13 Ekim 2017 Cuma

Evlilik dedigin...

Bugün boşanmak üzere olan bir arkadaşımla dertleştik… Duyduğumuzda klişe gibi gelen “evlenince maskesini bıraktı, gerçek yüzü ise tahammül edilir gibi değildi” cümlesini onun da ağzından işittim ve bu kez anladım ki böyle bir olay var… Evliliğin temeli sevgi, saygı, evet ama her şeyin temeli zaten bu değil mi? Kendini insan gibi hissetmenin ve kendinle geçinmenin temeli de bu! Başka türlüsü mümkün mü? Asıl olay başka yerlerde gizli. 
“Evliliklerinin iki katı fazla süredir birbirlerini tanıyan, uzun yıllarını birlikte geçirmiş insanlar nasıl oluyor da bu noktaya geliyor?” sorusundan belki bir doktora tezi çıkar (belki çıkmıştır bile!). Herkes birbirine bu soruyu soruyor etraflarında böyle durumları gördükçe. Çok da derin düşünmeyi bir yana bırakırsak benim bugünkü konuşmadan aldığım yalın cevap şuydu; evlilik bir sürü sorumluluk ve süreç içerisinde şeffaflık gerektiren bir müessese; eğer bu sorumlulukları taşıyacak kadar olgunlaşmamışsan ve içini açacak; hem yamuk taraflarını ortaya serecek hem de düzeltmeye çalışacak kadar yürekli değilsen, olmuyor. Olmuyor.
En basitinden; flört döneminde paylaştığın yemeğin hesabını ödemeye benzemiyor büyük maddi sorumluluklar altına girmek… ya da ne bileyim, o kusarken başını tutmak hasta sevgiline geçmiş olsun mesajı atmaya benzemiyor… Birbirinin ailesine karışmayı ve en önemlisi çocuk sahibi olmanın getirdiklerini söylemiyorum bile. Bunlar zaten insanı deprem gibi sarsıyor.
Şeffaflık dediğin de başlı başına büyük bir olay, şunları cevaplaman gerekiyor: Hatırlamak istemediğin çocukluk anılarını açacak kadar gardını indirebilir misin ona karşı? Yargılanmayacağını bilecek kadar ona güvenir misin? Seni eleştirdiği zaman doğrudan savunmaya geçmek yerine gerçekten bir sorun olmasa bana böyle demezdi diye düşünecek kadar kendini teslim edebilir misin? Yapamıyorsan yine zor dostum…
Anlattıklarını hep bunları düşünerek dinledim. İşte bunlar olmayınca senin ne kadar çabaladığının bir önemi kalmıyor, olmuyorsa olduramıyorsun. Hele ki kendini sevmeyen birine bunları anlatamıyorsun. İçindeki çaresiz ve agresif çocukla senin başa çıkman mümkün değil, bu noktada buluşmadıkça bu işi yürütemiyorsun. Sonra işte, “her şeye yazık oldu” cümlesiyle kalakalıyorsun.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Bebek özlemek

Bugün çılgın gibi çalışırken kocamdan bir fotoğraf geldi. Şuna bak yaa yazmış fotoğrafın altına, hatta bir de kalp koymuş, hiç adeti değildir halbuki. Baktım ki yavrunun geçen kıştan kalma bir fotoğrafı… Kaç aylık olduğunu kestiremedim, ama daha bebek suratlı bir şey. Şu an evdeki 18 aylık yavru baya “çocuk” kalıyor yanında. Suratının yuvarlak pofidik halleri gitmiş, daha zeki bakışlar, çarpık bir gülümseme, ağzının içinde bir sürü yeni diş var şu anki halinde. Evet, hala dünyanın en güzel yaratığı, ama bebek değil! Değil işte! Ay oturup ağlayacaktım. Bebek bakmak zor, birazcık birazcık büyüse diye iç geçiren, sonra her akşam ayy büyümesin çok güzel diye fikir değiştiren, yine de içten içe iletişimizin artacağı günleri iple çeken ben, yavru büyüdü diye ağlayacaktım! Hâlbuki bu sabah aramızda geçen diyaloğa bayılmıştım (bak diyalog diyorummmm);
- “Oğlum neden bu kadar erken kalkıyorsun, biraz daha uyuman gerekliydi… Bak sabah olmadı hala gece”,
-“ Anne, ışık (eliyle pencereyi gösteriyor)”,
-“Evet sevgilim bak ışık yok karanlık… sabah olana kadar uyumalısın”,
-“Uyku? Karanlık, nennen”
-“Evet oğlum, nennen… Hadi biraz daha yatalım mı?”
- “Hayır(kafasını iki yana çılgınca sallıyor), kalk (kollarını havaya kaldırıyor)!”.
Bu hallerine bayılıyorum, o kendini ifade ettikçe ben hafifliyor, tedirginliklerimi geride bırakıyorum. Hele ki söylemeye çalıştıklarını şıp diye anlarsam havamdan geçilmiyor, kendimi yılın annesi ilan ediyor öpücüklere boğuyorum.
Yine de mızır mızır olduğu o minnak günlerini özlemem garip değil mi?
Ay biliyorum her anne böyle hissediyor.
Bu da “ben öyle yapmam yeeaaa” deyip de aynı yere çıktığım noktalardan biri. Yine de hayretler içindeyim; o pofuduk kedi gibi kendini sürüklediği, ağzından salyalar akıttığı, koltuğa tutunup kalkabilirse tüm suratıyla sırıttığı zamanlarını özlüyorum. Özlüyormuşum yani… Bugün daha iyi anladım.
Hep garip bulduğum hallere dönüp dolaşıp geldiğim düşünülürse, oğlunu kimseciklerle paylaşamayan çatlak kaynana modeli oluverir miyim diye işkilleniyorum.
Olmam di mi yaaa… Olmam olmam ☺



9 Ekim 2017 Pazartesi

Tarihe not- uyku

Çok şükür yerel ve ulusal basına " Ankara sokaklarında şıkıdım şıkıdım gezen deli anne" şeklinde yansımadan hafta sonu sona erdi.

Yavru 18 aylık olmasına saatler kala, bir buçuk yıllık ömrünün ilk KESİNTİSİZ gece uykusunu uyudu çünkü!

Anlamayanlar için açıklayayım; gece yattı sabah kalktı.

Gece 198675321 kez uyanmadı, "memeeeeeaaa" diye çığlık atıp tepinmedi hatta tatlı tatlı"anne anne annneee" diye beni çağırmadı...

Bir kaç saat uyuyup sonra gecenin kör vakti ayağa dikilerek beni sinir hastası da etmedi.

Uyudu ve sabah uyandı.

Bir buçuk yıldan sonra kesintisiz 7 saat uyudum ben de... Kesintili olarak bile 7 saati bulmayalı aylaaaar olmuştu. Pazar günü nasıl mutluydum anlatacak sözcük yok.

Tarih; 2017 Ekim ayı, 7'yi 8'ine bağlayan gece! Bu da burada dursun, her yıl kutlayacağım galiba...




Not; Allahım, konuyu biliyosun, amin...


20 Eylül 2017 Çarşamba

İş yeri gıybeti

İşe başlamanın ve böylece birkaç yetişkin görmenin en güzel tarafı; yetişkin görmek. Bence bu kadar. An itibariyle işe geri dönüşle ilgili hislerim bunlar. Başka da bi’ halt değişmedi sanki bende, yani en azından olumlu yönde... İşe yaramazlar, kapasitesizler ve kıskançlar bıraktığım yerde duruyor. İş yapmayıp çene yapanlar hele, aman aman onlar 1 milim kıpırdamamış zaten, aynı yerdeler, kaya gibi… Ama bugünkü gıybetimi hem kel hem fodullardan yana kullanmak istiyorum. Aslında hiç bi mok olmayıp da kendini hint kumaşı sanan ve üstüne bir de böbürlenenlerden!
Yavrum sana proje deyince gözünün önüne gelen tek görsel şu idi;

Proje yazıyoruz dediğimde “P-R-O-J-E” Yİ kullanarak akrostiş yazıyoruz zannediyor, ben niye ekipte yokum diye gizliden –ve olmadığım yerde açıktan- tripli hareketler yapıyordun. Eh, yavruladım malum, ne zamandır yoktum,  geldim bir baktım iki kurumdan üç beş insanı bir araya getirecek toplantıyı düzenledin diye kendini proceci sanmaya başlamışsın. Yetmemiş, birlikte çalıştığın diğer insanları “ben çok meşgulüm, çok çalışıyorum, siz bi iş yapmıyorsunuz”a varacak laflarla darlamışsın.
Peki, uluslararası ekibin geleceği ilk toplantıdan önce neden yaprak gibi titriyor, burnunu düşürüp sonunda “kurbanın olam Mızmız bu işi anlayan başka kimse yok, pazartesi sana ihtiyacımız var” diyorsun?
O değil de, böyle tipler rezil olsun diye kılını kıpırdatmamak varken ben niye oturmuş doküman okuyor, aman da kurum imajımızın ağzına edilmesin bu salak yüzünden diye debeleniyorum.
Acaba salak olan ben miyim?
İşe ve kendimi yemelere başladım adlı yazımın sonuna geldiniz.
Mızmız iş yerinden bildirdi.

29 Ağustos 2017 Salı

Küçük şehir notları

Bayram tatili için memlekete geldik. Bundan 13 sene önce üniversite için çıkıp gittiğimden beri bayram seyran olmadıkça pek uğramadığım memleketime ücretsiz izin dönemimde sık sık geldim... Çünkü yavrulamak insanın beklentilerini değiştiriyor anlaşılan. Biraz baba evi rahatlığı, biraz sakinlik ve yakın çevreden gelecek sıcak sevgi kuşatması bünyeye iyi geliyor... Halbuki bunları hiç aramadığım gibi; şehrin kendisine de insanlarına da uyuz olurdum bir zamanlar... Benim ergenliğim ve ilk gençliğime kıyasla çok değişmiş olan bu minik İç Anadolu şehrinde değişmeyen şeyler olduğunu gördüm şu son ziyaretlerimde. Bazısı hoşuma gitti, bazısı -hala- beni hayrete düşürdü.

4-5 tanesini çıkar gerisi aynı zaten:)

Aile çay bahçesi: Bak mesela bunların hala yaşıyor olmasına çok sevindim. Ben içmem ama, "demli çay verirseniz gönlümü fethedersiniz" duygularıyla yaşayan kocam için önemli bir kriter olan "2 liraya demli taze çay" olayı da mevcut. Üstelik salıncaklı koltuk var veeeee yavru 15 dakika oturdu üstünde. Bak 15 dakika diyorum, oturdu diyorum, harika bir şey özetle! Sonra da yere çöküp tozla toprakla oynadı, yeşilliklerde zıpladı falan. Yerimizden kalkmadan 1 saatten fazla sohbet ettik kocayla, ne rahatsız edici müzik ne garson ne insan. Mis.

