Doktora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doktora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2019 Cuma

Yapamadım. Ne olmuş?

Bugün çok içimi acıtan bir imza attım. Fen bilimleri enstitüsünün doktora kayıt sildirme formuna, kendi isteğimle kaydımın silinmesini arz ederim diyen yerin hemen altına… Bir yandan çok ağırıma gitti, bir yandan da hayal ettiğin o kötü şey olunca garip bir rahatlama duyarsın ya, öyle hissettim.
Daha önce doktora içimde bir yara diye yazmıştım hani… Danışman hocama mı , kendime mi, çalışma şartlarıma mı, hayatın getirdiklerine mi söyleneyim bilememiştim. O dönemde evde oğluma bakıyor ve kökünden değişen hayatımı sindirmekle uğraşıyordum. Sonra işe başladım, danışmanımın yanına gittim, araştırmalar, enstitü ile bir sürü dalaşmalar derken tekrar harekete geçtim. O ayaklanma, harekete geçme hali bana gelince "kendimi affettim" dedim. Bu da bana güç verdi. Derken tez konumu biraz değiştirmek için yeniden çalıştım, uğraştım, hocamla defalarca görüştüm ve 6 aylık emeğim diğer hoca yüzünden çöp oldu. Bu da bende bardağı taşırdı. İyice bunaldım.
Evvelki gün hocamı arayıp konuştum. Artık bu mevcut tez konusunu çalışmak istemediğimi, olayların nerelere vardığını ve diğer danışmanla ilgili düşündüğüm her şeyi söyledim. Garip bir şekilde ilk kez çok destekleyiciydi. Atılmamak için önce kayıt sildirmemi bir sonraki dönem yeniden başvuru yapıp, dersleri saydırıp temiz bir sayfadan başlangıç yapabileceğimizi söyledi.
Tamam dedim!
Dilekçemi bugün yolluyorum.
İçimdeki mükemmeliyetçi aralıksız konuşuyor. Bu sefer onu susturmaya çalışmıyorum, konuşsun, söylediklerinin tamamında haksız değil. Çok çok zordu ama imkansız değildi bitirmek.
Ama… Olmadıysa olmadı! Yapamadım. Ben de başladığım bir işi beceremedim; dış etkenlerin benden kuvvetli olmasının önemi yok, sonuç olarak süresinde teslim edemedim bu tezi. Üzülüyorum evet, üzüntümü de hoş görüyorum. Kendimi seviyorum, daha çok sevicem bundan sonra. Bu süreçte olanlardan bir sürü ders çıkardım, cebime koydum.
Belki bir dahaki döneme fikrim değişir temelli vazgeçerim.
Belki canavar gibi asılırım.
Her ne olursa olsun benim kararım.
Kararlarımı da sevicem.
Bugünkü aklım, başıma bugün geldi. Dün gelmiş olsaydı, adı dünkü aklım olurdu. İşte o kadar!
Geçti bitti.
Değerimi başardıklarımla ölçmeye çalışan iç seslerim; ağzınızın üstüne kürekle vurabilirim; anlayın artık o iş öyle değil.  
Seni seviyorum;  “Ben”. Her ne yaptıysan ve yap(a)madıysan s(b)eni seviyorum.
Oh be!

21 Şubat 2018 Çarşamba

Bugün kendimi affettim...

