kendime, hem ebeveynlerime biraz fazla yüklendiğimin farkındayım. Düşündükçe, yazdıkça içim kabardı, önünü alamadım.
Sadece 2 senede bende değişenleri düşününce şaşırıyorum aslında, çoğu zaman da,  “zorlandım ama bana bu lazımmış” diyorum. Değişen tablo hoşuma gidiyor. Daha fazla değiştirmek istiyorum. Önce kendim için. Zaten ben mutlu olduğum her an, yavru da mutlu.
Bana bazı konularda yardımcı olabileceğini düşündüğüm 3 tane kitap daha sipariş ettim. En azından, kendimi daha iyi anlamak adına bir yerden başlamak için fikir verecekler diye umuyorum. Gerçekten işe yarar şeyler bulursam yazarım.
Şu kesin, o değişimi istiyorum, hemen istiyorum.

22 Haziran 2017 Perşembe

Bunu bana yapmayacaktın yavru...

Biri dudak büzmeyi öğrendi. 

Ay çok fena... 

Çocuğum düdük gibi bağırır ve bir yandan kendini yere atmaya çalışırken, elini ağzına sokup hepi topu 7 tane olan dişlerini falan sökmeye uğraşırken (ay evet var böyle ilginç halleri) ya da hızını alamayıp bana kafa atarken, gayet soğuk kanlı biçimde yavruyu olay mahallinden uzaklaştıran ben, dudak büzme karşısında donup kaldım. Sesim falan titredi yavruyu sakinleştirmek için konuşurken, o derece afalladım. Çünkü kıkır kıkır gülerken bir anda (istediğine erişemediği için) saydığım aksiyonlara girişen yavruya alışığım. " -Yahu bu ne sinir bacak kadar sıpada, -bu çocuk 2 yaş krizi falan yaşayınca ben ne halt edeceğim, - acaba tutmasam da kafayı bir kez vursa ve anlasa mı hanyayı konyayı -burada bırakıp gitsem ne olur ki" şeklinde düşünceler aklımdan sık sık geçse de, genel olarak oldukça neşeli ve mutlu diye avunuyordum, o yüzden de diretmeli ağlamaları bana koymuyordu... Fakat dudak büzerek, gözleri yaşla doldurarak ağlamak nedir? Nedir? Bir daha soruyorum, nedir? 

Bu ara iyice arttırdığı inatlaşmalı hallerini, zaten bir taneye indirdiği öğle uykusuna da yatmamak için verdiği amansız mücadeleyi, düzeldi zannederken birbirine kattığı gece uykularının yorgunluğunu falan geçtim, dudak büzmeye takıldım.

O tatlı yuvarlak yanakların arasındaki minik dudakları büzer, gözlerini kedi gibi gözlerime dikerse ben ne yapacağım?

...

Galiba bu durumla da başa çıkmanın bir yolunu bulursam analıkta bir seviye daha atlayacağım! 


31 Mart 2017 Cuma

Annelik bana iyi geldi

"Anne olunca anlarsın" cümlesini duymamıza sebep, o kanatlandırıcı mutluluklar ya da kalp kanatan burukluklar dışında başka bir şeyler olduğunu düşünmeye başladım.

Mesela insanın kendi sınırlarını ve gerçek potansiyelini tanıması için verilen cinsten bir fırsattır belki annelik? Bu imtiyaz ( bazen de zorlayıcı bir sınav aynı zamanda) sadece biz kadınlara has... Bunun gibi şeyler geçiyor aklımdan, çünkü sırf yavruladık diye böyle çılgınca sevmeyi ve ölümüne yıpranmayı açıklayıcı bulmuyor benim aklım. Bilmem, belki de herşeyden azami faydalanma aşkımdandır ama annelikten de kendi adıma daha fazla şey özümsemeliyim diye düşünüyorum.

Bebeğim neredeyse bebek olmaktan çıkacak, bir yaşına yaklaştı. Artık minik bir insana yakışır haller içerisinde. Beni aslında daha fazla zorlamaya başladı ama ben de daha iyi kotarmaya başladım anneliği. Bu sadece armut-vari bir olgunlaşmadan kaynaklı değil farkındayım; sivri köşelerim yuvarlaklaştığı, fiziksel kapasitem ve sabrımın son damlası tükendi dedigim yerde sakin tavırlarım sürdüğü, çimlerin üstünde oynarken ısrarla bulduğu minik taşlar ve izmaritler benim de dikkatimi çektiği ve bir oyuna dönüştüğü için daha iyiyim bence.
    