Sünnet düğünü: Evet hala varmış. Dün akşam bir davetiye geldi annemlerin samimi olduğu tek komşularından. Adam mühendis kadın öğretmen. Hani mesleklerini yazıyorum ki bütün ömürlerini burada geçirmiş dışarı hiç çıkmamış yurdum insanı zannedilmesin... Neyse zaten beni daha çok şaşırtan davetiye diye verdikleri "dev-süslü-taş gibi kartona basılmış-tanesi en az 2 lira" diye tahmin ettiğim "şey"di. Üstelik yemekli olacağını belirttikleri organizasyon şu yaz sezonunda şu minik memlekette kiralayabilecekleri en pahalı düğün salonunda yapılıyor. Anlam veremedim. Annemlerin surat ifadelerinden anladığım kadarıyla bu durum sık sık yaşanıyor buralarda hala... Garip. Benim ucuz ve küçük diye seçtiğim düğün davetiyesini düşününce gülme geliyor bana...


Hırdavatçı: Böyle bir gerçek var arkadaşlar... Evde kırılıp dökülen vakitli vakitsiz lazım olan ve ismini bile bilmediğin her türlü zamazingoyu bulabileceğin bir sürü dükkan mevcut küçük şehirde... Ankara' daki gibi 3 liralık vida için 20 lira benzin yakarak bir büyük yapı markete gitmeye ve 2 saat harcamaya gerek yok.

Bazı soy isimleri herkes bilir:Zannedersin ki Lannister zannedersin ki Stark... Yok yok, buralar hep dutluk iken onlarınmış, ay hala onların. Adamlar dededen zengin.

Adamına göre fiyat: Bu olayı kuaförde fark ettik. Benim kirpi saçlar ayda bir düzeltilmezse hemen uzuyor ve bir ara meşhur olup kaybolan emo'lara benziyorum. O yüzden memlekete her geldiğimde soluğu nerdeyse çocuk yaştan beri gittigim kuaförde alıyorum. Bu arada kuaförüm benden biraz büyük, taa o zamanlar bir başka kuaförün çırağı iken gider yine de ona kestirirdim saçımı, becerikli çocuktu... Evet ben bir yetenek avcısıymışım şimdi buranın en büyük kuaför salonuna sahip oldu ama annemin saçını daha ucuza kesiyor! Çünkü onu yine o çıraklık dönemlerinden beri tanıyor ve sanırım bizi epeydir bir arada görmediği için kızı olduğumu bilmiyor... Küçük şehirde işler böyle, eşe dosta kıyak geçiliyor benim de aslında hoşuma gidiyor. Şimdi alakasız olacak ama, kendi düğünümde istediğim o basit topuz yerine bana yaptığı uzaylı kafasına benzer şeye rağmen ona saç kestirmeye gittiğim için indirim hakkım var bence... Neyse...

Herkesin birbirini takip etmesi: Bu olay sosyal medya kullanımının orta yaş arasında yaygınlaşması ile küçük şehirlerde bir çığır açmış durumda. Kadınlar sohbet ederken önce bir facebooktan falan check edip durum güncelliğini koruyor mu öğrenip gıybete öyle devam ediyor... Babam gibi kontrolü kaybedip facebook ve instagramdan duyuru panosu niyetine faydalanan orta yaş erkek grubu da kendini aşmış durumda. Yavruyu babamla kocamın yanına katıp çarşıya yollamıştık önceki gün, kocam anlatıyor " yaa inanamazsın koca adamlar dükkanlardan çıkıp ooooo yavru hoşgeldin diye oğlana yöneliyor sonra babama hal hatır soruyorlar, herkes çay kahve ikramı icin yarışıyor...".

Berbat trafik: Şehir dediğimiz yer büyük bir kasabadan hallice olup, zamanında köy gibi tasarlandığından ne insanlarda trafik adabı var (caddeden yürüyen yayalar, kaldırımlarda arabalar) ne de sokaklarda araba park edecek yer... Ne zaman trafikte saçma bir olay görsem, seneler evvel babamların genç bir amirinin söylediği cümle aklıma gelir. Resmi araçla bir yere yetişmeye çalışırken iki teyze sallanarak yolun ortasında buluştuğu ve sarılıp hasret giderdiği için şoförün sert freniyle sarsıldık, o pek kibar Şef yine nezaketini bozmadan sordu "Bu teyzeleri, Hindistan'ın trafiğini birbirine katan o kutsal varlıklarına benzetiyorum Mızmız Hanım, ne dersiniz?"..

En uzak yer arabayla 15 dakika: "Falancalar falan yerden ev almışlar çok uzak, orada ne yapacaklar..." diye konuşuyorlar, bahsettikleri yer 10 bilemedin 15 dakika... Allahım, zaten şehrin toplam nüfusu Ankara'da benim oturduğum semt kadar! En uzak yer ne kadar uzak olabilir... Ankara'da Anadolu Bulvarı ya da Konya Yolu'nda arabasıyla kontak kapatıp beklememiş mesut insanların yaşadığı bir yer burası!

Köyümüze geri mi dönsek?


Ekleme: yazıyı okuyan kocamın önerisiyle hemen şu iki konuyu da iliştirilmiş olayım:

Sinemada ucuz patlamış mısır: Film meraklısı olduğu kadar bir şeyler yemeye de meraklı olan kocamla ne zaman sinemaya gitsek, zaten uçuk olan sinema biletinden bile pahalıya gelen patlamış mısırlara bakar iç çekerdik... Ta ki burada patlamış mısır kovasının 2 lira olduğunu öğrenene kadar! Küçük şehirde kimse alt yazı istemiyor diye filmeleri hep dublajlı da verseler, o mısırın hatırına mutlaka sinemaya gidiyoruz tatil için geldiğimizde!

Dondurma gibi dondurma: Bu da benim ilgi alanıma giriyor. Karşı koyamadığım yaz kış delice tükettiğim tek şey dondurma olabilir. Ankara' da tatlı kaşığı kadarcık "topu" 3 lira olan dondurma... Memlekette ise; asıl öz hakiki Maraş dondurması ile yarışan, sade ve limon dediğiniz zaman çizgi filmlere yaraşır dev bir külah şeklinde sunulan harika dondurma ise çok komik bir para... Ankara'da pastane önünden geçmeyip yolu uzatan kocam burada ha bire soruyor çarşıya inince, "Dondurma alalım mı bitanem?" !

22 Ağustos 2017 Salı

İşe geri dönüş ağrısı

İşe geri döndüm. İlk gün uyandığımda karnım ağrıyordu, tipik “sınav sabahı karın ağrısı”ı. Paçalarımdan gerginlik akıyor yine de uzun zamandan sonra adam akıllı makyaj yaptım; biraz far biraz allık bile sürdüm. Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?

Birkaç gün öncesinden haftalık yemek menüsü hazırlamıştım, hem bizim hem yavru için… Malzemeleri tamam ettim, ara öğünler vesaire, hepsini notlara yazdım, annem yemekleri de pişirecek, içim rahat… Ben de yavrunun atom içeceğine benzer omlet karışımını hazırladım, akşama kadar yetişkin insanlarla vakit geçireceğim için biraz heyecanlandım yalan yok, sonra içim sıkıştı “Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?”. 

Annemler geldi, onlarla oynamaya başladı hemen, ben de kahvaltı yapmaya çalıştım, ilk defa elimdeki peynire uzanan ya da beni mama sandalyesinden kaldır diye bağıran yavru yok, o da balkondaki masada kahvaltıya geçmiş anneannesiyle ama lokmalar boğazımda bir yerde duruyor, hareket etmiyor. Neyse, üstümü başımı toparladım vakit geldi, yavruya sarılıp “anne işe gidecek ama akşam geri gelecek, aynı baba gibi, tamam mı oğlum?” dedim. Yüzüme baktı, uzun uzun baktı. Anladı! Resmen anladı ve hızlıca kalkıp boynuma sarıldı! Kalbim atmaya başladı deli gibi, “Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?”. 

Baktım beni bırakmıyor, siz de inin bizimle diye önerdim, bahçeye çıkınca paçamdan ayrıldı, “parkaaa parkaaaa” diye arka bahçeyi gösterdi dedesine, onlar kıkırdayarak arkaya yürürken biz de hızlıca arabaya binip çıktık. Ağlamadı. Bir iki saat sonra aradım, hayır ağlamamış. Öğlen de “memeeeee” diye tutturmamış üstelik güzelce uyumuş anneannesiyle. Bu ara azı dişleri çıkıyor, iştahı az, yine de aç kalmamış, korktuğum gibi reddetmemiş. Hepsini ara sıra arayarak öğrendim.

Akşam eve dönerken ruhum arabadan hızlı gitti, bedenim arabada kaldı derken vardık. Zili çalmamla kapının açılması bir oldu. Kocaman gülümseyip “annneeeeaaa” dedi ve boynuma sarıldı; ilk kez bu kadar sıkı ve ilk kez bu kadar uzun. Kollarının bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum, meğer bu kadar kuvvetli sarılmamış daha önce… Gözlerim doldu. Biraz öpüşüp koklaşalım demeye kalmadan yakamı asılmaya başladı, biraz emdi ve kucağımdan fırladı, “babaaaaaa babaaa bababaammm”. Sonra başlasın her zamanki kudurmalar, çılgın oyunlar. Ayol bu çocuk gerçekten babasıyla oynamayı daha çok seviyormuş, baksana beni de akşama kadar görmedi ama ayrılmıyor babasının peşinden! İçimde bir kıskançlık oldu evet, kendime hak gördüm, bu gün ilk iş günüm… 

Akşam uykusuna giderken her zamanki kadar huysuzdu,  uyumamak için şansını denedi ama sonra çabucak yattı. İlk gün bitti. Diğer günler de böyle geçti. Çok şükür ki kendime eziyet ettiğimle kaldım! Yavru huzursuz olmadı, tepki göstermedi. Artık “çalışan anne”nin “anne bekleyen yavrusu” olsa da çok şükür alıştı(k). 

Ben her gün aynı tuhaf hislerimle baş başa kaldım.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Keşke ben de yapsam -1-

Yine bulduğum ilk fırsatta memlekete gelmek suretiyle birazcık, küçücük, minicik de olsa dinlenme fırsatı bulmuş olmalıyım ki kendimi çok dinler oldum. Kendimi dinleyip dinleyip hepsini yazmak istiyorum haliyle. Bitecek gibi değiller, en iyisi bunları aklıma geldikçe seri halinde yazayım da kaybolmasınlar.

