13 Aralık 2017 Çarşamba

Selam iki yaş (krizi)! Biz geliyoruz...

İki yaş krizine adım adım yaklaşırken yine kendimi okumalara verdim… Fakat bünye artık ebeveynlik kitabı kaldırmaz olduğu için, daha çok deneme-yamulma metoduyla işlenerek işe yararlığı kesinleşmiş bilgilere ulaşmak istedim. Birkaç güzel makale okudum, krizin ortasında fırtınada kalmış gemi gibi sallanan bir yakın arkadaşla konuştum, Öğrenen annenin eski postlarından faydalandım.
En sonunda çok da “şey etmemeye” karar verdim. Tabii böyle diyorum ama arada şu durum yine de kaçınılmaz:
Çünkü her bir gelişimsel dönemi dibine kadar yaşayarak geldik şu 20. aya… Uyku konusunda beni canımdan bezdirmiş olsa da (ay yok mecaz falan değil, bezdim zaman zaman), “zor” tabir ettiğimiz bir çocuk değil benim yavru. Evet, başkalarının görüp “vay, anası babası buna nasıl tahammül ediyor yaa” diyeceği şeyleri mutlaka vardır, fakat düşe kalka kendimizce bir düzen, bir konforlu hayat rutini oluşturduk ilişkimizde. Şimdi kendi kendime diyorum ki; gelişiminin normal seyrinde bazı krizler, fırtınalar ve bir takım tatlış hareketler olmaya devam edecek. İki yaş krizi de bunlardan biri. Zaten karakter olarak kafaya taktığını takan, yapana-yaptırana kadar pes etmek nedir bilmeyen yavru, “ulan ben anamdan ayrı bir varlığım, baksana baya baya yaptırımım da var gibi, ben şunları (zavallı ebeveynlerimi) bir deneyim bakalım” moduna girmeye başladı.
Hayırlı olsun.
Bu krizler artıp da, “uykusuz günlerim iyi günlerimmiş, vay benim dertli başım şimdi ne yapayım” diye ağıt yakarsam diye tırsmıyor değilim. O uykusuzluk ve gerginlik unutulur mu diyeceğim ama insanoğlu bir garip. 6-7 hafta önce gece emzirmesini kestiğimden beri, 1 kez kalkar, hatta bazen hiç kalkmaz oldu ve ben gece 25373849 uyandığı zamanları flu hatırlıyorum. Garip demiştim, di’mi?
Neyse işte, böyle böyle ruhsal hazırlıklar yapmaya çalışıyorum kendimce.
Okuduğum makalelerden 3 sayfa çeviri yaptım kocama (evet manyağım), çünkü aynı dili konuşmazsak bazı şeylerin yokuş aşağı gideceğini düşünüyorum. O da benimle aynı yerden baksın…
Bir de, çok beğenip büyükçe bir kağıda yazdığım şu paragrafın, bu dönemi atlatmakta bir başka kapıyı açacağına inanıyorum. Burada yazanları göz önünde bulundurursam, tüm o ağlamalar ve diretmeleri, anlaşılmaz gelen halleri daha iyi tolere edebilirim gibi geliyor.
“Anne olduğumdan beri öğrendiğim en derin derslerden biri; bebeklerimizi “görme biçimimiz” in kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğu... Davranışları bu inançları teyit edecek şekilde olduğundan onların çaresiz ve muhtaç (hoş olsa da) yaratıklar olduğuna inanıyoruz. Hâlbuki bebeklerimizi; hayata katılmaya hazır, yetenekli, akıllı, duyarlı, onlarla iletişim kurma çabalarımızı anlayan ve cevap veren insanlar olarak gördüğümüzde, bunların hepsinin gerçek olduğunun farkına varıyoruz.”
O büyümeye çalışan minik bir insan.
Her şeyiyle tam, sadece bazı şeylere muktedir değil. Onu anlamalı ve krizli anların harikuladeliğine gölge düşürmesine göz yummamalıyım.
Çok küçük geliyor hala bana, ama büyümesine, büyürken de biraz acı çekip/çektirmesine izin vermeliyim.
Umarım bu sürecin sonunda onun dönüştüğü “çocuk”la ve kendimle gurur duyarım.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Nefret top6 listesi

Olumsuz şeyler düşünme, olumsuz şeyler yazma, olumsuz hissetme (cümle içinde şu ana kadar 3, tane olumsuz (aha 4!) kullandı bile!) diyorum kendime… Böyle böyle gaz vermeye çalışıyorum, fakat “yazmazsam çatlayacağım” kontenjanımı kullanarak bugünkü “nefretli” yazımı yazmak istiyorum. Nefret top6 listem aşağıda!
Bu aralar iş yerinde bir çeşit “deli”yle uğraşıyorum Değil birlikte çalışmak, aynı ortamda bulunmak bile istemediğim tiplerden biri… Neyse, hem anlatmış olayım hem de listemde ilk sırayı almış olsun o zaman, başlıyorum:
  1. “Aklı var, fikri yok” lar: Sözlerinin/davranışlarının sonuçlarını kestirme becerisi olmayan, düşünce dünyası sınırlı, sosyal uyumsuzluk çeken tiplerden yani. Bu aralar bu tipten elimde bir tane mevcut… Aslında benim birimimde değil, ama bir proje için ortak iş yapmak zorunda kalıyoruz. Olur olmaz yerlerde dan dun konuşuyor, insanların yanında konuştuklarını hiç süzmeden aynen taşıyıp başka yerlere yayıyor, kendinin üstü insanlara saygısızlığa varan sertlikte e-postalar yollayarak işini takip ettiğini iddia ediyor, sürekli yüksek sesle konuşuyor, hafif paranoyak şiddetli alıngan, kafasına bir şey takınca onun dışına çıkamıyor… Günlerdir iş yapacağımız sürenin dörtte üçünü buna laf anlatmakla geçiriyorum… Yalnız çok dikkatli olmak lazım bu tiplerle konuşurken, kulak memesi kıvamında kurabiye hamuru hazırlamak gibi bi’ kıvamı var; otoriteni hissettireceksin ama korkutup üstüne sıçratmayacaksın, tatlı dille konuşacaksın ama senden destek aldığını düşünüp coşmasına müsaade etmeyeceksin, mesafeni milimetrik ayarlayacak asla bozmayacaksın, senin sözlerinden anlamlar çıkarmasına ya da birilerine taşımasına bir önlem olarak konuşurken kelimelerine hatta mimiklerine bile dikkat edeceksin. Yorucu. Çok yorucu. Neyseki, biz günlerdir bu döngüde yuvarlanırken konuşmalarımızı yan kübikten dinleyen bir yakın arkadaşım beni profesyonelliğimden ötürü tebrik etti de biraz motive oldum. İşte bu gazla çocuğu öldürmeden işimi tamamlamak için gün sayıyorum.
  2. Cahiller/ Cahil cesareti ile her halta burnunu sokan fakat hiçbir işin sonunu getiremeyenler: Bu modeller bende seyrimeye neden oluyor. Bunlar konuşmaya başladığı zaman kaşım gözüm seyriyor, soldan soldan inme geliyor bana… Allahım cahil insana tahammül edemiyorum! Bilmemek değil öğrenmemek ayıp lafına gönülden inanan bir Mızmız olarak, bir işe girişen insanın o konuyla ilgili genel kavramları, terminolojiyi ve en azından temel mantığı bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunların kenarından bile geçmeden toplantılarda söz alıp konuşanları görünce üstlerine şununla vurmak istiyorum;                  