Kendimi affetmekle, hoş görmekle, “tamam be o kadar da şeeetme kendine” demekle ilgili sıkıntılarım var. Kişiliğimin hangi karanlık noktalarına işaret ettiğini oradan buradan okuduklarımla analiz etmeyeceğim şimdi (ama etmek istiyorum, yalan değil), sadece kendime daha iyi davranmaya karar verdikten sonra nasıl iyi hissettiğimi yazmak istiyorum!
Önceki yazımda yine doktora konusunda ne kadar bunaldığımı yazmıştım. Ardından enstitüyü aradım, “benim durumumdaki öğrenciler için YÖK’e yazdıklarını ama henüz cevap gelmediğini, kaydımı yapmama engel bir durum olmadığını fakat yine de YÖK kayıtları silin derse ilişiğimin kesileceğini bilmem gerektiğini” söyledi telefondaki kız.
Hocamı aradım durumu anlattım, kaydımı yaptım, müsait olduğu bir günü ayarlayıp günübirlik bir ziyarette bulunmak istediğimi söyledim, memnun oldu.
İçime bir rahatlama geldi.
Aslında tablo iç açıcı falan değil, kalan süremi bilmiyorum, kalan süre dediğim de YÖK kaydımızı silmezse yani... Yine de son bıraktığım yerden açtım okudum, bir şeyler araştırdım, uzun uzun notlar aldım, istatistik çalışan bir arkadaştan yardım istedim, beyin fırtınalarında kayboldum. İyi geldi. Hocayı ziyarete gittiğimde elim boş olmayacak kadar mesafe aldım, hatta muhtemel bir rota bile çizdim.
Bu kısım süper ama bunların başında kendimi yine şöyle söylerken buldum:
“Of yaa bu sefer de ben uğraşacağım kesin kaydımı silecekler, neden bu kadar erteledim ki, danışman hocası manyak olan sadece sen misin burnunu düşürsen ne olurdu sanki!” .
Bu da yetmedi başka söylenmeler devam etti içimde:
“Bu hafta işler yoğun değildi de iş yerinde baktın biraz, sıkışınca ne olacak, tekrar bırakırsan ne olacak, yapabilsen yapardın zaten şimdiye kadar, en iyi ihtimal 1,5-2 sene uğraşman lazım, bu kadar zaman stresten deli olacaksın değecek mi?! Bırakmayı kendine yediremiyorsun diye kendine eziyet ediyorsun!”
Fena, di’ mi?
Sonra bir sakinlik geldi bana. Dedim ki;
“Ne olduysa oldu yahu!”
Ardı arkası kesilmeyen seyahatler, e-postalara cevap vermeyen bir danışman, hamilelik, sonra neredeyse 1.5 sene bebeyle evde geçen, öğle yemeği bile yiyemediğim, kendime bakamadığım için saçlarımı kirpi model kestirdiği ve UYKUSUZ o kadar zaman… Ne olacaktı ki? Belki bazı kahramanlar o durumlarda bile yapardı doktorasını ama ben yapamadım. Çok güzel bak kabullenmek; ya-pa-ma-dımmmmm!
Fiziksel imkânsızlıklarımı falan bir yana bırak, aklımı, ruhumu bu işe veremedim. Bir de üstelik süre sınırlaması yoktu o zamanlar, doğru zamanı bekledim, derken atılma geldi işler karıştı falan… “Atılma geldi!” şeklindeki panik dalgasından sonra da harekete geçemedim, çünkü tüm gün evdeydim, yorgun ve uykusuzdum, ruhumu daha yeni yeni dengeye getiriyor, anneliğime yeni yeni güveniyor, kendimi yeni yeni rahatlatıyordum. Zamanım yoktu evet ama daha önemlisi bunu yapacak gücüm yoktu.
Şartlar benim için henüz olgunlaştı. Şu an hazır hissediyorum. Şu an okuyacak, araştıracak, düşünecek, uykusuzluğu göze alacak, hocanın tribini çekecek enerjim var. Zamanı “şimdi” imiş. Bu kadar basit.
Kendime alttan alta söylediğim gibi; zayıf olduğum, sorumsuz, tembel ya da beceriksiz olduğum için kesinlikle değil.
Yalnızca saydığım bahaneler-gerekçeler yüzünden de değil. Şartlar benim açımdan şu an olgunlaştığı için şimdi yapabilirim diyorum. Bunların hepsi bir bütün ve o bütün insanı “o” noktaya getiriyor.
Kararım doktorayı bırakmak olsaydı da, aferin demem gerekliydi kendime. “Büyük bir karar verdin, cesaretin için seni kutlarım” demem gerekliydi.
Yanına gittiğimde hocam büyük ihtimalle sıkıştıracak beni, biraz hırpalayacak. Uzun açıklamalar yapmayı düşünmüyorum. Hayatımda şartlar daha yeni olgunlaştı diyeceğim.
Kendimi daha çok seveceğim.
Hak ediyorum çünkü.
Kendimi kendimden korumayı da öyle…
Aferin Sibel.