Olur olmaz her akıma, düşünce ya da felsefeye, hakkında doğru düzgün bilgi sahibi olmadan atlayan insanları; bir kıyafet sırf moda oldu diye yakışır mı demeden alıp giyen ve komik görünen tiplere benzetiyorum, uyuz oluyorum. Fakat, fark ettim de; ben kendime de uyuz oluyorum! Bir şeye merak saldım diyelim (mesela bu aralar sağlıklı beslenme ve "anda kalma" ya), başlıyorum okumaya. Kaliteli kalitesiz bilgi ayırt etmeksizin her bulduğumu okuyorum, çünkü merakımı dizginleyemiyorum, ama bu sırada kafam oluyor çorba... Neyse en sonunda doğru kaynaklara ulaşıyorum ama tabii bu okumalar konusuna göre haftalar, aylar alıyor. Bu süreçte ya konudan sıkılmaya başlıyorum ya da detaylara girdikçe o her zamanki "doğru yapamazsam" vesvesesi gelip içime oturuyor; cesaretim kırılıyor. Elimde bavul dolusu bilgi ve içimde bir ağırlık kalıyorum öyle. Harekete geçemiyorum.

Sonra da suratım böyle oluyo işte...

Halbuki ne gerek var bu kadar abartmaya? Hani benim Türk genlerim, hani benim ata yadigarı "kervan yolda düz(ü)elir" anlayışım?! Nerde bu rahatlık, nerde bu cahil cesaretim! 

Bu konuda süt kardeşimin (Evet süt kardeşim var... Erkek kardeşim olsa nasıl olurdu sorusunu bu şekilde kendimce cevaplamama vesile, teşekkürler annelerim!) yaklaşımını pek severim. Gayet analitik bir insandır kendisi, zaten iktisatçı, her şeyi bir kar zarar dengesi ile tartar, neden sonuç ilişkisine bağlar ve halleder. Öğrendiği şeyleri benimle paylaşmaktan zevk alır sağolsun, şöyle söyler sonra da "Biraz okudum, seninle de bir tartışalım istedim. Ne dersin hocam, yapılamaz mı?". Sonra da yapar. Nokta. Bayılıyorum bu hallerine. Ben beyin fırtınalarımda serçe kuş misali çaresiz debelenirken o uygulayıverir. Keşke yapsam ben de...



25 Temmuz 2017 Salı

Şahsi kalkınma planım

Kafam yine pazar yeri... Kalabalık, gürültülü ve biraz da pis. Olsun, pazarları severim; biraz dikkatle gezersen sağlıklı, taze ve güzel kokulu şeyler bulman muhtemeldir o karmaşanın içinde. Ben de biraz gezdim dolaştım, önümüzdeki süreçte en çok istediğim şeyleri buldum kalkınma planımı oluşturdum.

Ay inşallah öyle olmaz ne diyim:s

1. Sağlıklı yiyeceklere yeniden dönüş, kilo almak ve (umarım) daha dinç bir vücut: Bu konu aslında içine girdin mi çıkılmayan cinsten! Biraz karıştırayım okuyayım dedim, yok, okudukça bambaşka yerlere sürükleniyor insan. Bir bakmışsın Karataycı olmak üzeresin, ya da vegan! O yüzden ben orta yoldan ağır ağır gitmeye karar verdim, beslenmemi gözden geçirmekle başladım. Aslında çok kötü şeyler tüketmiyorum, ama yetersiz beslendiğim ve hamilelik ve emzirme derken ultra titiz şekilde besin seçtiğim zamanların (1.5 yıl) aksine abur cubura dadanır olduğum bir gerçek... Bu çöp yiyecek düşkünü halimin nedeni de; akşama kadar koşturmaca içinde yuvarlanırken yavruyu besleyeyim de aman ben de bir ara yerim diye diye aç kalmak, sonra da niyeyse kötü geçirdiğim bir günün ardından teselliyi tatlı yiyeceklerde aramak.


Şimdi aklımda şu var; artık aklı iyice ermeye başlayan yavruya elma verip, yanında waffle yemek pek mümkün olmayacak. Tatlı şeyleri seven bir bebek değil, bu avantajı kullanıp ben (aslında kocam ve ben) de yeniden paketli-katkılı ürüne hayır ilkesine geri dönmeli ve birlikte temiz bir alışkanlık oturtmayı denemeliyi(z)m. Bir kaç haftaya işe başlayınca öğle yemeğimi atlamadan yemeyi başaracağım. Evden de ara öğünler hazırlayıp götüreceğim. Hemen olmayacak yine biliyorum ama sağlıklı bir kiloya ulaşacağım. Uykusuzluk forever(!) tabii ama yine de daha dinç hissedeceğime inanıyorum.

2. İşle ilgili ne kadar saçma şeyler olursa olsun daha olumlu cümleler kullanacağım ve kusura bakmasınlar iş ortamında artık yaptıklarımı/ürettiklerimi hafife almayacağım: Buradaki olumlu cümleler de kendim için haa, kimsenin modunu ayar etmeye uğraşacak değilim. Etrafımda olumlu şeyler bulmaya çalışınca onu çürütmek için işini gücünü bırakıp uğraşan tipler var çünkü... Olumlu cümleler kendi motivasyonuma katkıda bulunmak için. 8 senelik meslek hayatında artık anlamış olmam gerekir, şikayet ederek düzeltilen bir sistem yok... Ay bir de gereksiz bir mütevazı hallerim var ki düşman başına... Niye yaptığın işi övmüyorsun, hadi neyse övme de, niye övgü kabul etmiyorsun? Vaaay projeyi siz mi hazırladınız diyor adam, yaa işte istediğim gibi olmadı da falan da filan da... Bıraksana Mızmız, evet ben yaptım de geç en azından! Yaptığın her işin pazarlamacısı sensin iş ortamında, ben düzgünce yaparım o iş zaten kendini belli eder şeklindeki düşüncelerin tatlı bir teselli sadece... En iyi ihtimalle iş kendini belli ediyor ama bu sefer de başka biri çöküyor kendi yapmış gibi!

3. Daha az alışveriş daha çok gezme tozma. Evdeki her şeyi atarak ferahlama hareketinden sonra sayılı ve içime sinen kıyafetler alma (Bu alışverişleri de kilo aldıktan sonra yapacağım ki hem üstüme yakıştırayım hem de maddi kaybım olmasın), eve ıvır zıvır doldurmama ve yavruya sadece ihtiyacı olan şeyleri "sayıyla" alma şeklinde yoluma devam edeceğim. Geçenki yazıma bıraktığı yorumdan sonra harcamalar ile ilgili yazısını okuduğum sevgili Merve'nin yöntemini kullanacağım. Bir excell dosyasına harcadığım her şeyi kaydedeceğim veee gelsin pasta grafikler! Ay belki sonra bir kaç aylık verileri toplar bi' de harcama eğilimi nasıl değişmiş bakarım, çok heyecanlı!
Gezme tozma konusunda hayalim kara kış gelmeden hafta sonları minik kaçamaklar yapmak. "Evden çıkma özürlü" kocamı ikna etmek belki biraz zor olacak ama annemlerin de artık Ankara'da olmalarından dolayı bizimle gezecekleri  ni söylediğimde hayır diyemeyeceğine güveniyorum. Hadi bakalım.

4. Daha az ebeveynlik kitabı daha çok roman: Aslında bunu yapmak için biraz daha motive etmem gerek kendimi. Çünkü aman da minik yavrumun narin psikolojisi için nasıl da cici şeyler yapmam gerekirmiiiiş modum beni baymış olmasına rağmen,  bilmediğim bir şey olursa tedirginliğimi tam olarak atamadım üstümden. Tabii biraz akıllandım herşeyi okumuyorum; Işığın Yolu, Bağırmayan Anne Baba Olmak ve Koşulsuz Ebeveynlik kitaplarını baş ucuma koydum, gerisini pek şey etmiiicem, yani umarım, yani inşallah... Fakat dünyadan koptum, ben kimi okuyacağım ne roman alacağım?

5. En zoru da her uykusuz gecenin sonunda gece emzirmesini kesmem gerek ama yapamıyorum kesmeyince de deliksiz uyuyamıyorum ama yavruya da kıyamıyorum şeklinde bir sarmala dönüşerek beni yutan hislerimden kurtulmak olacak. İşe bir başlayayım yavru ilk şoku atlatsın, ya harekete geçeceğim ya da çenemi kapatıp en azindan mutsuz olmamaya çalışacağım. Bence bu da bir çözüm.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Tarihe not- Anne-2

Taslakta yazılar bekleyedursun, bu not burada yerini alsın...

15. ayının ikinci yarısında yavru tam bir "anne"ci oldu. Tepeme tırmanışlar, memeee diye kıvranışlar değil kastım... Ne hikmetse genelde oyuna daldığında ya da ağladığında söylediği "anne"yi bu ara durmadan tekrarlıyor. Bu kez resmen sesleniyor ama, "anne" deyip yüzüme bakıyor cevap vermem için, benden ses gelince başlıyor konuşmaya kendi dilinde. Odadan çıksam ardımdan sesleniyor ağlamıyor hemen. İlgisini çeken bir şey görünce "anne!" diye bağırıyor, benim de gördüğüme ve en az onun kadar şaşırdığıma ikna olana kadar tekrarlıyor :) Büyük çocuklar yapar ya, bir şey isteyeceği zaman önce "anne" diyor. Bazen öylesine söylüyor, şarkı gibi, dünyanın en güzel şarkısı gibi...

Kalbimi kanatlandırıyor.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Aylar geçti bunlar geçmedi

Yine gamlı baykuş gibi uzaklara dalmış ve somurtarak düşünürken aylardır (tam 15 ay) ha geçti ha geçecek diye beklediğim ama hiç değişmeyen şeyleri yazayım dedim. Aslında orada burada biraz bahsetmişimdir bunlardan ama içimden bir araya toplamak geldi. 

İşte değişmezlerimiz; 

- Pusete karşı nefret: Bir yavru düşünün ki, pusete oturtmak için hamle ettiğinizde ters köprü kuruyor, bağırıyor, ağlıyor ya da tahminen bebek dilinde ayıplı şeyler söyleyerek suratını asıyor.  3.5 - 4 aylık olana kadar zinhar oturtamadığımız bu aracı sonraları dönem dönem küçük dozlarda kullanabildik, tadı damağımızda kaldı... Ödediğimiz para da yanımıza kar... O yüzden pusette uyuyakalan yavru gördüm mü gözlerim doluyor, yahu düşünsene, çocuk oturmuş içine, üstelik bi' de uyuyor! Hoş bir duygu olsa gerek o puseti nazikçe itmek. Ay, bizde bir de oto koltuğu nefreti var ama uzunca yazmaya gerek yok. Tıpkısının aynısı işte.