Telefonundan bir kelime aratıp az sonra anlamını bilmediğini belli eder şekilde o konu hakkında konuşan insanımsı gördü bu gözler!

  1. Her şeyi çıkar amaçlı olarak değerlendirenler: Ne acıdır ki bu tipler 2 katmanda yoğunlaşıyor; yönetici ve alt birim elemanları. Hadi ikincisine -sinir de olsan- köylü kurnazlığı diyor, gerçekten görgüsü ve algısının sınırlı olduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyorsun. Peki yöneticiler? Yahu benim yaşım kadar süredir meslekte bazıları, insan azıcık utanmaz arlanmaz mı? Her işe/ projeye/ göreve ben buradan ne çıkar sağlayacağım diye bakmak olur mu? Baktı ki işin biraz maddi ayağı da var, ağzının suyunu akıtarak o işe atlamak, o işten tecrübe kazanacak ya da faydalanacak genç insanların önünü kesmek vicdani mi? Allah ıslah etsin diyor, burada kesiyorum…
  2. Tembeller: Tembel insana uyuz oluyorum. Başka nasıl açıklayacağımı bilemiyorum, hissettiğim şey uyuz olmak. Yanlarına yaklaşmak dahi istemiyorum. İş yerlerinde ne yazık ki özellikle devlet kurumlarında, tıkır tıkır gelen maaştan mütevellit kendini salmakta bir sakınca görmeyen, onun yapmadığı işin çalışan bir arkadaşının omzuna yükleneceğinin bilinciyle gevşemiş, hatta bazen tembelliğini açıkça dile getirmekte bir beis görmeyen “asalak” tipler… Kocamın bu konudaki anısı daha efsane; iş yerinde bir dosya ile ilgili işlem istediği 30 senelik memur işi yapmıyor… Bir oluyor, iki oluyor, benim koca 3. Kez üsteleyince kadın ağlamaya başlıyor! Ben bunu hiç yapmadım bilmiyorum çok üstüme geliyorsunuz diye… Şimdi şu iki şeyi aynı cümlede kullanalım: “30 senelik memur” – “Daha önce yapmamış/bilmiyor” !
  3. Daha ilk cümlede hayat enerjini sömürenler: Ben kendime çok yüklendiğimi düşünüyorum bunları görünce, ben olumsuz bir insansam bunlar ne? Ben sadece gerçekçiyim, söylenmeyi severim evet ama o da kendi kendime. Enerji bükücülerse bambaşka bir “şey”, çünkü; daha ilk cümlesinden başlayarak içinize bir taş oturtmayı başarırlar, konuşurken kullandıkları ses tonu bile tansiyonunuzu bir aşağı bir yukarı vurmaya yeter. Size yapılması gereken o işin ne kadar zor yahut imkânsız olduğunu, herkesin yamuk bir onun doğru olduğunu, ne kadar çok çabaladığını ama olmadığını, feleğin sillesini, çileeeeee diyen bülbülü anlatır. Şişersiniz, patlayamazsınız. Yaptığınız işten soğursunuz. Biraz uzun konuşursanız hayattan bile soğursunuz. Görünce kaçın diyorum.
  4. İş çalanlar: Bunlar kendilerini aşırı akıllı zanneden grup. Yaptığınız işi siz yokken sahiplenmeye çalışanlar hep bunlar işte. Elimden aldığı bilgi notu/doküman/belge ile makama çıkıp, hazırlamadığı gibi zahmet edip göz bile gezdirmediği o çalışma hakkında ahkâm kesmeye çalışanlarla bir arada çalışıyorum uzun zamandır. Sorumluluk hassasiyeti yüksek - tabii bir de salak bir “inek”- olduğum için kendimi bunlardan korumayı hala ve hala tam olarak öğrenemedim. Mal gibi çalışıp yaptığım işi başkalarının kullanmasını izliyorum. Sonra o işin hamallığı tekrar bana yıkılıyor yalnız inanır mısın? Cambaz olsa yapamaz diyorum bu elden ele aktarmayı, ama yapıyorlar. İhale bana patlıyor, kaymağını onlar yiyorlar.
  5. ......


Ayyyyhhh! Daha yazacaktım ama yazdıkça işe gitme hevesim sönmeye başladı, rahatlamak için yazdığım yazı bana pahalıya patlayacak, burada bırakıyorum!

22 Kasım 2017 Çarşamba

Özverili deli...