                   

Çünkü çok değiştim; evet biraz saçı süpürge oluyormuş analar ama bu yavru giderek akıllanmaya başladığından beri, biraz daha neşeli, biraz daha atak, biraz daha karizmatik olmalıyım diye düşünürken buldum kendimi. Ankara'nın gri sabahlarıyla uyanmaya başladığım son üç dört yılda ilk kez kendimi gerçekten tazelemek adına bir güç hissettim içimde. Üstelik bunu alabildiğine uykusuz, eve tıkılmış ve ne yalan söyleyim bebek bakımı ile beklentilerim ve gerçekliğim biribirini hiç tutmamışken hissettim. Bu harika değil mi? Bu gerçekten bir fırsat değil mi? Artık ne zaman sabrım zorlansa ya da içime milletin çocuğu şöyle de benimki böyle, bana bir dakika huzur vermiyor..... şeklinde bir isyan dolacak olsa ( Kesin bazı aşırı mükemmel annelere olmuyordur bu... Bana oluyor, hiç de saklamayacağım), ilk şokun ardından "aferin be" diyorum kendime... "Bak ne güzel değiştin, geliştin... Bunu da koy heybene. Bugün daha kolay toparlandın, bugün aynı oyunu 75. kez oynamaktan gerçekten zevk aldın, bugün onu uyuturken bakalım kaç dakika sürecek diye saate bakmadın. Aferin." . 

Ben anne olunca, aslında daha fazlası olduğumu anladım. Artık bunu söyleyebilirim çünkü annelik denen şeyin içinde hep ama hep bir yetememezlik ve vicdani rahatsızlık olacağını-ve gariptir ilk kez benim kendi manyaklığımla ilgili olmadığını- kabul ettikten sonra, bunu bir kenara koyunca; kendi sırtımı sıvazlamayı hak ettiğimi gördüm. Kendi kendimi gördüğümden daha fazlasıyım, çünkü kendimi şaşırtacak kadar çok değiştim. Hem de hala ara ara, ben yapamıyorum galiba diye ağladığım halde... Olsun, kendimde bir başka potansiyel, bir başka güç buldum. Mükemmel sandığım çocukluğumun kırık dökük yanlarını gördüm, yüzleşmeye başladım. Daha ne?

Tüm bunları düşünürken, ekseriyete nazaran daha zor bir çocuk olan yavrunun bu hallerini aslında kabullenmeye başladığımı ve hatta kendi ilerlememin ateşleyicisi olarak gördüğümü keşfettim.

Annelik çok zor, çok güzel. Annelik bence bana iyi geldi, bak, anne olunca anladım.

16 Mart 2017 Perşembe

Çocuğum çok şanslı çünkü ben...

Çocuğum çok şanslı çünkü bir şekilde ben ona aidim o da bana ait... Artık böyle. Evet, farklı ve bağımsız iki birey olabiliriz ama değişmeyecek bir gerçek var; o benim oğlum ben de onun annesiyim. Sadece 11 aydır "anne" olmakla birlikte sanki her bir hücremde daha önceden, çooook önceden kodlanmış bir şey varmış, sanki bilmediğim zamanlarda bile bu yavru benimmiş, sanki ne bileyim böyle bir sevgi hissetmek için beklemiş durmuş ruhum ve işte 11 aydır kendine gelmiş gibi. Bunu bir kenara koyalım, bunu her anne içinde yaşıyor eminim ki benzer şekillerde...

Onun dışında kendimi ölesiye eleştirmediğim ve bu başlığı açarak anneliğimin sevdiğim taraflarını yazmamı sağlayan sevgili Kahve'nin deyişiyle "biraz daha şey olsaydım/yapsaydım/etseydim" diye yemediğim zamanlarda ufak ufak takdir eder oldum aslında kendimi son bir kaç aydır. Daha yolun çok başındayım çünkü; hem yavrumun hem kendimin karakterinin inceliklerini zamanla daha iyi anlıyorum, onunla birlikte kendimi de daha iyi tanıyorum.

Mesela geçen çok sevdim kendimi! Çünkü harika şarkı uyduruyorum ve yavru çılgınlar gibi eğleniyor. Bir melodiyi sevdiğini fark edene kadar bir şeyler söyleyip duruyorum ve neyi beğenirse başlıyorum çeşitlemelere! Kendimize özgü uyduruk şarkılarımız ve çılgın danslarımız var. Üstelik her yerde de söylüyor ve dansımı icra ediyorum; gri Ankara'nın gri AVM'lerinde kalabalığın içinde bile! Bunu bana geçen yıl söyleseler gözlerimi açar "sen ne diyosun?" der gibi bakardım oysa.