Belki şöyle bir şey almadık diye istemiyor yavru, değil mi ama...

- Mama sandalyesinde fazladan 30 saniye olsun oturmamak: Daha karnı doyarken bir kıpırtı başlıyor, bağlı olmasa kendini atacak o derece ciddi... Ama daha doymadı haa, sadece tedbir alıyor doyduktan sonra beni burada oturturlarsa diye. Fazladan yemeye falan zorladığım yok, o ilk kıpırtı başladığında kaldırırsam elindeki yiyecekleri bırakmıyor ya da ağzına tıkmaya kalkıyor, yiyecek yani belli ki... Ama dayanamıyor yavrum oturmaya, sabit durmaya dayanamıyor. Geçen eline elma verdim, ortasından kasırga geçmiş gibi görünen mutfağı azıcık toplayım dedim. Hayatımın büyük yanlışlarından biriymiş meğer onu orada oturtmaya çalışmak. Akıl sağlığım için nasıl kızıp bağırdığının detaylarına girmeyim şimdi.


- Sabah 5-5.30 arası uyanmak: Gece boyu sokak zabıtası gibi yarım saatte bir beni (memeleri!) ve evi yokladığı gecelerde de, kırk yılın başı tatil verip 1 hafta falan düzgün uyuduğu zamanlarda da, mutlaka bu saatte uyanır. İnsanı uyuz eder. Sonra zaten 6-6.30 arası güne başlar. 1 saat dişini sıksan nooolur yavrum? Doğdun doğalı aynı şeyi yapıyorsun, bu nasıl bir biyolojik saat bu nasıl bir azim... Bir de gündüz uykularına 30 dakikadan sonra desteksiz devam etmemek var. Bu ilk başladığında okumadığım kaynak kalmadı. Diyordu ki: Kararlı biçimde tekrar uykuya döndürürseniz 4-6 hafta içinde uykuyu bağlamayı öğrenir. Hıı hııı... 15 ay oldu arkadaşım. Geçmedi.

Böyle çocuk saatleri varmış, uyku eğitimi kitaplarında falan da öneriyorlardı... Benimki bunu bile kafasına vura vura adam eder, yine kendi bildiğini değiştirmez

- Mis koku: Özellikle sabahları sanki uyudukça üstünde yoğunlaşarak bir koku bulutu oluşmuş gibi... O bulutun içinden kaldırıp alıyorsun kucağına, kimi zaman tepesine çıkmış çişli bezi bile fark etmiyorsun koklaya koklaya öperken. Gece uyanmalarını da çekilir kılan belki budur, analık hormonları kokuyla daha bir coşuyor sanki. Bu da konu dışı sanki ama yazmış bulundum.

- Uykuya direnmek: Gece ya da gündüz, evde ya da dışarıda, aydınlık ya da karanlık bir odada, yorgun ya da değil fark etmez. Uyuyacağını anlayınca panikleyen, hatta sinirlenen, kendini kapıp yerlere çarpmak suretiyle uykusunu açan bir insan yavrusu... Anasının okumadığı kitap, uygulamadığı rutin, girmediği depresyon kalmadı... "Gündüz uykusu 1 taneye düştü, eh akşamı da veda faslı sayalım" gibi iyimser cümlelerle hayata tutunmaya çalışıyor bu ana. 1 yaştan ve özellikle yürümeye başladıktan sonra iyice gemi azıya alan yavruyla akşamları uğraşırken sinirlerini tost yapıp yiyor...


-Ara ara meme reddi: Bu konuda yavrunun stratejisi önce çılgınca emmek sonra bir anda 2 gün kadar yarım ağız emerek ya da bazı öğünlerde tamamen reddederek anneyi mastitin kıyısına sürüklemek. Çok küçükken uzun uzun haftalar uğraşmış gündüzleri ne yaptıysak baş edememiştik, bu da oradan kaldı galiba... Bende de ayrıca bir gel gitli ruh hali; ne olur emsin ve yeter artık bıraksın böyle yapacaksa! diyen...



- Koca kafalılık: Doğduğunda da öyleydi hala öyle, %90'lık persentilde giden bir koca kafalılık söz konusu. Bunu niye yazdım bilmiyorum. Koca kafası ve enfes gıdığına bayılıyorum aslında.

- Aşırı hareketlilik: Burada uyku ve uyanıklık ayrımı yok. Gece mızırdandığı için odasına gittiğimde takla atacak gibi kafa yatakta toto havada olacak biçimde; kollarını uzatmış ayakları üzerinde durarak bir üçgen oluşturmuş ve (fakat) bu sırada uyuyan bir yavru söz konusu! Ay bir de doktor kontrolü geldi aklıma: 4. ay kontrolü için doktora gittiğimizde, daha kapıdan girip sandalyeye yerleşirken doktorun gözlerini yavruya kilitlemesi ve "Bu çok hareketli" şeklinde bilge bir cümle kurması... Sonra da uyumuyor diye şikayet ettiğimde "tabii uyumaz baksana şuna uyanık bu uyanık!" demesi...


Temsili mi değil mi bilemedim...


- Gürültücülük: Nerede koca sesiyle bağıran bir çocuk var, bana bir rahatlama geliyor. Oh sadece benimki böyle değilmiş rahatlaması, anaların en sevdiği... Oynarken, gülerken, söylenirken ya da ağlarken "çok sesli koro" kıvamında bir yavru kendisi. Kalabalıklarda fark etmemek ya da kayıtsız kalmak imkansız cinsten.

Bunlara ek; sinirlenince Hulk'a dönüşecek galiba dedirten cinsten hareketler var mesela; ay ay vücut ebatlarına göre geliştirdiği... Ya da sebzeye karşı net olumsuz tavır; bi' çiğ köfte verdiniz de yanında marul yemedik mi? cinsinden reddedişlerle kendini gösteren...

Tabii bir de merak, bitmeyen merak... Öğrenmesi ve bizleri şaşırtması için şart olan, iyi ki dedirten.

Tabii bir de aşk. Bu da şükür sebebi.






10 Temmuz 2017 Pazartesi

Abaküsle ev almak

"Başımızın üstünde bir çatı olsun"dan, "sitenin fitness merkezi var mı, ooouvvv yoksa başka yer bakalım?" a, nasıl ve ne ara geçtik bilmiyorum. Çoğul konuştum ama şahsım iki gruba da dahil değil aslında, jenerasyon farkı belli olsun diye yazdım öyle... Annemlerin zamanında efsane yokluk hikayeleri var, bizde de o yokluktan eser yok ama sürekli bir yetmeme hali var!

Biz karı koca memur çocuğuyuz, annelerimiz ev hanımı. İhtiyaçlarımızı belirtirken "Babam maaşı alınca şunu alabilir miyiz?" diyerek büyüyen çocuklarız. Hoş, kocamın ailesi çok kalabalık, o bu fırsata bile zor erişmiş ya...

Neyse uzatmayım, bir şekilde okuduk çabaladık, KPSSler, mülakatlar ve diğer bütün sınavlar sonunda biz de anlı şanlı (çünkü memurluk da mühim bir şey gibi öğretildi) memur olduk!!! Büyük şehirde iyi birimlerde çalışıyoruz. Maaş mı? Çok değil ama memurluğu göz önünde tutunca az da değil. 

Peki neyimiz var? 4 senelik evliliğimiz sonunda bir araba sahibi olduk ancak.


Başını sokacak bir evin olsun aman kira verme cümlesini daha çocukluktan beynimize beynimize işledikleri için ev alma peşindeyiz. Bu bir çeşit yük bir çeşit kambur oldu sanki sırtımızda. O evi almamız lazım... Almazsak olmaz. İki maaşlı her memur gibi, birimiz maaşı oraya bağlamalı ve o evi almalıyız.

Ama alamıyoruz. 

Yahu yarım milyon lira diyorlar bir apartman dairesine! Yarım milyon diyorum huuuu! Apartman dairesi diyorum! Ankara'nın en nezih semti falan da değil ha burası, oraları hiç bilmiyorum...

Adamın evinin önünde göl var, bizim apartmanın önünde de betondan ve taştan yapılmış fıskiyeli şelale var nooolmuş

Eli yüzü düzgün, makul büyüklükte bahçesi (e çocuk var ne yapalım) ve otoparkı olan, 3+1, mutfağına 3 kişi girince birinin havaya yükselerek yok olması gerekmeyen, çocuk odasına çocuğun sadece bacağının falan değil de yatağı ve gardrobunun sığabildiği, böyle aşağı bakınca, bu yokuştan uçuşa geçsek 2 dakikaya işe ulaşırız aslında demeyeceğin düzlükte, yan komşum gece beni keser mi diye endişelenmeyecek kadar güvenilir bir muhitteki evlere en aşağı 350 bin lira diyorlar. Hepsini kredi çekmek mümkün değil ya, çektin farz et, faiziyle sana en az yarım milyona geliyor! Vay arkadaş ne milyonmuş, hepimiz çılgınca zengin miyiz neyiz o paraya ev sahibi oluyoruz!

Satın alabileceğimiz "dayre" 

Benim aklım ya da matematiğim bunu almıyor. Kocayla kavga halindeyiz. İşe geri dönmeme sayılı haftalar kala ev de ev diye başladı yine... İlk maaşla birlikte hemen ev bakmaya başlamalıymışız, gelen para gidiyormuş yoksa... Bak o doğru, gidiyor, hem de hiç hayrını görmeden. Bunu da çözemiyorum. Çünkü lüks sayılabilecek neyin var desen "kesme dondurmanın yanına kağıt helva alıyorum çocuk uyurken tost yapıp yiyorum, o sayılır mı?" diye soracak durumdayım. Ama yine de buharlaşan parayı tutmanın yolu ev alacağım diye kırılıp geçmek midir bilmiyorum. 

Kazandığımız para bir yanılsama gibiyse; ya berbat ekonomik koşullara sahip bir ülkede yaşayan zavallı insanlarız, paramızın alım gücü temel ihtiyaçlarımızı karşılasa şanslı sayılıyoruz, ya da cidden hesap kitap yapmayı bilmiyoruz bi abaküs alıp baştan başlamalıyız...