Instagramda takip ettiğim bir anne var, çok güzel okumalar yapıyor ebeveynlikle ilgili, tavsiye ettiği kitaplardan okuyup faydalandığım çok oldu… Eric Fromm’un kitabından alarak şu postu paylaşmış hemen ekran görüntüsü aldım, ne zamandır üzerinde düşünüp duruyorum:

İlk okuduğumda da çok etkilenmiştim fakat sonradan, aklımda dolanıp duran düşüncelerle birleştikçe kalbime fil gibi oturdu. Çok fazla şey var yazmak istediğim, nasıl ifade edeceğim bilmiyorum ama bir deneyeyim...
Sürekli şunu söylüyorum; çocuğum onu beklentisiz olarak sevdiğimi bilsin ve kendini benim için bir şey başarmak zorunda hissetmesin. En büyük korkularımdan biri bunun aksinin gerçekleşmesi; çünkü ben küçükken bana asla koşullu sevgi cümleleri kurulmadıysa bile ben kendimi hep başarmaya mecbur hissettim. Düzenli, düşünceli, çalışkan, saygılı vs. olmaya da… Sadece ben değil, benim yaşıtım hemen her çocuk az çok böyle büyüdü belki. Anadolu lisesine hazırlık diye bir şey vardı yahu, o psikolojik baskıyı ortaokulu Anadolu Lisesinde okuyan akranlarım bilir. “Adam olması” okumasına bağlı memur çocuğunun klasik dramı diyelim biz şuna, belki bir de 80’lerde orta gelirli Anadolu ailesinde çocuk olmak. Neyse uzatmayım, şu an süren bazı kontrolcü hallerimi, başarmak ile ilgili takıntılı durumlarımı bu yetiştirilişe bağlıyorum. Daha ilkokul 4. Sınıf öğrencisiyim, dershane seviye tespit sınavı yapıyor, 18. olmuşum, annem bana günlerce tripleniyor, neymiş bu sefer ilk 10’a girememişim. Allahım, bu nasıl bir saçmalık?! Eh, çok da haksız sayılmam değil mi bu hallerimi o günlere bağlamakta? İşte, ilk olarak çocuğumda böyle bir his yaratmaktan ödüm kopuyor.
Bunu yapmamak için -tabii el kadar yavruyu sınava hazırladığımız yok, ama herhangi bir koşulluluk mesajı vermemeye diyeyim- azami gayret sarf ederken, bazen kendi kodlarımla savaşa girmiş oluyorum. Onu zorlamayayım, yönlendirmeyeyim, gerçekten ama gerçekten gerekmedikçe yapma demeyeyim, mesela yorgun ya da hastaysam bunu hissettirmeyeyim, dilini daha iyi çözeyim onu anlamadığımı düşünmesine izin vermeyeyim derken… derken bazen içim daralıyor. Çünkü mesela ben elektronik aletlerin düğmesine çocukların basmadığı, yemek yerken etrafa döküp saçılmadığı, parkta kaydırağın en tepesine tırmanılmadığı bir evde büyüdüm. Bunlar çok mühim şeyler değil, bu kısımları aşıyorum, ama mesela markette ya da restoranda eşyaları veya kendini yerlere atan yavruya müdahale etmek istiyorum. Kendimi tutuyorum, kendimle boğuşuyorum, iç sesimle kavga ediyorum ama ağzımdan “tamam oğlum, istediğin kadar oyna… haa ağlamak mı istiyorsun, ben yanındayım” cümlesi çıkıyor. Bir süre sonra o kriz geçiyor, yavru neşesini kaybetmiyor ama ben kaybediyorum. Sürekli ona yanlış mesaj verir miyim kaygısıyla cümlelerimi tartıyorum, tavırlarımı irdeliyorum. Kendimi yeterli hissedemediğim gibi, ne hedeflediğimi ne de içimden beni dürten şeyi yapamamış oluyorum.
Böyle olunca ne oluyor biliyor musun?  Ben çocuk yetiştirmekten kocam kadar zevk alamıyorum. Gerilimli anlarda yıpranıyorum ya da kendi içimde gerilimler icat ediyorum. Kocam mutlu, o çocuğuyla Mars’a bile gidebilir, ben markete bile gitmek için düşünüyorum. O ikinci bir çocuğun evimize neşe getireceğini söylüyor, ben o sırada panik atak krizi geçirecek oluyorum.
Bunun böyle olmaması gerektiğini biliyor ama düzeltemiyorum.
Kitaptan alınan bu yazı da o yüzden içimi oydu. Özverili olacağım derken, onu doyasıya sevdiğimi göstereceğim derken hadi onu anneliğimle eziyorsam, ezersem? Hadi bu kitapta dediği gibi benim bunalmış halimi hissederse? Hadi kendini bana karşı sorumlu, yükümlü hissederse? Böyle düşününce çok üzülüyorum.

14 Kasım 2017 Salı

Manyaklık parayla değil ama fizik tedavi öyle...

Yavru doğduktan bir kac gün sonra sirt agrilarim basladi... Sonra o agrilar artti, belime dogru indi; hem belim hem sirtim agriyordu artik, süperdi! İlginçtir, yavrunun bana insaf edip -kendimi 7. kattan atmayim diye- duzgun gece uykusu uyuduğu bazi kisa donemlerde ağrılarım gecti. Ben de sevindim. En son kurban bayrami araliginda gece zibilyon kere uyanip meme isteyen yavruyu -mu camdan atsam acaba dedigim sabah sag kolum omzumdan itibaren tutmuyordu. Agrisi ve kolumun yukarı kalkmayi reddetmesi bir ay kadar sürdü. Fizik tedavi hastanesine gittim muayene oldum, zorlamissin tendonlarin şey olmus da şey şey şey... Dediler. İlaç falan kullanamadim tabii emziriyorum diye, yavru yine duzgun uyudu bir müddet, düzeldim. Son bir haftadir ise boynumdan belime kadar bir cizgi ve sag kolum berbat durumda. Hayatimda bu kadar acı çektiğimi bilmiyorum. Sezaryen olduktan sonra 2.gunden itibaren verilen agri kesicileri almamis insanim ben ama bu agri bi baska...Yatamıyorum. Oturamiyorum. Kalkip yuruyemiyorum. Boynum kisitli bir aciyla hareket ediyor ve ağrım hic gecmiyor. Ilk gun aile hekimine gitmiştim. Gordugu an emzirmeyi kesip su kas gevseticileri iceceksin, göğsüne aci sür bant yapistir ne yaparsan yap! 19 aylik olmus daha ne emecek diye beni fircalayip yolladi. Amac sadece is yerine verecek bir rapor almak oldugundan fazla sallamadim, oyle bir yontemle emzirmeyi kesemem! Haa tabii hadi iyilesemezsem ilac almak zorunda kalirsam mecbur kalirsam diye bi saat agladim o ayri... 3 gun masaj sicak su sicak dus hatta hacamat denemeleri ile azicik toparlayip gece emzirmesini kesmeye calistim. Hala gece uyaniyor ama meme yok dedigim zaman aglamaz oldu. Peki ben ne oldum? Hala berbat haldeyim. Dun bir özel fizik tedavi merkezine gittim. Kaslara akim vererek actilar, sonra sicak kompres, sonra bir talim germe acma hareketleri... Oradan ciktigimda sonunda bir nefes aldim.
Bugun sabah kalktigimda ise ayniydim. Hatta sol tarafım da tutulmaya baslamis. Niye? Cunku gece boyu duzgun uyumadim. Halbuki yavru 2 kere kalkti gece, bakti meme yok biraz salladim 15 dakikaya uyudu. Ben neden uyuyamadim? Çünkü gergin manyagin tekiyim. Ha uyandi ha uyanacak, ha agladi ha aglayacak... Kolum agridi agriyacak. Sabaha kadar kendimi kastim durdum. Daha dogrusu oyle yapmisim simdi anliyorum. Dun o kadar acildiktan sonra bu hale gelemem baska türlü. Kendime gicik oluyorum. Kolum kalksa belki iki tane cakardim şöyle...
Allahim benim derdim ne? Simdi yola dustuk annemlerle memlekete gidiyoruz. Onların gitmeleri gerekliydi, ben de bu halde yavruya bakamam tek başıma. Peslerine düştüm gidiyorum. Orada 4 gun bir fizik tedavi kerkezi bulup gidecegim. Hem belki biraz moral bulur gevserim. Ankaraya da dönünce kendime bi psikolog falan bulsam iyi olacak galiba.
Sorucam bakalim, deli miyim neyim? 