Sürekli ama sürekli pür dikkat arkasında gezmekten, tazmanya canavarı misali yerinde durmayan yavru kafayı gözü yarmasın diye dikkat etmekten, aynı oyunu 5687521. kez oynamaktan, boğazım kuruyana kadar mantıklı kısa ve anlaşılır cümlelerle ona bir şeyler anlatmaya çalışmaktan ve tüm bunları yaparken dünyanın en mutlu delisi gibi bir neşeyle davranmaktan vazgeçmiyorum. 12 saatten sonra tabii belki biraz performans düşüyor ama ben de bir insan evladıyım diye kendimi affediyorum.

Onu sürekli öpüp kokluyorum, neşeliyken ya da sinir krizi geçirir vaziyette kendini yerlere atarken, fark etmez. Koca kafasını yere vurmaması gerektiğini vurursa canının acıyacağını ona en tatlı sesimle söylüyor ve ona sen ne yaparsan yap ben burdayım yanındayım diyorum her halimle, hareketimle.

Çılgın merakını destekliyorum, evde ya da dışarıda, güvenliği içi tehlike oluşturmadıkça her şeyi denemesine, dokunmasına hatta geçen hafta bahçede toprağı ağzına atıverdiği günkü gibi tadına bakmasına izin veriyorum. Bir şeyi ilk kez yaparken yüzüne gelen gülümsemeyi, gözlerini sabitleyişini ve ağzını açışını izlemeye doyamıyorum.

Hiç ama hiç yalnız bırakmadığım halde daha 8 aylıktan başlayarak 2 kez dudağını patlatan, 1 kez kafasını şişiren, 1 kez suratını morartan ve 2 kez de ağzını kanatan becerikli yavruma çok sakince ilk müdahaleyi yapıyor ve onu sakinleştiriyorum. Sonra gece uyku tutmuyor beni ama olsun, o an iyi idare ediyorum.

Okuduğum kitapları bir kullanma kılavuzu gibi algılamayı bıraktım. Okuyorum okuyorum sonra yavruya bakıp bir kısa değerlendirme yapıyorum ve artık onu daha iyi tanıdığımı bilerek içime sinen şekilde davranıyorum. Okuduklarım içime sinmedi mi? "O kendi çocuğuna öyle baksın, ben yavruya böyle yapmayacağım" diyebiliyorum!

Kendimi takdir etmeye başladım dedim ya, işte bu yüzden de şanslı yavru; artık kendine daha güvenli daha rahat bir anneye doğru evriliyorum. Benim mutluluğum hemen ona yansıyor elbette; kocaman açtığı ağzıyla beni öptüğünü düşünerek yanağımdan boynuma kadar salyalar akıtıyor, burnunu sürtüp minik kollarıyla bana sarılıyor.! Allahımmmm dünyanın en şanslı insanıyım diyorum! Bence o da diyor, yoksa niye beni salyalara boğuyor :)




8 Ocak 2017 Pazar

Evlat insana muffin yaptırır!


Bunu sadece ben de muffin -ya da muffin benzeri bir şey mi desek- yaptım demek için yazıyorum. Tabii bunun hatunlar alemi için minicik Mızmız hatun kişisi için kocaman bir adım olduğunu belirtmek isterim. Hikayemize başlamadan önce biraz daha geriye gitmek gerekirse; Yemek yapmaktan, tabii yemekten de, hiç hoşlanmadığımı bir söyleyeyim. Fakat gariptir "ne yapalım insanlar hayatta kalmak için yemeliymiş" şeklindeki motivasyonumla yaptığım yemekler de hep beğenilir. Yine de bu yaşıma becerikli ev arkadaşları ve Oktay Ustalara taş çıkarır kocamın desteğiyle geldiğimi itiraf etmeliyim. Mecbur değilsem yemek falan pişirmedim özetle.

Sonra aramıza katılan yavrunun "ek gıda" günlerinin başlamasıyla benim "ayyyy ben buna ne yedircem yhaaaa" şeklindeki darlanmalarım da başlamış oldu. İlk başlarda bir sorun yoktu, zaten ne versem öğürüyor, ben de 2. kaşığı bile veremiyordum. Sebze meyve püreleri, çorbalar hoop çöpe... Takmadım (Yazar takmadı ama hemen "çocuğum yemek yemiyor" adlı kitabı da alıp okudu tabii! Yaptığının doğru olduğunu bir kitapta okumazsa ölür mazallah!), zaten kendim kuş kadar bir şeyim, beni çocukken çooook zorladılar ama azimle yemedim, yavru da en kötü bana benzemiştir yani ne olacak, yemezse yemesin dedim.