Her akşam aynı şeyleri konuşmaktan gına geldi ama bu sefer para niye hiçbir şeye tam yetmiyor sorusunu kocayla biraz daha irdeleyeceğim. Belki bir ışık yanar... Malum, en iyi aydınlanmalar kavgalardan sonra gelir (umarım sadece bana öyle olmuyordur), kafamın içi biraz düzene girerse bir özet geçerim kendim için bloga... Para niye yetmiyoru çözersem belki ev sahibi olamasak da birazcık konfor sahibi oluruz böylece.

2 Temmuz 2017 Pazar

Benim depresyonum seninkini geçer

Hani bir laf var sosyal medyada dönüp duran, bir çocuk büyütmek için bir köy gerekli diyordu... Atasözüydü sanırım bir medeniyetin... Bir köy gerekli mi bilmem ama bir anneanne ve dede gerekli o kesin benim için. 5 haftalık memleket tatilini bitirip Ankara' ya döndük. Şu an maaile depresyondayız galiba. Hatta yavruyla ben yarışır haldeyiz kim daha çok somurtacak ve huysuzluk edecek diye. Çünkü eğlence bitti.

Yavru sabah 7.30 itibariyle bahçeye iniyordu ekip arkadaşlarıyla. Çiçek suluyor (hortumu tutup etrafı ıslatmak ya da su bidonlarını devirmek), otları çapalıyor (dede ot çapalarken bir ucundan tutarak iş yaptırmamak) ya da balkondan aşağı attığı mandalları sepete topluyordu (sepete doldurup yukarı çıkmadan evvel tekrar boşaltmak). Hiçbir şey yapamazsa, kumları alıp kafasından aşağı dökerek eğleniyordu. Ben de o sırada evde uyuyordum. Uyku. Uyumak. Mmmhhh çok güzel bir şey, daha döneli 2 gün oldu ve burnumda tütüyor... Neyse işte, gece bazen 1 bazen 5 kere de uyanmış olsa sabah fazladan 2 saat uyuyordum, ta ki "meeemeeeeeaaaaa" diyerek odamı çamurlu elleri ve ayaklarıyla basana kadar. Fazladan uyku uyumuşum, aldırmıyordum tabii.

Geldigimizden beri gece beş yüz kere falan uyanıyor. Ankara sıcak, bizim ev çok sıcak... Tüm gün güneş alıyor ve cayır cayır yanıyoruz. Hem sıcak hem de eve yeniden adapte olma derdi ile çok kalkıyor biliyorum. Ama uykum var... Sıcak yüzünden evden çıkamadık doğru dürüst. Park aktiviteleri de kesmedi tabii yavruyu, nasıl kessin? Orada en az 5 posta geziyordu. Günün finalini bahçede son kez kum banyosu yaparak tamamlıyor yıkanıp uyuyordu. Geldigimizden beri patladı çocuk. Ağlayıp duruyor ota moka... Ben de ev topluyor, çamaşır yıkıyor, yemek hazırlıyor ve aralarda bel/sırt ağrılarım yine başladı diye sızlanıp duruyorum.

Ay çok mutsuzum.

Biliyorum bir kaç güne geçecek ama çok mutsuzum. Yarın pazartesi, koca işe gidecek ve evde sabahın köründe başlayacak bir gerilim filmi olacak.

Galiba hem mutsuzum hem korkuyorum.

Baştan okumak gelmedi içimden, yayınlıyorum.


22 Haziran 2017 Perşembe

Bunu bana yapmayacaktın yavru...

Biri dudak büzmeyi öğrendi. 

Ay çok fena... 

Çocuğum düdük gibi bağırır ve bir yandan kendini yere atmaya çalışırken, elini ağzına sokup hepi topu 7 tane olan dişlerini falan sökmeye uğraşırken (ay evet var böyle ilginç halleri) ya da hızını alamayıp bana kafa atarken, gayet soğuk kanlı biçimde yavruyu olay mahallinden uzaklaştıran ben, dudak büzme karşısında donup kaldım. Sesim falan titredi yavruyu sakinleştirmek için konuşurken, o derece afalladım. Çünkü kıkır kıkır gülerken bir anda (istediğine erişemediği için) saydığım aksiyonlara girişen yavruya alışığım. " -Yahu bu ne sinir bacak kadar sıpada, -bu çocuk 2 yaş krizi falan yaşayınca ben ne halt edeceğim, - acaba tutmasam da kafayı bir kez vursa ve anlasa mı hanyayı konyayı -burada bırakıp gitsem ne olur ki" şeklinde düşünceler aklımdan sık sık geçse de, genel olarak oldukça neşeli ve mutlu diye avunuyordum, o yüzden de diretmeli ağlamaları bana koymuyordu... Fakat dudak büzerek, gözleri yaşla doldurarak ağlamak nedir? Nedir? Bir daha soruyorum, nedir? 

Bu ara iyice arttırdığı inatlaşmalı hallerini, zaten bir taneye indirdiği öğle uykusuna da yatmamak için verdiği amansız mücadeleyi, düzeldi zannederken birbirine kattığı gece uykularının yorgunluğunu falan geçtim, dudak büzmeye takıldım.

O tatlı yuvarlak yanakların arasındaki minik dudakları büzer, gözlerini kedi gibi gözlerime dikerse ben ne yapacağım?

...

Galiba bu durumla da başa çıkmanın bir yolunu bulursam analıkta bir seviye daha atlayacağım! 


17 Haziran 2017 Cumartesi

En iyi baba!

Özel gün kutlaması deyince aklıma yalnızca doğum günü ve yıl dönümü gelir, sadece bu ikisi kutlanmaya değer gibi hissederim... Yine de söz konusu anneler günü olunca içim rahat etmez, annemi, anneannemi ve süt annemi ararım, seslerindeki sevinç hoşuma gider... Yavru doğduğundan beri 2 anneler günü geçirdim. İlkinde daha kırkı(mız) çıkmamıştı. Arayanlara sevinmiştim evet, çok arayan olmuştu ilk anneler günüm sebebiyle, ama henüz lohusanın dibiydim! Yerçekimsiz ortamda yürüyor gibiydim, yavru da ben de ağlamakla meşgul haldeydik üstelik. Kocamın yaptığı jeste de yarım bir teşekkür edip ağlamıştım, o kadar.

Bir ay sonra da babalar günü var ama ben hala aynı moddayım. İçimden bir yere kıvrılıp kıpırdamadan yatmak geliyor. Mümkünse yavru da yanımda yatsın hiç kıpırdamayalım... Neyse, hala anneliği anlayamamış halimle ben, kocamın babalar gününü kuru bir tebrikle geçiştirdim. Sonra akşama doğru üzgün yüzünü ve " Ben de baba oldum niye kimse ilgilenmiyor... Benim de çocuğum oldu sonuçta" şeklindeki sitemini duydum ama işin açığı bir anlam veremedim. İçimden bir insan çıkarmıştım ve darmadağın hissediyordum bu adam ne diyordu...

Aylar geçtikçe bu günü her düşündüğümde üzüldüm. Şimdi onu anlıyorum. Yavrusunu seven ve baba olmaktan gerçek bir heyecan duyan erkek de tebrik edilmek, " görülmek" istiyor. Neden istemesin ki? Hele ki sürecin başından sonuna "orada" olan bir babaysa...

Bu yüzden, "bizim için yaptığın herşeyin farkındayım" demek için yazıyorum. O düşüncesiz ilk babalar günü tebriğime inat, buradan yazıyorum ki sen de bilesin, kimseden çekinecek degilim, hatta aksine keşke daha çok kişi okusa senin için düşündüklerimi. Umarım okuyunca mutlu olursun...


Sevgilim... Sen harika bir babasın. 

Daha oğlumuz karnımdayken bile bize çok iyi baktın. Hem en sağlıklı şeyleri yemem için bana yemekler pişirdin hem de dinlenmem için elinden geleni yaptın. Hamileyken bir kez bile banyo temizlememe izin vermedin mesela. Bizi tüm zararlı şeylerden korudun.

Oğlumuz karnımda çılgınca tekmeler savururken ve ben de koca göbeğimle kıpırdayamaz haldeyken en ufak seslenmemde hemen uyandın ve beni kontrol ettin. Terden pijamalarım bile ıslanırdı bazen, kaç kez üstümü değiştirdin gecenin bir yarısı bilmem. Ben uyuyamadıysam sen de uyumadın.

Hastanede daha ayağa kalkamadığım günlerde gelip oğlumuzun bezini değiştirdin... İyi görünüyorsun, iyi durumdasın diye bana hep moral verdin.

Eve geldiğimiz gün banyo yapacak halim bile yoktu, beni bir çocuk gibi yıkadın ve giydirdin.

Doğumdan sonra hala kocaman bir karnım olduğunu gördüğüm zaman şok olmuştum. Eve gelip de ilk misafirimizi ağırlarken giyecek birşey bulamamıştım. Ben "çok çirkinim" diye ağlarken bana sarılman ve çok güzelsin demen bana çok iyi gelmişti. 

Gece emmek için uyandığı ilk zamanlar ben henüz yataktan kalkamazken hem beni kaldırdın hem de oğlumuzu kucağıma verdin. Evde kaldığımız ilk gece her emzirmede benimle birlikte uyumadan bekledin...

İçimde fırtınalar koptuğunu anladın ve beni hep anlayışla karşıladın o dönemlerde. Sadece ağlamak, bağırmak ya da bir yerlere saklanmak istiyordum. Uykularımdan çığlıklar atarak kalktığım oluyordu, sen o dönemde en büyük desteğimdin.

Anneliği beceremediğimi düşündüğüm her an bana tersini söyledin. Belki bazı şeyleri eksik ya da yanlış yaptım ama sen hep benim tarafımda oldun. Bu  tavrın, kendime güvenmek ve inanmak için inanılmaz bir destek oldu.

Oğlumuzla her zaman çok güzel ilgilendin. Asla sorumluluktan kaçmadın. Oğlumuz senin gelmeni iple çeker oldu akşamları. Senin ilgin sayesinde yanında her zaman neşeli ve mutlu bir bebek haline dönüştü.

Benden ne yemek bekledin ne de evdeki eski düzeni. Hafta sonları bir kaç çeşit yemek pişirip hazır etmeye çalıştın hafta içi yememiz için. O hafta bir şey hazırlayamadıysan bile mutlaka köfte yapıp buzluğa attın, öğle yemeğinde yiyeyim de aç kalmayayım diye. Bunu kaç kişi düşünür ki...

Herşey üstüme geliyor gibi hissettiğim zamanlarda senin yanımda olduğunu düşünmek bana kendimi güçlü hissettirdi.

Şu son bir yıldır seninle eskisi gibi ilgilenemedim, bazen huysuzluk ettim, bazen de kendi içimde kayboldum, biliyorum... Ama seni çok seviyorum! Sana sevgim daha büyük, daha derin, daha başka bir şeye dönüştü. İyi ki varsın sevgilim. Sen gördüğüm en iyi babasın. Babalar günün kutlu olsun. 