3 Kasım 2017 Cuma

Sen Mızmızsın mızmız kal!

Taslaklarda bir yazı duruyor; “… bu kadar uykusuzluğa ve kendime 10 dakika zaman ayıramadan yavrunun peşinden yatağa koşmama rağmen depresyona girmedim, aman da aferin bana, ne kadar da iyimser olmaya başladım…” falan diyor. Yayınlayamayacağım için burada gömebilirim kendi yazdığım yazıya.

Hayır da, otuz küsur senelik Mızmız, iki hafta iyi idare ettin diye kendini ne zannettin? Hayata küsmeyince ne oldum sandın? Ayol iyimserlik senin neyine? Tamam, 16lık melankolik çiçek değilsin artık ama ayıp yahu, eşek kadar oldun, o kadarcık da düzelmiş ol. Üstelik bir de ruh hali seninkine endekslenmiş bir insan yavrusu var evde, herhalde hofff pofff diye gezemeyeceksin. Ay kendime gıcık kapıyorum şu an. Hemen vermiştim coşkuyu, galiba biraz da inanmıştım artık gerçekten daha olumlu bir insan olduğuma. Ta ki, bu hafta 5. kez gece yarısında kalkıp geri uyumayan yavruyla uğraşıp sinir krizi geçirene dek… En sonunda “aaaaa yeterrrrr uyu artık oğluuummmm” diye bağırdım. Tabii sonraki üç gün falan müsait olduğum anlarda ağladım ve kendimden nefret ettim.
Sonuç olarak hala kendime sinir oluyorum ama üzgünüm, yavrunun bu çözülmek bilmeyen uyku olaylarına da sinir oluyorum. Yeter yahu, cidden yeter. Karşıma alıp, “dana kadar oldun evladım, uyumalısın artık, ben de normal insanlar gibi yaşamalıyım; ay bu gece kaç kere kalkacak, şimdi yatarsam 13 dakika kazanırım, 5 kere kalkarsa şu kadar uykusuz olurum, kalkar da uyumazsa iş yerinde perişan olurum diye düşünüp gerilmeden kafamı yastığa koymalıyım” diye anlatasım var. Anlatsam büyük ihtimalle alacağım cevap “Anne uyku? Nen nen? Hayırrrrrrr… Anne meme? Memeeeeeeee” şeklinde olacak.
Bu ara her olayın başı ve sonu, her kavuşmanın neticesi, her ayrılığın öncesi “meme”. 18 ay kontrolünde doktoru uyarmıştı; anneye yapışabilir, babayı itebilir hatta babayla rekabete başlayabilir, uykular sorun olabilir ve 2 yaş sendromu öncesi ilk sinyalleri görebilirsiniz diye. Sağolsun, literatürde yer alan hiçbir bağlanma atağını atlamayan oğlum bunu da atlamadı. Cafcaflı 18 ay bağlanma atağını dibine kadar yaşıyoruz; yavru, ben ve meme. Baba bu sırada, artık gece ben kalksam da seni istiyor gerekçesi ile sabaha kadar horul horul uyuyor ve sabahları da “yorgun” uyanıyor. Yüzünde uykusunu iyi almamış insan ifadesini görünce yastığı kafasına atmak (hatta yastığın da üstüne oturmak)  istiyorum. Uyuyan herkese sinir oluyorum, gece apartmanın zillerini çalıp kaçasım var mesela, kimse uyumasın! Neyse konuyu dağıttım, atak diyordum, kafama tuğla atılmış gibi beynimi zonklatan atak. Geçecektir yakında diye ümit ediyorum. 12-13 ay civarı da yaşamıştık bir benzerini… Bu şiddeti azaldığı anda ilk yapacağım gece emzirmesini kesmek. Çünkü artık ne fiziksel ne ruhsal olarak dayanamayacağımı anladım, zaten bunu yapmazsam 2 yaşına kadar emsin düşüncemden de uzaklaşacağım. Şu vakte kadar onun duygusal olarak ihtiyacı olduğunu hissettiğim hiçbir şeye müdahale etmedim, kendiliğinden geçsin diye bekledim. Yine vicdanım ve tahammülüm arasında sıkışmış durumdayım, ne olacak bakalım, göreceğiz.
Bunun dışında her şey aynı; günlük telaşlar, işler güçler, her sabah hava soğuk yaa oflamaları, küçücük çocuktan 10 saat ayrı kalınır mı yaaaaa diye bağıran iç ses, sanki önceden iyi uyuyan bir çocukmuş gibi ahh acaba beni özlüyor da ondan mı gece uykuları böyle oluyor diye vicdan parçalamalar…
Bu da bir iç dökme ve başarısız bir iyimserlik denemesinin sonucu olarak burada dursun. 

26 Ekim 2017 Perşembe

Sonbahar neden sevilmez?