13 Şubat 2018 Salı

Challenge geldi haaaaanım! - Haftanın olayı

Haftanın en güzel olayı neydi (bknz: Challenge 6. Soru) diye düşünürken, aklıma sadece yavrunun türlü sevimliliklerinin gelmesi acaba neyin göstergesi?
  1. Tam Türk tipi bir ana olduğumun
  2. Mok gibi bir hafta geçirdiğimin
  3. En güzel olay deyince cidden büyük bir şey olması gerekliymiş gibi bir beklentiye girmiş olmamın
  4. Yakın geçmişe ilişkin hafızamın giderek zayıflamasının.
  5. Hepsinin

Oyumu hepsi yönünde kullanıyorum.

Yeni bir kayıt haftası daha başladı. Sürüm sürüm sürünen doktoram ve tabii ki ben, yine  bir aşk-nefret ilişkisi içindeymişçesine savruluyoruz. Bir an geliyor kesin bitirmeliyim diyor, bir an geliyor o kadar stres ve gerginliğin sonucuna asla değmeyecek diye düşünüyorum. Danışman hocamla olan fasıl zaten bambaşka… Adamı bir kaşık suda boğabilirim, bir damla suda da boğabilirim, her türlü boğabilirim! Fakat bütün yollar danışmana çıkıyor. O telefon edildiğinde “Merhaba Hocam, nasılsınız?” diye neşeli bir cırlama yapmak mecburi… ki bu adam son yazdığım sitemli e-postama cevap verme gereği bile duymadı! O bir “büyük küçük dinlemem, tüm dağları ben yarattım!” egosu, o bir “HAYIR!”ile başlayan suçlayıcı cümleler uzmanı, o bir “o kadar kendimden eminim ki karşıdakini kendinden şüpheye düşürürüm” insanı.

Ben de tavşanım işte.

Neyse, durum bu.  

İşin içinden çıkamayınca bir bilene danışmak gerek dedim ve Bakanlığa danışman olarak gelen, farklı bir üniversiteden aynı ana bilim dalında Profesör olan bir hocaya akıl danıştım. Durumu kabaca anlattım. Süreç niye bu kadar uzadı, danışmanıma neden kırgınım ve kafam yapıp yapamayacağım konusunda neden karışık açıkladım. Dinledi ve bazı sorular sordu, en sonunda söylediği; “…yapabileceğini düşünüyorum. Seçtiğin konuda sıfır değilsin, konuyu zaten biliyorsun, üstüne koyacaksın. Çok üzülmüş ve büyütmüşsün, motivasyonunu haklı olarak kaybetmişsin ama kısa fakat düzenli sürelerle çalışırsan bitirebilirsin” oldu.

Bu haftanın en güzel olayı buydu.

Yaparım yapmam bilmiyorum; daha enstitü ile çözmem gereken sorunlar, danışmanımla yapmam gereken konuşmalar var. Fakat bunu duymak bana çok iyi geldi. Hocanın bana “evde çalışamazsın değil mi?” diye anlayarak sorması bile yeterliydi. Allahım, sadece ben mi böyleyim bilmiyorum ama anlaşılmış olmak ne kadar - ne kadaaaar rahatlatıcı bir şey!

Şu an gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum, ama kendimi gerçekten çok hırpaladığımı anlamış bulunuyorum. Bu konunun öyle ya da böyle artık çözülmesini ve şu gönül sıkıntısından kurtulmayı diliyorum. Bu sefer bir nokta-ya da virgül koymalıyım.

27 Şubat 2017 Pazartesi

Doktora içimde bir yaradır...