7 Haziran 2017 Çarşamba

Sade(ce) kafa temizliği

Kafamın içinde arı kovanı varmış gibi oluyor bazen. Ev üstüme geliyor; sanki mutfak fayanslarına yapışmış yiyecekler (acaba yiyecekler birinin küçük midesi yerine neden yerlerde?) bataklık oluyor, ütülenecekler dağ olup üstüme devriliyor, çekmecelerin içleri bubi tuzağına dönüşüyor falan... Bir ara sürekli yavruya yemek hazırla, yedirmeye çalış ama mutfağı toplayamadan çık, 2 tam, 2 ara öğün artığı ortadayken akşam yemeği faslı başlasın... şeklinde ilerliyorduk ve sonunda bir akşam kendimi "ben mutfak toplamak istemiyorum yaaaa" diye haykırarak ağlarken buldum. Kocam zavallı mutfak toplamadığı için değil, o işten gelmiş yavruyla biraz zaman geçirsin hem de mutfaktan uzak tutsun diye odaya ben yollamıştım halbuki...


Neyse işte, böyle böyle delirmeler baş gösterince çareyi eşya ayıklamakta buldum. Her köşe bucağı peyderpey elden geçirdim evin yarısını attım ya da ihtiyacı olanlara dağıttım. Sadeleşmekle ilgili türlü şeyler okudum. Yok olmadı ferahlamadım. 

Geçen hafta "Basit ve Mutlu Yaşam" kitabını okudum. İstediğim şeyi yine bulamadım. İçinde tavsiye ettiği sorumluluk bölüşme, fazla eşyalardan kurtulma, yapılacakları not alma ve günce tutma gibi önerilerin hemen hepsini zaten yaptım, yapıyorum. Tek yap(a)madığım ve belki en önemli kısım kendini mutlu edecek şeylere daha fazla zaman ayırmak. O da yavru küçükken, uyumuyorken ve yalnızken zor be güzelim. Ben o hakkımı annemler ziyarete gelip de yavruyu devralınca kullanabiliyorum :) Bunun bendeki çözümü anneannenin gelmesi, zaten somut bir öneri göremedim ben bunun için. Şaka bir yana, kitap bende çocuklar büyüyünce bir parça daha rahatlıyorsun hissinden başka bir şey oluşturmadı...

Bir de yaz gelmeden önce kapsül gardrop olayına merak saldım ama daha önce bahsettiğim sıfır eksi bir beden olma sorunu yüzünden istediğim parçaları asla alamayacağımı bildiğimden ve zaten işe dönmeden önce evden uzaklaştığım tek mesafe; park, market ve piknik yeri üçgeni olduğundan o hevesten de şimdilik vazgeçtim.

Döndüm dolaştım, yine; insanın kafası rahat olacak arkadaş (bknz çok söylenen hiç yapılmayan özlü sözler rehberi) noktasına geri geldim. Bu çok genel gibi görünen ama daimi huzur ve genişlik halini kazanmayı işaret eden laftan yola çıkarak, rahatlamak için daha fazla okumaya karar verdim. 


Yaa, aslında bir terapi ne güzel olurdu diye düşünüyorum bu aralar. Zaten memleketin durumu bile hepimizi terapilik (yeni kelime!) hale getirmişken, bir de üstüne çocuk sahibi olmuş; korkuları, takıntıları ve kaygıları hortlamış, aynı zamanda bir gülüşle sarhoş olma, kendini süper kahraman gibi hissetme, olsun yaa herşey geçer deme olgunluğunu bir anda yaşamış anne kişileri olarak bence terapi gerekli. 

Okumalarım beni bir yere götürmezse gerçekten bunu da düşüneceğim; grip olmadan zencefille hastalık atlatma olayı misali, kafayı kırmadan  içini derleyip toplamak ve bünyeyi kuvvetlendirmek için...

4 Haziran 2017 Pazar

İşe dönüş

Son bir iki aydır aklımda dönüp duran 3 konuyla ilgili yazmak ve bu sayede daha iyi düşünmek istiyordum bu aralar.  Gündemin başında işe geri dönüş var tabii, bir de sadeleşmek ve sağlıklı beslenme. Kafamda bu üçünün çorba olması bir tarafa, ne zaman düşünmeye ya da yazmaya kalksam uzun bir sızlanma listesine dönüşüyor sanki konular. Geçen yazmaya başladım, sadece işe dönme konusu bir roman boyutuna ulaştı; hem de oy ben çok üzgünüm ne halt edeceğim bilmiyorum demekten öteye gitmeyen bir roman... Bilmem kaçıncı kere sildikten sonra yeniden başlıyorum.

Yine de şu genel soruların kafamda tepinip durmasını olağan:

*Acaba yavru nasıl bir süreç geçirerek alışacak,
*biraz daha beklesem mi yoksa çoktan başlamam mı gerekirdi,
*hala geceleri uyanıyor zombi gibi mi olacağım iş yerinde,
*yavru bir öğün emmese hemen tıkanan süt kanallarım ve ben sabah 8 aksam 7 arası ne halt edeceğiz...


Evet bu sorular makul ama cevabını vermem mümkün değil. Her zamanki gibi yavruya günler öncesinden anlatacağım işe gideceğimi, sabahları babasını yolladığımızda olduğu gibi; baybay öpücük tekrar baybay, akşam olunca iş bitecek eve geleceğiz siz şimdi kapıyı kilitleyin anneanneyle deyip çıkmayı düşünüyorum. Ne kadar yerse bakalım... Gece uyanmaları da sanki artacak; gün içinde emmediği ve özlediği için. Galiba en az 2 yaşa kadar (kendisi bırakmadıkça o zamana kadar emsin istiyorum çünkü) bu durumu kabullenmem ve yavru beni şaşırtacak olursa da havalara uçmam daha iyi olacak. Meme sorunsalını yumuşatmak için de şu iki ayda gündüz emmesini azaltmam gerek biliyorum. Fakat sütlü kahve niyetine yemekten sonra, sakinleştirici niyetine uykudan önce ve her neden rahatsız olursa sığınmak için, "meeemeeee" diye üstüme atlayan yavruyla baş edecek ruhsal gücü henüz bulamadım.  Zaten bu ara her zorlandığı an soluğu memede alması beni üzer oldu. Hiç bir şey için değilse bile, meme olmadan sakinleşmeyi öğrenmesi için bu konuya el atmam şart. İnşallah tez zamanda diyeyim...

Tüm analar için aşağı yukarı geçerli bu konular dışında bir de büyük şehir kaynaklı zaman sorunumuz var. Ankara buzulunda çalışma saatleri sabah 09.00 akşam 18.00. Trafik ve servis olayları yüzünden evden çıkış sabah 08.15 eve dönüş 19.00 civarı oluyor. Bu yavru akşam 21.00'de uyuyor üstelik bu da yaz saati uygulaması, kışın belki daha erken yatacak... Bize kalan bu 2 saat içinde ben ne yapayım? Yemek, bulaşık, oyun, yavrunun banyosu vs.? Zaten sabah 05.00'ten itibaren çalar saat gibi ciyaklayan, kendi uyusa da beni uyutmayan bir yavru olunca benim yatış en geç 22.30 oluyor. Eeeee? Hani benim hayatım? Bu kısmı, annemler bizde olacak, yemeği birlikte yer sonra yardımlaşırız, sonra da onlar evlerine geçer, biz de kocayla birlikte yavruya konsantre oluruz falan diye düşünerek hafifletmeye çalışıyorum. Hadi bu fasılı böyle geçmiş olsun. Ama ben hafta sonumu evle uğraşarak geçirmek istemediğime eminim! Tabii yavru yattıktan sonra akşamlarımı da...

Çünkü tam 14 aydır ne uykumu tam alabildim, ne evi tam derli toplu tutabildim, ne adam gibi kendime zaman ayırabildim ne de kocamla bugün şöyle yoruldum demek dışında iki laf edebildim. Arada sırada sevdiğimiz filmleri izlemek ve annemler Ankara'ya geldikçe azıcık dışarı çıkabilmek dışında bir şey yapamadık. Bunu biraz olsun değiştirmek istiyorum. Hafta sonlarımız baba oğul oynarken benim terapi niyetine ev temizlemem, birlikte market pazar alışverişi  yapmamız ve hafta içi yiyeceğimiz yemekleri yavru uyurken el birliğiyle pişirmemizden ibaret geçti. Bu kadar.


Hafta sonu temizlik işlerine bir nebze çözüm olsun diye düzenli temizlikçi bulayım diyorum ama yok. Bu eve taşınalı 2 sene oldu, yok! Bu memlekette iyi ve düzenli bir yardımcı bulmak münasip bir kısmet bulmaktan daha zor. "Bütün iyi erkekler evli" olayı misali, tüm düzenli temizlikçiler kapılmış, programları dolu. Eş dost aracılığı ile bir kere gelen bir daha gelmiyor. Çok pasaklıyım da ondan mı acaba diye düşünüyorum artık!

Evde durdukça sanki herşey çok dağınık ve pismiş gibi gelmeye başladı gözüme, ben de kendimi eşya ayıklamaya verdim. Sadeleşmekle ilgili bir sürü şey okudum ama aradığımı bulamadım. Sonbahardan bu yana, kıyafetlerden mutfak dolaplarına, takılardan çoraplara, garanti belgelerinden kablolara kadar her şeyi ayıkladım. Ama hala ev çingene çadırıymış gibi geliyor. Ayol dolaplar kuşa döndü, üstüme ikinci yedek eşofmanım yok, yine de ferahlamış hissetmiyorum. Çünkü kafamın içindeki tantana bitmiyor. Tamam, yavru daha küçük ve üstelik aşırı hareketli bir model, onun etrafında koşarken öğle yemeği tabaklarımızı makineye yerleştirmem akşamı buluyor mesela... Ama sırf mutfak dağınık diye ev insanın üstüne gelir mi ???

.......

İşte tam bunları yazarken Güneş'in muhteşem yazısını okudum ve aydınlandım.

Çalışan anne mi yoksa çalışmayan mı daha yorgun diye sormuş ve cevaplamış. Aynen söylediği gibi; arka planda anne olma sorumluluğu ve giderek artan yorgunlukla, üstelik hayat şartlarım; aileden ve herkesten uzakta, sevmediğim bir şehirde tek başına çocuk büyütmek şeklinde tezahür ederken, çalışmayan anne olarak da çok yoruluyor olmam normal... Çünkü kaos kafamın içinde. 