Sonbahar neden sevilmez diye yazacaktım bir ara, neredeyse kış geldi, yazamadım. O sıralar herkes eylüle övgüler düzüyor, sonbaharın neden çok güzel olduğunu anlatıp duruyordu. 
Ahahahaha çok da alakalı olmadı ama bayıldım:)
Gerçek hislerimse bu suratta saklı tabii

Herkes sonbahar güzellemesi yapadursun, ben de içimden, “tabii bütün yaz Bodrum’da kavrulmuş fıstık kıvamına gelene kadar tatil yapan sizsiniz, sıkıldınız da sonbaharı çağırıyorsunuz” diye fesat fesat söyleniyordum… Hâlbuki herkes gezip tozmuş değildi ( mesela canım Güneş blogunda mis gibi açıklamıştı sonbahar sevgisini) yine de nedenini çok iyi bilmediğim bir şekilde hepsine sinir oluyordum.
Sonra düşündüm, sonbaharla ilgili nefretim aslında doğrudan güneşin erken batması ve havaların soğumasıyla ilgili! Güneşle sarj olan, üşümektense şıpır şıpır terlemeyi tercih eden bir insanım. Yazları günde 3 kere bile banyo yaptığım olur, suya bayılırım, ama yağmurda ıslanmak, ı-ıh bana göre değil. Kar desen, evden kalorifer peteğine dayanmış koltuktan dışarıyı izlemeye varım, en iyi ihtimalle kardan hemen sonraki yumuşak havada biraz yürümeye, ama hepsi bu.
Yahu bir de tahtta en uzun kalan padişahla yarışırcasına uzuuuun zamandır aynı kişinin yönettiği bu şehirde yaşamak var. İki damla yağmur yağar trafik alt üst olur, yağmur yarım saat sürerse alt geçitler akvaryum olur, eve vaktinde gitmek hayal olur! Ben ne yapayım bu memlekette sonbaharı?! Gördüğümüz ağaçlar refüjlerdeki zavallı çamlardan ibaret, hani sonbaharın renkleri? Gökyüzü gri, binalar gri, birlikte çalıştığım adamların takım elbiseleri gri…
Bak bu cok gerçek işte
Evde bir de yavru var, biyolojik saati anasına benzeyen… İşe ilk başladığımda bile sorun çıkarmayan çocuk, havaların erken kararması ile birlikte ikindi vakitlerinden itibaren gamlı baykuş bakışlarını takınıyor, bulduğu her sebebi değerlendirerek huysuzluk ediyormuş…
Bu durumu da ekleyince nisana kadar bol söylenmeli, haziran ortasına kadar oflamalı poflamalı bir döneme girmiş bulunuyorum.
Sonbahar, sana uyuz oluyorum. 

18 Ekim 2017 Çarşamba

Kuru boyadan çocuk ruhuma...

Köşedeki minik masa ve ondan minik sandalyeye baktıkça ağlamak geliyor içimden. Hatta dayanamayıp bir resim çiziktirdiğim büyük boy resim defteri ve rengarenk kuru boyalara da. Yavrunun yarın, "üstünü başını boyamadığı" gerekçesi ile muhtemelen beğenmeyeceği boyalara yani...
Biz çocukken her şey azdı ama kıymetliydi, ay pek güzeldi diye nostalji yapıyoruz, böyle pembik bir dünyadan bahsediyoruz ya, bence biraz yalan... Yahu o kadar güzeldi madem, niye ucuzlukçu bir marketten aldığım uyduruk kuru boyaları elimden bırakmak istemiyorum? Niye içimde doymamış bir his var?

Ya da daha geçen kendi babamla niye tartışacak oldum yine bir kalem yüzünden? " Of baba tamam bırak istediğini yapsın! Etrafı boyayacak diye ilk okula kadar boya vermeyelim mi çocuğa?!" diye neden diklendim?! Halbuki ben de istemiyorum duvarları ve mobilyaları gökkuşağı gibi yapmasını... Ama yine de o "hayır"ı duysun istemiyorum! Bizim evde elektronik aletleri kurcalamak yasaktı mesela, mazallah bozulurdu falan, dünyanın sonu gelirdi! Hala teknolojik şeylere bir mesafe ile yaklaşmamda bunun payı var bence.

Nasıl anlatayım bilmiyorum; hem bazı sınırlar olduğunu öğrensin istiyorum hem de bizim çocukluğumuzdaki gibi aman kirlenmesin, kırılmasın, kaybolmasın diye tembihlenerek ve bunu bozarsam/ bitirirsem yenisini alamam diye içlenerek büyüsün istemiyorum.

Mesele yoksunluk değil. Her şeyimiz vardı küçükken, alınmamış bir ihtiyacımız hiç olmadı. Arabesk sahneler yaratmaya gerek yok. Fakat içimde garip bir sıkışma oluyor; bir eşyanın ondan daha kıymetli olduğunu ima etmekten bile korkuyorum yavruya... Öyle hissetmesinden ödüm kopuyor!

Bir de en korktuğum şey sevgimi bir koşula bağlı sanması. "Benim için" başarılı olmak, iyi olmak, herhangi bir şey zorunda olduğuna inanması... "Benim için" o benim yavrum. Bu kadar. Bu kadar olmalı. Fazlasını beklemeye hakkım yok. Sevgim bir koşula bağlı değil ve asla olmamalı. Yine de alttan alta o kadar çok "sizin için saçımız süpürge" mesajını hissederek büyütüldük ki, buna karşılık bir şeyler yapmak, başarmak, "iyi olmak" zorunda hissettik... Yavru böyle hissetsin istemiyorum. Benim tek şansım şuydu; bu alt mesajlara rağmen sık sık sevildiğimi söyleyen, yanlış yaptığımda üzüldüklerini belli etseler de arkamda duran bir ailem oldu. Yine de, 31 yaşımı bitirirken kendimi kanıtlamak zorunda olduğum konular var gibi hissediyorsam bu işte bir yanlışlık var. Bu yanlışa kendi çocuğum için düşmekten delice korkuyorum.

Bir kutu boya ve resim defterinden geldiğim noktaya bakarsak, ebeveynlik ya da psikoloji kitaplarına ara verme fikrimi de geri çekiyorum.

Sanırım içimdeki minik insanın hala tamire ihtiyacı var.

13 Ekim 2017 Cuma

Evlilik dedigin...