Müthiş içim sıkılıyor bazen. Doktora aklıma geldikçe biri boğazıma yapışmış gibi oluyorum. Bazen de aklımdan geçirdiğim anda çizgi filmlerdeki halı altına toz süpürme sahnesi hesabı, hızlıca arkalarda bir yerlere yolluyorum o üzüntü ve karın ağrısı karışımı hisleri. Ankara'ya taşınalı oldu 4 sene. Ben istediğim ilerlemenin çeyreğine ancak ulaşmış durumdayım. İlk yıl zaten nefes almadan seyahat ettim, yeni işe ve şehre alışmaya çalıştım derken bi halt edemedim. Sonra aynı yoğun program sürerken evlilik hazırlıkları vs. ( mesela bir şehir dışı görevden çıkıp kendi nişanıma zor yetiştim, az daha gelinlik provası yapmadan teslim alıp giyecektim...) ile uğraştım. Yine de bu arada iki tane tez izleme komitesi raporu verdim. İyi kötü bir düzen tutturduğum sırada geldi mi hamilelik... Neyse iyiyim hallederim derken erken doğum riski hastaneler istirahatler... Yine kaldı benim tez! Tüm bunlar olurken de danışmanım ne durunda olduğumla zerre ilgilenmediği gibi bir kaç ay önce yeniden gelen atılma mevzuunu da bana söylemedi! Aylardır totosu yer, başı yastık görmeyen ben de elbette durumdan haberdar değildim. O kadar çabanın ardından şu an kaydım silinmiş olabilir ve hocam beni hala aramadı... Koskoca doktora öğrencisisin kendin takip et der eminim ama iyi niyeti falan bırak insan azarlamak için de olsa aramaz mı öğrencisini? Yahu kızım salak mısın emeklerine yazık kaydını yenile şunu yap bunu et ya da bak fena yapıcam falan da demez mi! Arayıp beni fırçalamasına razıyım ama anlaşılan o ki dağa küsen salak tavşan benim şu an...


Bir taraftan da harekete geçemiyorum çünkü hocamla kavga ettim, bir şekilde hallettim diyeyim... Tez yazacak durumda değilim! Yavruya tek başıma bakıyorum, nefes almaya vakit bulamıyorum. Hani uykumdan çalayım ama bitireyim şu tezi desem öyle bir uyku da söz konusu değil! İçim sıkılıyor... Kendime, işe güce, hocaya ve herşeye sinir oluyorum. Üstelik tezin konusundan bile sıkıldım o kadar uzadı ki bu süreç, konuya merakım azaldı. Bırakmayı kendime yediremiyorum devam da edemiyorum. Uyuz uyuz kaşınan bir yaraya döndü içimde. Ne yapayım bilemiyorum.

Etrafımda benim gibi başlamış devam edememiş insanları görmek de bana iyi gelmiyor, aksine sinirleniyorum. Kendimi maymun iştahlı olmakla ya da tembellikle suçlayacak oluyorum ama değilim. Danışmanımı suçlayacağım çok nokta var ama onu da yapamıyorum çünkü eski ben bir şekilde hem ağlar sızlar hem de bitirirdi o tezi. Ben eski ben değilim, galiba canım asıl buna sıkılıyor.

Aslında iyi tarafından da düşünmek gerek çünkü artık herkesten daha fazla kendimi parçalamayı ve akla gelebilecek herşey için kendimi delice suçlamayı azalttım. Bitiremedim ama azalttım. Herşeyi kontrol etmek ve en iyisini yapmak konusunda takıntılı bir biçimde uğraşmayı da öyle... En azından anne oluncaya kadar bunlarda daha başarılıydım ama benim orijinal manyaklıklarımdan bağımsız olarak; görüyorum ki vicdan azabı ve yetersizlik hissi zaten anneliğin mayasında var... Şu hallerim normal. Konuya geri dönersem sonuç? Hala içimde bir dinginliğe ulaşamadım bu konuyla ilgili. Ya bir cesaret ve enerji gelsin ya da başlarım tezine mutlu olmak istiyorum sadece diyip içim rahat arkamı döneyim gideyim istiyorum... Hadi hayırlısı.

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...