Yine de düzenli olarak her gün bir şeyler koydum önüne o da sadece yoğurt ve limon (Evet sayın seyirciler yüzünü bir kere ekşitmeden şapur şupur limon yalıyordu minnak insan... Denediği milyonuncu karışımı öğürünce bari biraz gülelim diye masanın üstündeki limonu uzattım o da bir güzel yedi. Yüzü gözü kızaracak diye elinden almasam da devam edecekti, benim komik limon videosu çekme olayım da güme gitti yani...) yemeye devam etti. Taaaa ki 7,5 aylık olana kadar. Bir baktım ki kahvaltıda verilenleri götürmeye başladı bizimki, sonra gariptir meyvelerin de işine gelenleri yiyor, sebzeleri hala boykot etse de sevdiği bir iki çorba da eklendi menüye. 8,5 aylıkken anneannenin yaptığı köfteyi de yemesin mi?! İşte burası karnıma ağrıların girdiği an oluyor. 

Başladım: Ben bu yavruya ne pişireceğim? İnternetten tarifine bakmadan ya da "alo anne bunu nasıl yapıyoduk yaa?" hattına danışmadan kendimiz için bile üç beş çeşit şey yapabiliyorum. E artık iyi kötü yiyor aç mı kalsın yavrucak? Yoksa "ben ona etli patlıcan güveç yaparım bol sarımsaklı, üstüne de bi demli çay hüpletiriz" şeklinde takılan babasına mı bırakayım?!

Evet, baktım ki iş instagramdan, BLW sayfalarından tarif biriktirmek, ekran görüntüsü alıp oraya buraya kaydetmekle olmuyor. Hadi bismillah deyip ilk bulduğum "bebe atıştırmalığı" tarifine atladım bugün. Kimyager ciddiyetiyle dedikleri tüm malzemeleri (Allahım sanki tatsız tuzsuz olsundiye bir araya getirilmiş!)  ekledim. Muffin kaplarına döküp 25 dakika pişirecekmişiz, tamam... Aaaa bir dakikaaaa... Kardeşimi aradım "Şimdi bi sorum var, ama gülersen seni gebertirim teyzelerin en güzeli tamam mı? Kağıttan muffin kaplarını yağlıyor muyuz harcı dökmeden önce?" diye sordum,  "Anlaşılan yavrucana bi şeyler yapıyorsun (Kardeşim beni tanımaz mı, yoksa hayatta uğraşmazdım, o kapları da gelinime falan verirdim artık) o yüzden kısaca cevaplıyorum; hayır. Yoksa seninle çok pis dalga geçerdim" dedi o da... Böylece hamarat bir anne edasıyla işlemi tamamladım. 

Sonuç? 

Her şeyi de yazmak zorunda mıyım canım!!! Muffin yaptım işte, yetmedi mi...

29 Kasım 2016 Salı

Patlayan pıtırcık

Hani rahatlamak için blog açmıştım ben? İç sesimi dinleyip dinleyip sonra da kendimle bol laf sokmalı tartışmalara girmemek için... Ama tabii bu "iç çekişmeler"i dışa aktarmak için yazmak gerek, yazmak için de zaman. Tüm gün evdeki minik insan evladıyla hoplayıp zıplarken yazamayacağıma göre akşamları yazmam gerek demek oluyor bu. Çünkü normal insan yavruları akşamları uyur. Bak ne güzel bir mantık silsilesi kurdum ama olay burada tıkanıyor: yavru yatalı bir buçuk saat oldu ve 3. kez uyandı. Yani uyumak desem onun yaptığı şey uyku değil, uyumuyor desem günahını almış olacağım sabinin! Mesela şu an babası uyutma çabasında, ne yapıyor bilmiyorum bilmek istemiyorum. Tek bildiğim sesini duyunca odaya gidip sırtını sıvazlayıp "buradayım, hadi uyu yavrum" diyen ben olursam, yeniden dalacağı varsa bile kalkıp "çabuk ver o memeyi banaaaaa" anlamına geldiğini tahmin ettiğim çığlıkları atmaya başlayacağı...

Biliyorum, hangi uykusuz anneye sorsan amannn en uyumayan minik onunki...
Hangi ek gıda denemesi elinde patlamış anneye sorsan en yemek beğenmez gurme bebek onunki...
Hangi yorgun anneye sorsan en atom karınca yavrucak onunki...
Ama valla sanki en beteri bizimki! 

Yapma Mızmız, etme bunu kendine sakin ol, bak biliyorsun işte diyorum... Dinletemiyorum kendime. Akşama kadar koruduğum sevgi pıtırcığı modumu 1,5 saatte "vay ben nerelere gidem" havasına çevirdi yine yavru. Olan oldu yapacak bir şey yok. 

Şimdi okudum da içimde dursa da olurmuş bunlar... Ama bi' dakka ben bu yüzden yazıyordum!

Bak görüyor musun hafiften rahatladım.

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...