Bugün boşanmak üzere olan bir arkadaşımla dertleştik… Duyduğumuzda klişe gibi gelen “evlenince maskesini bıraktı, gerçek yüzü ise tahammül edilir gibi değildi” cümlesini onun da ağzından işittim ve bu kez anladım ki böyle bir olay var… Evliliğin temeli sevgi, saygı, evet ama her şeyin temeli zaten bu değil mi? Kendini insan gibi hissetmenin ve kendinle geçinmenin temeli de bu! Başka türlüsü mümkün mü? Asıl olay başka yerlerde gizli. 
“Evliliklerinin iki katı fazla süredir birbirlerini tanıyan, uzun yıllarını birlikte geçirmiş insanlar nasıl oluyor da bu noktaya geliyor?” sorusundan belki bir doktora tezi çıkar (belki çıkmıştır bile!). Herkes birbirine bu soruyu soruyor etraflarında böyle durumları gördükçe. Çok da derin düşünmeyi bir yana bırakırsak benim bugünkü konuşmadan aldığım yalın cevap şuydu; evlilik bir sürü sorumluluk ve süreç içerisinde şeffaflık gerektiren bir müessese; eğer bu sorumlulukları taşıyacak kadar olgunlaşmamışsan ve içini açacak; hem yamuk taraflarını ortaya serecek hem de düzeltmeye çalışacak kadar yürekli değilsen, olmuyor. Olmuyor.
En basitinden; flört döneminde paylaştığın yemeğin hesabını ödemeye benzemiyor büyük maddi sorumluluklar altına girmek… ya da ne bileyim, o kusarken başını tutmak hasta sevgiline geçmiş olsun mesajı atmaya benzemiyor… Birbirinin ailesine karışmayı ve en önemlisi çocuk sahibi olmanın getirdiklerini söylemiyorum bile. Bunlar zaten insanı deprem gibi sarsıyor.
Şeffaflık dediğin de başlı başına büyük bir olay, şunları cevaplaman gerekiyor: Hatırlamak istemediğin çocukluk anılarını açacak kadar gardını indirebilir misin ona karşı? Yargılanmayacağını bilecek kadar ona güvenir misin? Seni eleştirdiği zaman doğrudan savunmaya geçmek yerine gerçekten bir sorun olmasa bana böyle demezdi diye düşünecek kadar kendini teslim edebilir misin? Yapamıyorsan yine zor dostum…
Anlattıklarını hep bunları düşünerek dinledim. İşte bunlar olmayınca senin ne kadar çabaladığının bir önemi kalmıyor, olmuyorsa olduramıyorsun. Hele ki kendini sevmeyen birine bunları anlatamıyorsun. İçindeki çaresiz ve agresif çocukla senin başa çıkman mümkün değil, bu noktada buluşmadıkça bu işi yürütemiyorsun. Sonra işte, “her şeye yazık oldu” cümlesiyle kalakalıyorsun.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Bebek özlemek

Bugün çılgın gibi çalışırken kocamdan bir fotoğraf geldi. Şuna bak yaa yazmış fotoğrafın altına, hatta bir de kalp koymuş, hiç adeti değildir halbuki. Baktım ki yavrunun geçen kıştan kalma bir fotoğrafı… Kaç aylık olduğunu kestiremedim, ama daha bebek suratlı bir şey. Şu an evdeki 18 aylık yavru baya “çocuk” kalıyor yanında. Suratının yuvarlak pofidik halleri gitmiş, daha zeki bakışlar, çarpık bir gülümseme, ağzının içinde bir sürü yeni diş var şu anki halinde. Evet, hala dünyanın en güzel yaratığı, ama bebek değil! Değil işte! Ay oturup ağlayacaktım. Bebek bakmak zor, birazcık birazcık büyüse diye iç geçiren, sonra her akşam ayy büyümesin çok güzel diye fikir değiştiren, yine de içten içe iletişimizin artacağı günleri iple çeken ben, yavru büyüdü diye ağlayacaktım! Hâlbuki bu sabah aramızda geçen diyaloğa bayılmıştım (bak diyalog diyorummmm);
- “Oğlum neden bu kadar erken kalkıyorsun, biraz daha uyuman gerekliydi… Bak sabah olmadı hala gece”,
-“ Anne, ışık (eliyle pencereyi gösteriyor)”,
-“Evet sevgilim bak ışık yok karanlık… sabah olana kadar uyumalısın”,
-“Uyku? Karanlık, nennen”
-“Evet oğlum, nennen… Hadi biraz daha yatalım mı?”
- “Hayır(kafasını iki yana çılgınca sallıyor), kalk (kollarını havaya kaldırıyor)!”.
Bu hallerine bayılıyorum, o kendini ifade ettikçe ben hafifliyor, tedirginliklerimi geride bırakıyorum. Hele ki söylemeye çalıştıklarını şıp diye anlarsam havamdan geçilmiyor, kendimi yılın annesi ilan ediyor öpücüklere boğuyorum.
Yine de mızır mızır olduğu o minnak günlerini özlemem garip değil mi?
Ay biliyorum her anne böyle hissediyor.
Bu da “ben öyle yapmam yeeaaa” deyip de aynı yere çıktığım noktalardan biri. Yine de hayretler içindeyim; o pofuduk kedi gibi kendini sürüklediği, ağzından salyalar akıttığı, koltuğa tutunup kalkabilirse tüm suratıyla sırıttığı zamanlarını özlüyorum. Özlüyormuşum yani… Bugün daha iyi anladım.
Hep garip bulduğum hallere dönüp dolaşıp geldiğim düşünülürse, oğlunu kimseciklerle paylaşamayan çatlak kaynana modeli oluverir miyim diye işkilleniyorum.
Olmam di mi yaaa… Olmam olmam ☺



9 Ekim 2017 Pazartesi

Tarihe not- uyku

Çok şükür yerel ve ulusal basına " Ankara sokaklarında şıkıdım şıkıdım gezen deli anne" şeklinde yansımadan hafta sonu sona erdi.

Yavru 18 aylık olmasına saatler kala, bir buçuk yıllık ömrünün ilk KESİNTİSİZ gece uykusunu uyudu çünkü!

Anlamayanlar için açıklayayım; gece yattı sabah kalktı.

Gece 198675321 kez uyanmadı, "memeeeeeaaa" diye çığlık atıp tepinmedi hatta tatlı tatlı"anne anne annneee" diye beni çağırmadı...

Bir kaç saat uyuyup sonra gecenin kör vakti ayağa dikilerek beni sinir hastası da etmedi.

Uyudu ve sabah uyandı.

Bir buçuk yıldan sonra kesintisiz 7 saat uyudum ben de... Kesintili olarak bile 7 saati bulmayalı aylaaaar olmuştu. Pazar günü nasıl mutluydum anlatacak sözcük yok.