Kendimi bu yüzden şimdi biraz daha anlayışla karşılıyorum. İşe geri döndüğüm zaman olacaklarla ilgili endişelerim de normal, çünkü gerçek şu ki işe bayılarak gitmeyeceğim, işimde çok mutlu değilim, fakat yine de çalışmamak benim doğama ters ve evde kaldıkça daha çok bunalacağım ortada. Eh, madem durum bu, ben de yeni bir düzen tutturmaya ve elimdeki artılara odaklanmaya bakacağım. Annem ve babamın yavruya bakmak için bir süre Ankara'ya yerleşecek olmalarına mesela... Kocamın her zamanki gibi hep destek, tam destek diyerek yanımda olacağına, hatta artık öğle araları buluşup bir yemek yeme şansımız olacağı için şuan olduğundan daha çok vakit geçirebileceğimize! Bunun gibi küçüklü büyüklü şeylere bakacağım. Arka planda yavru ne yedi, nasıl uyudu, bugün ne öğrendi, acaba yine çok terledi de gıdısının altı kızardı mı gibi şeyleri düşünmeye el mahkum devam edeceğim, ben anneyim.

Evet, konu aklımdakinden başka bir yere gitti yine, ama iyi ki öyle oldu. Günlerdir yazıp sildiğim şeyler belki de Güneş'in yazısı ile birlikte bana biraz nefes aldırır hale geldi. Yazmak için oturduklarımdan uzaklaşıp farklı bir boyutta düşünmüş oldum. Sadeleşmek ve sağlıklı beslenme konuları da şimdilik eksik kalsın.

Neyse, bak bir daha söylüyorum kendime; ben anneyim, bitmeyecek yorgunluğum, tıpkı sevgim gibi, geri kalanını bir şekilde halledeceğim. 



28 Mayıs 2017 Pazar

Parktaki kız...

Bugün sabah yavrunun burnu akmaya başladı. Dün gece neden 6 kez uyandığını da anlamış oldum böylece. Gece o kadar sinirlenmiştim ki saat başı kalktığı için, hastalığını anlayamadım diye utandım... Sonra tabii bir panik dalgası geldi; hadi ateşlenirse yine? Hadi yine o iğrenç öksürük başlarsa? Daha uyku düzenini tam toplayamadık bile son hastalıktan bu yana, hadi iyice karışırsa uyku durumları? Bunları düşündüm düşündüm darladım kendimi.

Sonra yine sosyal medyada daldan dala atlarken nasıl oldu bilmiyorum daha önce hiç okumadığım bir bloga rastladım. Sekiz aylık bebeğini kaybeden bir annenin kızına yazdıkları... Ağlamaya başlayınca okumayı bıraktım.

Başını iki yana sallayarak öğle yemeğini yemeyi reddeden yavruya kızamadım elbette okuduklarımdan sonra. İçimdeki taş gibi ağırlık gitsin diye dua ettim, yavruyu masadan kaldırdım.

Hem bir kaç işimizi halledelim hem de yağmur yeniden bastırmadan yavruyu parka götürelim diye alelacele çıktık evden anneanne ve dedesiyle birlikte. Parka vardığımızdam salıncaklardan biri boştu, hemen yerleşti minik canavarım. Yavruyu sallarken az ilerideki çocuklara gözüm takıldı. 4-5 yaşlarında bir kız, bir erkek: Tombul erkek çocuğunun aksine oldukça ince yapılı, uzun  saçlı bir kız... Bakarken anlayamadığım ama beni rahatsız eden bir şey hissettim ve küçücük çocuğa neden ruj sürmüşler, hem de bu renk dedim içimden... ve boğazıma bir cam kırığı saplandı aynı anda! Allahım çocuk hasta!!!

Hemen gözlerimi çevirdim, çocuk ya da annesi fark edip üzülmesin diye. Gözlerim önümde, bir yandan kendime gelmeye çalışır bir yandan da yavruyu sallarken, sol tarafta birilerinin olduğunu hissettim. Baktım, çocuklar yanıma gelmişler. Salıncağın demirine yaslanmış yüzüme bakıyor kız, belli ki salıncağa binmek istiyor. Yan tarafta kızını sallayan adamdan çekinmiş olacak ki, beklenti içindeki gözleri bende yavrucağın.

Yüzüne bakınca teninin gri rengini, mavi-mor dudaklarını, o hassas cildinin altındaki yeşil damarları görüyorum. Muntazam bir suratı ve yorgun gözleri var. Aynı anda bir şeyi daha fark ediyorum; ayakta duramıyor, demirlere tutunuyor beceriksizce, ama salıncağa binmek istiyor! Gülümsüyorum cam kırığını yutmaya çalışarak, "Sallanmak mı istiyorsun? Kardeş şimdi iner, sen sallanırsın tamam mı?" diyorum, başını sallıyor. Çocuk ayakta duramıyor, çocuk ayakta duramıyor, çocuk ayakta....... diyen sesle beynim zonkluyor.

Ben yavruyu kaldırmak için davranmadan yanımdaki adam kızını kaptığı gibi gidiyor. Bilmem o da yardım etmek istediği için, bilmem kendi çocuğunu korumak için. Kızını kaçırır gibi alıp gitmesi içime oturuyor. Neyseki ufaklık bunun üstünde durmuyor da hemen salıncağa geçiyor. Tombul oğlan sallıyor kızı, benim yavru da eğilip eğilip bakıyor kıza, "Ablaya en salla oğlum" deyince hemen gülümseyip el sallıyor, tabii kız da ona... Biraz içim rahatlıyor. Sonra oğlan yan çizmeye başlıyor; yoruldum annemlerin yanına gidelim diye tutturuyor. Kızcağız gitmek istemese de mecburen arkasına düşüyor, parkın diğer ucuna doğru gidiyorlar... Arkalarından bakıyorum, gözlerimi çevirmiyorum bu kez. Acaba ben mi sallasaydım diye hayıflanıyorum.

Sonra birden beni niye sallamıyorsun anlamına gelen çığlığı ile kendime geliyorum yavrunun... Artık sallanmak istemiyor, kucağıma alıyorum, burnu akmış ama yüzü gülüyor, gözü diğer oyuncaklarda, kucağımdan inmek için deliriyor. İyi diyorum, çok şükür iyi, Allahım ne olur tüm yavrular her zaman iyi olsun...

İçim yanıyor.

26 Mayıs 2017 Cuma

Delirdiniz mi? Ben? Henüz değil...

Bu aralar instagramda gördüğüm fotoğraflar sonrası en çok sorduğum soru şu olmaya başladı: "İnsanlar ikinci çocuğu nasıl yapıyor?". Hayır yapıyorsunuz da, daha ilk çocuğunuz benimki kadar, deli misiniz? Ya da o çocuk kurmalı bebek falan mı? Kurunca oynuyor, sonra bir kenarda sessiz kıpırtısız oturuyor mu? Kaza kurşunu desem, hepiniz yazmışsınız yaş farkı az olsun istedik diye, siz gerçek misiniz?

Bir kız kardeşim var. Hayatta en kıymet verdiğim şeylerden biri de aslında kardeşlerin birbirine karşı hissettiği o bağ. Bazen tel gibi gerilen bazen insanı sarıp sarmalayan... Her zaman insanın kardeşi olması harika diye düşünmüşümdür. Çocuk istemediğim zamanlarda bile, bir gün çocuk sahibi olursam iki tane olmalı diye hayal etmişimdir bu yüzden.

Ama... Ama arkadaşım çocuk bakmak acayip zor birşeymiş! Bunu anladığımdan beri; ikinci çocuk muuuuu anammm hayatta olmaz, elimdekini sağlıkla büyüteyim bana yeter diyerek (Bunu cesaret edip de kocamın yanında yüksek sesle söylememiştim, artık yazıyı ne zaman okursa akşam evde kavga var) geziyorum. Sonra da kardeşsiz de olmaz diye düşünüp kendimi bunaltıyorum.


Neyse, yine başa dönersek, o instagram fotolarına bakarken, içimden cılız bir ses, "Belki bir bildikleri vardır" dedi geçen gün. Aslında fiziksel olarak gayet rahat ( Diğer konularda oldukça zor, ama başka bir yazı konusu olur) bir hamilelik geçirdim. Ne bir bulantı ne bir şişlik yaşadım, hatta 42. haftaya dönen hamileliğime rağmen yürüyüş yapabiliyor, doğuma giderken alyansımı parmağıma takabiliyordum. Gayet iyiydim yani. Yine de bir hamilelik fikrine tahammül edemiyorum ben şu an. Fakat bir taraftan da, bir kaç sene bekleyip bir çocuk daha istersek yaşım ilerlemiş olacak, hadi bu kez zorlanırsam diye düşünüp duruyorum. E işte, bu instamomlar peş peşe çocuk yapıp ileri yaş hamilelik derdinden kurtulmuş olmuyorlar mı aslında?

Geçen kabaca bir hesap yapınca benimkiyle aynı model bir bebeyle hayatımızın 2 senesini tam bir uyku yüzü görmeden ve totalde 3 senesini biraz olsun nefes almadan ( sakince yemek yemek, seyahat etmek vs.) geçireceğimizi fark ettim. Bir de şans bu ya, aynı model bebeden bir daha yapsak etti mi 6 sene! Çocuk dediğinin tantanası bir ömür sürüyor zaten ama bu sayılar deneyimli ebeveynlerden aldığımız tüyolar sonucu elde ettiğimiz "asgari ölçülerde insani yaşama geri dönme" süreleri... Hal böyle olunca düşündüm, acaba bu hatunlar peş peşe yavrulayınca bu toplam süreyi de kısaltılmış oluyorlar mıydı? Bu da aklıma geliveren bir soru...

Tabii bir de büyük yaş farkının kardeşler arası sonuçları var. Kardeşimle aramızdaki yaş farkı 6. Bu fark yüzünden ben üniversite, o da orta okul-lise çağlarına gelene kadar tam bir iletişimimiz olmadı. Ben çocukken o bebek, ben ergenken o daha oyun çocuğuydu çünkü. Sonradan ayrılmaz ikili olabildik biz. Bu tespitten sonra bir soru daha belirdi; küçük yaş farkı kardeş iletişimine iyi gelir miydi acaba?

Derken ne halt ettiğimi anladım! İçimde sinsi sinsi büyüyen bu sorulara bakakaldım! Heheeeyyttt millete deli diyordun ey Mızmız, deli diye sana derler, ne yapıyorsun... Dedim. Fakat haklı gerekçeler bulmuştum bile onların adına.

