öz şefkat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öz şefkat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2018 Perşembe

Kafamda tepinen filler için...

Secret furyası çıktığında üniversitedeydim. Kitabı okumuş, belgeselini de ev arkadaşım B. İle bir heves izlemiştim. Aman ne heyecanlanmıştık. Bazı şeyleri çok mantıklı bulmakla birlikte bazı kısımlar hiç ama hiç kafama yatmamıştı. Zaten sürdürülebilir olmasını içten içe beklememiştim. Yine o zamanlar çok revaçta olan kişisel gelişim kitaplarının bir değişik versiyonu olarak görmüş, ilgimi çekmişti o kadar.
Hemen melankoliye ve oflamaya meyleden yapıma rağmen olumlu düşüncelerin ve olumlu tavırların işe yarayacağına da hep inandım. Hatta bunu bazı durumlarda bizzat yaşadım. Anksiyete bozukluğu teşhisini almadan hemen önce, üniversitenin araştırma hastanesindeki poliklinikler arasında mekik dokur; bir gün gastroenteroloji bir gün nöroloji, olmadı bir gün kulak-burun-boğaz ve iç hastalıkları birimleri önünde doktor kovalarken, kendi halime üzüldükçe kötüleşiyordum.  Bedeninde hiç-bir-sorun-yok diye üstüne bastıra bastıra söyleyen doktorların yanından çıkıp, oranın yerlisi bir yakın arkadaşımın evinde kalmaya gittiğim akşam Cem Yılmaz’ın yeni çıkan stand up gösterisini çevire çevire izlediğimiz süre boyunca hiç de hasta hissetmediğimi fark ettim.
Bu aydınlanmayla birlikte hooop diye düzelseydim keşke ama öyle olmadı. Kendime tam olarak gelmem aylar aldı. Bu süre içinde düzelmem gerekli dedikçe daha çaresiz hissettiğim ya da kendimi tamamen kapıp koyuverdiğim ve o iç bunaltıcı histen çıkmak için sürekli uyumak istediğim zamanlar çoğunluktaydı. Şimdi tam bir netlikle hatırlayamasam da düzelmeye başlamam aslında hızlı oldu. Yani “tamam artık yeter” dediğim nokta ile iyi hissettiğim nokta arası kısaydı demek istiyorum. “Pembe fili düşünme” (Zeynep Selvili Çarmıklı) kitabını okuyunca o kısmı biraz daha iyi anladım, bıçkın delikanlı gibi bir “yeter ulan” postası değildi hastalığımı iyileştiren, “Tamam napayım yani, üzgünüm mutsuzum ama arada mutlu da oluyorum… Daha iyi olacağım, çıkayım ben dışarı, çıkayım, çıkayım, ne fark eder evde de kötü hissediyorum bari nefes almış olayım” şeklindeki kabullenmem ile başladı düzelme yolum.