Tarih; 2017 Ekim ayı, 7'yi 8'ine bağlayan gece! Bu da burada dursun, her yıl kutlayacağım galiba...




Not; Allahım, konuyu biliyosun, amin...


20 Eylül 2017 Çarşamba

İş yeri gıybeti

İşe başlamanın ve böylece birkaç yetişkin görmenin en güzel tarafı; yetişkin görmek. Bence bu kadar. An itibariyle işe geri dönüşle ilgili hislerim bunlar. Başka da bi’ halt değişmedi sanki bende, yani en azından olumlu yönde... İşe yaramazlar, kapasitesizler ve kıskançlar bıraktığım yerde duruyor. İş yapmayıp çene yapanlar hele, aman aman onlar 1 milim kıpırdamamış zaten, aynı yerdeler, kaya gibi… Ama bugünkü gıybetimi hem kel hem fodullardan yana kullanmak istiyorum. Aslında hiç bi mok olmayıp da kendini hint kumaşı sanan ve üstüne bir de böbürlenenlerden!
Yavrum sana proje deyince gözünün önüne gelen tek görsel şu idi;

Proje yazıyoruz dediğimde “P-R-O-J-E” Yİ kullanarak akrostiş yazıyoruz zannediyor, ben niye ekipte yokum diye gizliden –ve olmadığım yerde açıktan- tripli hareketler yapıyordun. Eh, yavruladım malum, ne zamandır yoktum,  geldim bir baktım iki kurumdan üç beş insanı bir araya getirecek toplantıyı düzenledin diye kendini proceci sanmaya başlamışsın. Yetmemiş, birlikte çalıştığın diğer insanları “ben çok meşgulüm, çok çalışıyorum, siz bi iş yapmıyorsunuz”a varacak laflarla darlamışsın.
Peki, uluslararası ekibin geleceği ilk toplantıdan önce neden yaprak gibi titriyor, burnunu düşürüp sonunda “kurbanın olam Mızmız bu işi anlayan başka kimse yok, pazartesi sana ihtiyacımız var” diyorsun?
O değil de, böyle tipler rezil olsun diye kılını kıpırdatmamak varken ben niye oturmuş doküman okuyor, aman da kurum imajımızın ağzına edilmesin bu salak yüzünden diye debeleniyorum.
Acaba salak olan ben miyim?
İşe ve kendimi yemelere başladım adlı yazımın sonuna geldiniz.
Mızmız iş yerinden bildirdi.

29 Ağustos 2017 Salı

Küçük şehir notları

Bayram tatili için memlekete geldik. Bundan 13 sene önce üniversite için çıkıp gittiğimden beri bayram seyran olmadıkça pek uğramadığım memleketime ücretsiz izin dönemimde sık sık geldim... Çünkü yavrulamak insanın beklentilerini değiştiriyor anlaşılan. Biraz baba evi rahatlığı, biraz sakinlik ve yakın çevreden gelecek sıcak sevgi kuşatması bünyeye iyi geliyor... Halbuki bunları hiç aramadığım gibi; şehrin kendisine de insanlarına da uyuz olurdum bir zamanlar... Benim ergenliğim ve ilk gençliğime kıyasla çok değişmiş olan bu minik İç Anadolu şehrinde değişmeyen şeyler olduğunu gördüm şu son ziyaretlerimde. Bazısı hoşuma gitti, bazısı -hala- beni hayrete düşürdü.

4-5 tanesini çıkar gerisi aynı zaten:)

Aile çay bahçesi: Bak mesela bunların hala yaşıyor olmasına çok sevindim. Ben içmem ama, "demli çay verirseniz gönlümü fethedersiniz" duygularıyla yaşayan kocam için önemli bir kriter olan "2 liraya demli taze çay" olayı da mevcut. Üstelik salıncaklı koltuk var veeeee yavru 15 dakika oturdu üstünde. Bak 15 dakika diyorum, oturdu diyorum, harika bir şey özetle! Sonra da yere çöküp tozla toprakla oynadı, yeşilliklerde zıpladı falan. Yerimizden kalkmadan 1 saatten fazla sohbet ettik kocayla, ne rahatsız edici müzik ne garson ne insan. Mis.

Sünnet düğünü: Evet hala varmış. Dün akşam bir davetiye geldi annemlerin samimi olduğu tek komşularından. Adam mühendis kadın öğretmen. Hani mesleklerini yazıyorum ki bütün ömürlerini burada geçirmiş dışarı hiç çıkmamış yurdum insanı zannedilmesin... Neyse zaten beni daha çok şaşırtan davetiye diye verdikleri "dev-süslü-taş gibi kartona basılmış-tanesi en az 2 lira" diye tahmin ettiğim "şey"di. Üstelik yemekli olacağını belirttikleri organizasyon şu yaz sezonunda şu minik memlekette kiralayabilecekleri en pahalı düğün salonunda yapılıyor. Anlam veremedim. Annemlerin surat ifadelerinden anladığım kadarıyla bu durum sık sık yaşanıyor buralarda hala... Garip. Benim ucuz ve küçük diye seçtiğim düğün davetiyesini düşününce gülme geliyor bana...


Hırdavatçı: Böyle bir gerçek var arkadaşlar... Evde kırılıp dökülen vakitli vakitsiz lazım olan ve ismini bile bilmediğin her türlü zamazingoyu bulabileceğin bir sürü dükkan mevcut küçük şehirde... Ankara' daki gibi 3 liralık vida için 20 lira benzin yakarak bir büyük yapı markete gitmeye ve 2 saat harcamaya gerek yok.

Bazı soy isimleri herkes bilir:Zannedersin ki Lannister zannedersin ki Stark... Yok yok, buralar hep dutluk iken onlarınmış, ay hala onların. Adamlar dededen zengin.

Adamına göre fiyat: Bu olayı kuaförde fark ettik. Benim kirpi saçlar ayda bir düzeltilmezse hemen uzuyor ve bir ara meşhur olup kaybolan emo'lara benziyorum. O yüzden memlekete her geldiğimde soluğu nerdeyse çocuk yaştan beri gittigim kuaförde alıyorum. Bu arada kuaförüm benden biraz büyük, taa o zamanlar bir başka kuaförün çırağı iken gider yine de ona kestirirdim saçımı, becerikli çocuktu... Evet ben bir yetenek avcısıymışım şimdi buranın en büyük kuaför salonuna sahip oldu ama annemin saçını daha ucuza kesiyor! Çünkü onu yine o çıraklık dönemlerinden beri tanıyor ve sanırım bizi epeydir bir arada görmediği için kızı olduğumu bilmiyor... Küçük şehirde işler böyle, eşe dosta kıyak geçiliyor benim de aslında hoşuma gidiyor. Şimdi alakasız olacak ama, kendi düğünümde istediğim o basit topuz yerine bana yaptığı uzaylı kafasına benzer şeye rağmen ona saç kestirmeye gittiğim için indirim hakkım var bence... Neyse...