Sakinleşip de kendime dürüst olmaya karar verince bi' aydınlanma daha geldi bana. Bir kere, ne kadar şikayet edersen et, o yavruyu böyle içine sokmak, hapur hupur yemek istiyorsun ya... Bu delilik aslında tüm şu sorulardan ve cevaplarından daha etkili aslında. Gerçek delilik de bu zaten.


Haaa... Henüz o kadar delirmedim :) Ama bir gün... Belli mi olur!


23 Mayıs 2017 Salı

Varlığı bir dert, yokluğu yara: Kilo!

Kendimi beğenmiyorum bir kaç aydır. Söylenerek giyiniyorum falan... Zaten uzun zamandır pek birşey almadım, kocam inanamıyor ama alışverişe gitme tekliflerini geri çeviriyorum. Çünkü hem o uygun bedeni bulma çilesini çekmek, hem de bulsam bile içime sinmeyen o görüntüyü görmek istemiyorum.  

Aslında herşey hamilelikle başladı. Nasıl beslenmem gerektiğini ve almam gereken ortalama kiloyu konuşuyoruz bir kontrolde. Beslenmede çok sorun yok, öğün atlamam, et, balık ve sebze okey, yemek seçmem, abur cubur nadiren yerim, tek zayıf noktam arada bir yediğim cips ve yaz kış devam ettiğim dondurma... Ama doktorum beni kilo konusunda feci sıkıştırıyor; genelde 10-13 kilo arasında almasını isteriz anne adaylarının diyor, ama senin enn azz 16-18 kilo alman şart! 

Evet çünkü çok zayıfım. Evet acayip zayıfım. Evet evet çöp gibiyim. 
Hayır hasta değilim ( burada asıl sorulmak istenen şu; kanser misin? Degilsen anoreksik misin?), hayır sonradan zayıflamadım, hayır özel birşey yapmıyorum.

Doktor beni böyle uyarmakla kalmayıp bir kaç tane de felaket senaryosu çizince bende başladı bir korku. Kendimi bildim bileli minik bi insanım ben. Boyum 1.62, eh uzun değilim ama Türkiye'de yaşıyoruz yahu, hatun kişilerin ortalama boyu kaç ki... Çocukken de zayıftım, ergenken de... Hatta kilom lise birden beri aynı. Hiç değişmedi. Ben de kendimi böyle kabullendim, kiloma sataşanlar, alttan alta kıskanıp laf söylemeye kalkanlara müthiş sinir olsam da kendimi çirkin bulmadım, hatta kendimi gayet de çok sever(d)im ayol. Şunu söylemeyi çok istediğim olmuştu bu sebeple: 


Neyse, doktorun yanından çıktığım gibi, zaten hamile olduğumu öğrendiğim andan beri günde 6 öğün ve bol bol yediğim sağlıklı tüm yiyecekleri listeledim ve diyetisyene gittim. Ben bunları yiyorum, oldu 16 hafta daha 1 kilo ancak aldım, yardım et dedim. Kadın listeye baktı ve "Devam et, söyleyebileceğim hiçbirşey yok " diyerek (Tabii parayı almayı ihmal etmedi) beni yolladı. Uzatmayayım, 20. Haftadan sonra kilolar başladı gelmeye. Tabii erken doğum riski falan deyip kıpırdamadan yattığım 1 ayın da etkisi var diye düşünüyorum... 42. haftaya dönerken 15 kilo almıştım sonunda. Bana koyulan hedefe ulaşamamış olsam da, ikimiz de sağlıklıydık ve resmen bi' güzellik gelmişti bana. Bu güzelleşme durumunda muhteşem hormon bombardımanının etkisi tartışılmaz tabii, ama benim de ilk kez yanağım, kalçam falan vardı düşünsene... 

Ben kendime hayran kaladurayım, yavru doğdu 3.900 zaten, ödemdi suydu derken bir kaç hafta sonra kilolar erimeye başladı. Bir kaç ay sonra noluurrr hepsi gitmesin diye tırmalıyorum fakat yavruyla yalnızım ve totom koltukla ancak gece buluşuyordu, sonunda olan oldu: Şu an hamilelik öncesinin 1.5 kilo altındayım. Devasa karnımı özlemiyorum elbette, ama çırpı kollarım ve bacaklarıma bakınca, yerine göbekli zamanlarımdaki hallerini getirmek istiyorum. Hadi göz altı çukurları 13 aylık uykusuzluktan, nerde güzelim yanaklar? 

İlk kez kendimden hiç mi hiç memnun değilim. Üstelik beslenmem de iğrenç şeylerle doldu. Habire şekerli şeyler yiyorum mesela, bana iyi gelmediğinin farkındayım ama canım sıkıldıkça dadanıyorum. 42 hafta boyu 1 kere paketli gıda, şeker içeren ürün ya da gazlı içecek ağzıma sürmeden mis gibi kilo almıştım. Şimdi hem bir düzen kuramıyorum hem de sağlıksız şeyleri bırakamıyorum.


İnsan iradesini kullanmalı, kendini kontrol etmeli vıdı vıdı vıdı diyen ben, kendimle göz göze gelemiyorum. Üstelik insanların çoğu fazla kilodan muzdarip olduğu için kimseye derdimi de anlatamıyorum.

Ay baya üzgünüm işte. 

Sanki evde yavruyla baş başa olduğum sürece hiçbir diyete uyamam gibi geliyor. Bahane mi bilmiyorum.


16 Mayıs 2017 Salı

Rüyalar, kazalar ve cinnetler

Bu kadar sinirliyken yazmamak gerek aslında. Hatta hiçbirşey yapmamak gerek belki ama başka nasıl sakinleşebilirim bilmiyorum. Bildiğim diğer yol salya sümük uzun uzun ağlamak, onu da yavruyla yapmak mümkün değil.

                                  Bu yazıya bi "çığlık" yakışırdı ancak...

Yavrunun son bir aydır bana yapışmış vaziyette olmasını doğum günü sonrası geçirdiği hastalığa bağlamıştım. Düzelir dedim ama daha da arttı, tamam olabilir 1 yaş dönemiyle birlikte böyle şeyler oluyormuş diye düşündüm, bak dedim iştahı da düzelmedi ama okuduklarım da bu yöndeydi, uyku olayı desen o da tam rayına oturmadı o zamandan beri ama bu da olabilirmiş, "geçici geçici bunlar, hadi bakalım asma suratını" dedim kendi sırtımı sıvazladım, idare ettim haftalardır. Bugün sabah aşıya gideceğiz, üstüme bir tişört geçirecek fırsatı bile vermiyor, babasına gitmiyor, o da geç kaldım işe diye 100. kez söylenip beni bunaltıyor. Kızdım yavruya, sonra da kocaya kızdım tabii sonra da için için kendime kızdım. Evden çıktık ama arabaya binmesi var...

Oto koltuğunda oturma olayı zaten doğduğu günden beri kriz! 9 aylık olur olmaz gittim en güvenli, en konforlu, en yüksek ( belki böylece etrafı daha iyi görür de ağlamadan biraz daha uzun oturur diye) oto koltuğuna dünyanın parasını bayıldım geldim. Sonuç? Bi' moka yaramadı. Canı isterse belki biraz duruyor istemezse ortalığı yıkıyor, içi çıkana kadar ağlıyor. Mesela dün; o kadar çok ağladı ki yine kusacak hale geldi ve arabayla 10 dakikalık yolda kendini oradan kaldırttı, memeye yerleşti ve tık diye uyudu! Halbuki uyku saatine daha vardı... Çok ağlarsan seni oradan alırız diye öğretmiş olduk ona mı üzüleyim, madem alacaktık niye o kadar ağlattık yavruyu ona mı üzüleyim bilemedim...

Bugün sabah da aynı şey, daha koltuğa koyarken ciyak ciyak bağırmaya başladı. Bahçeden çıktık hala bagrış çağrış içindeyiz, koca da niye bilmem köşeden dönmek yerine geriye aldı bir anda arabayı ve güümmmmm! Aklım başımdan gitti. Anlamadım bir an için, kaldırıma mı çıktık ne oldu! Arkamızda araba varmış meğer, gelmiş arkamıza kadar yanaşmış, biz de bir güzel çarptık adama. Yavru kucağımda kalakaldım inemedim bile arabadan. Korktuğum başıma gelmişti işte, yavru kucağımdayken bir çarpışma! Neyseki ciddi birşey yokmuş adamda, bizim araba hafif hasarlı, hareket ettik az sonra. O sinirle nasıl kaptığım gibi koltuğuna oturttum yavruyu bilmiyorum. Bir taraftan da kükreyerek bağırıyorum hem de ağlamak üzereyim, "bundan sonra herkes koltuğuna oturacak, sesini çıkarmayacaksın, herkes yerinde oturacak bir daha bağırdığını duymak istemiyorum" diye... Öyle korktu ki o halimden, ağlamadı bile, sessizce oturdu, kemerini bağladım kıpırdamadan bekledi. Dönüşte aşı olduğu halde hiç ikiletmedi, mızırdanmadan oturdu yine.

Tabii benim şuan içim parçalanıyor. Kağıt kesiği misali, görünmez ama çok feci bir acı var kalbimin olduğu yerde... Çok kötü davrandım çocuğa... Üstelik çok çok korktum. Gece bir rüya görmüştüm, dişlerimi çekiyorlardı. Ne zaman bu rüyayı görsem kötü birşey olur. Zaten sabahki gerginliğimin, daha evden çıkmadan daralmamın bir sebebi de buydu. Aklıma geldikçe elim ayağım titriyor, ya sert çarpsaydık ya tutamasaydım kucağımda? Bu oto koltuğu meselesi yüzünden yaşadığımız sinir krizlerinin nedeni hep bu korkuydu işte. Şimdiye kadar 10 kere bağırdıysam ona 7 tanesi arabadadır herhalde! Gerisi de kesin uyku yüzündendir. Diğer tüm huysuzlukları sakince karşılayacak sabrı buldum ama bu konuyu çözemiyorum. Konu güvenlik ne yapayım korkmuştum diye kendimi savunmak istiyorum ama o kadar ürkütücüydüm ki o an, eminim buna, kendime kızıyorum elimde olmadan. Keşke daha sakin olsaydım. Kalbim sızlıyor. Daha da kötüsü tüm gün içimdeki sıkıntı ve sinir geçmedi ne yapsam geçmedi. Akşama kadar bunlardan kurtulamadığım için de üzülüyorum.

Çok üzülüyorum yani o kadar...
Geçmiyor.




Evlilik dedigin...

Bugün boşanmak üzere olan bir arkadaşımla dertleştik… Duyduğumuzda klişe gibi gelen “evlenince maskesini bıraktı, gerçek yüzü ise tahammül ...