Kitabın tam ortasından dalmış oldum galiba ama klinik psikolog olan yazarın kendi panik atak sürecinde yaşadıklarını kendime çok yakın buldum ve gerçekten de “bunu yenmeliyim, bundan kurtulmalıyım, yok etmeliyim” çabasının durumu daha kötü hale getirdiğini ben de tecrübe ettiğim için ilk bu kısmı yazmak istedim… Kitapta sürekli vurgulanan duygularını kabul etme, onları yok etmek ya da değiştirmek değil de onlarla “birlikte” hayatına olması gerektiği gibi devam etme düşüncesi hoşuma gitti.
Aynı şekilde, aslında hiç birimizin tek yönlü olmadığını vurguladığı kısımları da çok sevdim. Mesela ben kendimi çoğunlukla melankoliye yatkın biri olarak tanımlarım fakat aynı zamanda daha gözyaşım kurumadan tekrar tazelenir yoluma bakmayı da bilirim; hemen güler olumlu şeylere geçerim. Hani çoğu zaman kendimi kontrolcü ve katı olmakla suçluyorum ya, bazı konularda bir planımın-hazırlığımın olmaması beni korkuttuğu için böyle katı olsam da pek çok konuda uyumlu ve esneğim. İşte bu tezatlıklar bana çok garip gelir, sanki birinden biri olmalıymışım gibi düşünürdüm. Herkesin aslında bunların hepsi birden olabileceğini açıklamaları ile birlikte çok güzel anlatmış.
Etiketlemenin etkilerinden söz ettiği kısımlar da beni düşünmeye itti. Başkaları tarafından etiketlenmekten ben de nefret ederim ama elbette kendi kendime yapıştırdığım bazı etiketlerin altından kalkamam. Etiketlemenin ardında bir hayatta kalma, tanıdık bildik bir nokta yaratma ve ona bağlı kalma dürtüsü olduğunu anlatmış. Bu bakış açısından hiç bakmadığımı fark ettim mesela.
Ne olunca mutlu-iyi hissedeceğimiz konusunda yapmamızı istediği listede yer alan/alacak pek çok şeyin, aslında birer sonuç olduğunu ve mutluluk denen şeyin “değerler” oluşturmak ve bu değerlere göre yaşamakla birlikte gerçekleşen bir süreç olduğunu okumak da bana iyi geldi. Bunu aslında bilmeme rağmen ben de sık sık o sonuçları elde etmeye odaklanıyorum çünkü.
Kitabın genelinde göze çarpan kendine karşı şefkatli olma, duygularını kabullenme ve anda kalma konusu sosyal medyada pompalandığı şekliyle verilmemiş. Basit bir dille açıklanan terimler ve sistemler insanın kafasına yatıyor. Bu haliyle kitabı çok sevdim. Aşırı beklentilerle ya da büyük çözümlemeler yapmak için okunursa bunu karşılamaz fakat benim tam da okumak istediğim şeydi; çünkü alacağım bilgilerin ve edineceğim düşüncelerin İçinde kaybolmadan, günlük hayatımda aklımda dolaşıp duran konularda bana bir ışık yaksın istemiştim. Kitap bu anlamda benim için oldukça yeterliydi. Şimdi adım adım başka kitaplara geçebileceğimi görüyorum.
Belki bunlardan ilki meditasyonu yine çok basit haliyle anlatacak bir kitap olabilir. Daha önce ne yoga yaptım, ne meditasyonla ilgilendim. Nefes çalışmalarına merak sardığım tek zaman hamilelik dönemiydi, onun için de hypnobirthting kitabını alıp okudum ama sonunda sezaryen olmam bir yana, kitapta açıklanan egzersizlerin hiç birini o 9 ay içinde hakkını vererek yapamadım. Oysa anda kalmakla ilgili ne okusam bir ucu mutlaka meditasyona ya da benzer tekniklere çıkıyor.
Bu kitapta da bilinçli farkındalık geliştirmek, oradan oraya zıplayan zihnimizi nazikçe geri çekmek için kullanılacak araçlardan biri olarak bu önerilmiş. Kendi açımdan düşündüğümde bunu öğrenmeyi istememin temel nedeni; zamanın gerçekten yavaşladığı, içime dolan mutluluk-huzur-şükür karışımı hissi bedenimde somut olarak hissettiğim o anları arttırmayı, bunu bilinçli olarak yapabilmeyi istemem var. Ben bu hissi çoğu zaman yavrunun neşeli hallerini bir kenardan izlerken, doğada bir şeyler yaparken, sessizliğin tadını çıkarırken yaşıyorum. İnsanın içi yandığı anlarda ettiği dua bir başka olur ya hani, üzgün bile olsan kalbinde bir genişleme hissediyor, bir hafifleme geliyor vücuduna… İşte bunları neden daha fazla hissedemeyelim ki… Konuyu anda kalmaktan başka bir yere kaydırdım şu an farkındayım ama hem bu güzel hisleri arttıracak hem de yaşadığım hayatı tüm duyularımla hissedecek bir farkındalığa gelmeme aracı olacaksa, bence okumaya ve uygulamayı denemeye değer…
Sonuç olarak kitaptan kendi adıma aldığım notlara ve beni heveslendirdiği diğer konulara bakınca faydalı olmuş diyorum. Umarım okudukça ve heybemi doldurdukça her şey daha güzel olacak.

29 Mart 2018 Perşembe

Kendine kıyak geç(eme)mek

Ne zaman sıkılıp bunalsam, kendime bir kıyak geçeceğim diyorum. “Bu hafta sonu…” diyor ve işte öyle kalıyorum. Ne yapayım bu hafta sonu? Ne yapayım, ne yapayım, ne yapayııııımmmmm diye bunalıma giriyorum.
Hafta sonumuz genelde sabah saat 6 da başlıyor. Çünkü uyku sevmez yavrunun “hafta sonu özel” saati bu! Neyse kahvaltı şu, bu derken, yapılacak bir alışveriş ya da iş varsa, öğleye kadar onu halletmek üzere kahvaltılıkları buzdolabına tıkıp, tabakları masanın üzerinde öylece bırakıp evden fırlıyoruz. Çünkü zıkkım Ankara’da markete bile arabayla gitmek gerekiyor! Gitmek ve eve dönmek için harcayacağımız zamanı düşünce kalan süreyi uzun tutmak için böyle acele ediyoruz. Öğle vakti eve geri gelip, artık mızıklanmaya başlamış olan yavruyu temizleyip öğlen uykusuna yatırıyoruz.
Artık o uyurken mutfak mı toplamak istersin, uyanınca yesin diye öğle yemeği mi pişirmek istersin, eve çeki düzen vermek mi, yoksa çamaşır dağları arasında kaybolmak mı bilmem. "Uff yaa yapmıycam" deyip içeri gidiyorum, kocayla açıp dizi izliyoruz. Yattıktan bir saat kadar sonra yavru kesin kalkmaya davranır, bilgisayarı onun yanına taşıyıp, uykusu hafifler gibi olunca pışpışlamak/hafifçe sallamak suretiyle uyku süresini uzatıyor ve şanslıysak toplamda 3 bölüm falan dizi izlemiş oluyoruz. Hafta sonu boyunca yaptığım tek keyifli yetişkin faaliyeti de bu oluyor zaten.
Yavru uyanıkken ne ev işi yapmak ne odaya geçip kendimle ilgilenmek istiyorum. Sanki ona ayırmam gereken zamanı çarçur ediyormuşum hissinden kurtulamıyorum. O sofra hazırlayıp toplamalar, çamaşırlar, ev düzenlemeler inanılmaz bir koşturma içinde, kocayla paslaşarak, aralarda derelerde hallediliyor. Halbuki başladığım işin bölünmesinde NEFRET ederim. Çamaşırı bir ara topluyorum, bir ara katlıyorum, bir ara yerleştiriyorum. O arada yemek pişiriyorum ya da yavruyla halay çekiyorum (şaka falan değil, çılgınca halay çekiyor terden atletimiz ıslanana kadar tepiniyoruz), ya da parça parça ev süpürüyorum. Sonra ne oluyor, kendimi ne dinlenmiş, ne iş yapmış ne de yavruyla doyasıya eğlenmiş hissediyorum.
Bilmem belki herkes biraz böyle hissediyordur ama sanki hafta sonu daha çok yoruluyorum.
Kendim için ne yapmalıyım sorusuna net bir cevap veremediğim gibi, bunun için zaman da ayıramazmışım hissine kapılıyorum…


Aslında içten içe biliyorum, bunun 2 temel sebebi; zamanı yönetemediğim için bocalamam (Ceren’in yazılarının yardımcı olacağından çok umutluyum) ve hafta sonumun her bir dakikasını yavruyla dip dibe geçirmek zorundaymışım gibi inanmam…
Hâlbuki yavru büyüdükçe şunu daha iyi idrak etmeye başladım; istediği şey temel ihtiyaçlarının karşılanması ve yanındayken tam anlamıyla onunla olunması. 5 saat yanında dalgın ya da huzursuz durmam değil de yarım saat neşeyle oynamam onun için daha önemli. Ben sadece kendi iç sesimi susturamıyorum “Bütün hafta boyu akşamları sadece 2.5 saat birlikte oluyoruz, hafta sonu her an yanında olmalıyım” diyen…
Neyse, iyi kötü teşhisler koyuyorum, tedaviyi de bulurum umarım.
Belki o zaman kendimi nasıl şımartacağımı da bulurum.

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...