Herkesin birbirini takip etmesi: Bu olay sosyal medya kullanımının orta yaş arasında yaygınlaşması ile küçük şehirlerde bir çığır açmış durumda. Kadınlar sohbet ederken önce bir facebooktan falan check edip durum güncelliğini koruyor mu öğrenip gıybete öyle devam ediyor... Babam gibi kontrolü kaybedip facebook ve instagramdan duyuru panosu niyetine faydalanan orta yaş erkek grubu da kendini aşmış durumda. Yavruyu babamla kocamın yanına katıp çarşıya yollamıştık önceki gün, kocam anlatıyor " yaa inanamazsın koca adamlar dükkanlardan çıkıp ooooo yavru hoşgeldin diye oğlana yöneliyor sonra babama hal hatır soruyorlar, herkes çay kahve ikramı icin yarışıyor...".

Berbat trafik: Şehir dediğimiz yer büyük bir kasabadan hallice olup, zamanında köy gibi tasarlandığından ne insanlarda trafik adabı var (caddeden yürüyen yayalar, kaldırımlarda arabalar) ne de sokaklarda araba park edecek yer... Ne zaman trafikte saçma bir olay görsem, seneler evvel babamların genç bir amirinin söylediği cümle aklıma gelir. Resmi araçla bir yere yetişmeye çalışırken iki teyze sallanarak yolun ortasında buluştuğu ve sarılıp hasret giderdiği için şoförün sert freniyle sarsıldık, o pek kibar Şef yine nezaketini bozmadan sordu "Bu teyzeleri, Hindistan'ın trafiğini birbirine katan o kutsal varlıklarına benzetiyorum Mızmız Hanım, ne dersiniz?"..

En uzak yer arabayla 15 dakika: "Falancalar falan yerden ev almışlar çok uzak, orada ne yapacaklar..." diye konuşuyorlar, bahsettikleri yer 10 bilemedin 15 dakika... Allahım, zaten şehrin toplam nüfusu Ankara'da benim oturduğum semt kadar! En uzak yer ne kadar uzak olabilir... Ankara'da Anadolu Bulvarı ya da Konya Yolu'nda arabasıyla kontak kapatıp beklememiş mesut insanların yaşadığı bir yer burası!

Köyümüze geri mi dönsek?


Ekleme: yazıyı okuyan kocamın önerisiyle hemen şu iki konuyu da iliştirilmiş olayım:

Sinemada ucuz patlamış mısır: Film meraklısı olduğu kadar bir şeyler yemeye de meraklı olan kocamla ne zaman sinemaya gitsek, zaten uçuk olan sinema biletinden bile pahalıya gelen patlamış mısırlara bakar iç çekerdik... Ta ki burada patlamış mısır kovasının 2 lira olduğunu öğrenene kadar! Küçük şehirde kimse alt yazı istemiyor diye filmeleri hep dublajlı da verseler, o mısırın hatırına mutlaka sinemaya gidiyoruz tatil için geldiğimizde!

Dondurma gibi dondurma: Bu da benim ilgi alanıma giriyor. Karşı koyamadığım yaz kış delice tükettiğim tek şey dondurma olabilir. Ankara' da tatlı kaşığı kadarcık "topu" 3 lira olan dondurma... Memlekette ise; asıl öz hakiki Maraş dondurması ile yarışan, sade ve limon dediğiniz zaman çizgi filmlere yaraşır dev bir külah şeklinde sunulan harika dondurma ise çok komik bir para... Ankara'da pastane önünden geçmeyip yolu uzatan kocam burada ha bire soruyor çarşıya inince, "Dondurma alalım mı bitanem?" !

22 Ağustos 2017 Salı

İşe geri dönüş ağrısı

İşe geri döndüm. İlk gün uyandığımda karnım ağrıyordu, tipik “sınav sabahı karın ağrısı”ı. Paçalarımdan gerginlik akıyor yine de uzun zamandan sonra adam akıllı makyaj yaptım; biraz far biraz allık bile sürdüm. Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?

Birkaç gün öncesinden haftalık yemek menüsü hazırlamıştım, hem bizim hem yavru için… Malzemeleri tamam ettim, ara öğünler vesaire, hepsini notlara yazdım, annem yemekleri de pişirecek, içim rahat… Ben de yavrunun atom içeceğine benzer omlet karışımını hazırladım, akşama kadar yetişkin insanlarla vakit geçireceğim için biraz heyecanlandım yalan yok, sonra içim sıkıştı “Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?”. 

Annemler geldi, onlarla oynamaya başladı hemen, ben de kahvaltı yapmaya çalıştım, ilk defa elimdeki peynire uzanan ya da beni mama sandalyesinden kaldır diye bağıran yavru yok, o da balkondaki masada kahvaltıya geçmiş anneannesiyle ama lokmalar boğazımda bir yerde duruyor, hareket etmiyor. Neyse, üstümü başımı toparladım vakit geldi, yavruya sarılıp “anne işe gidecek ama akşam geri gelecek, aynı baba gibi, tamam mı oğlum?” dedim. Yüzüme baktı, uzun uzun baktı. Anladı! Resmen anladı ve hızlıca kalkıp boynuma sarıldı! Kalbim atmaya başladı deli gibi, “Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?”. 

Baktım beni bırakmıyor, siz de inin bizimle diye önerdim, bahçeye çıkınca paçamdan ayrıldı, “parkaaa parkaaaa” diye arka bahçeyi gösterdi dedesine, onlar kıkırdayarak arkaya yürürken biz de hızlıca arabaya binip çıktık. Ağlamadı. Bir iki saat sonra aradım, hayır ağlamamış. Öğlen de “memeeeee” diye tutturmamış üstelik güzelce uyumuş anneannesiyle. Bu ara azı dişleri çıkıyor, iştahı az, yine de aç kalmamış, korktuğum gibi reddetmemiş. Hepsini ara sıra arayarak öğrendim.

Akşam eve dönerken ruhum arabadan hızlı gitti, bedenim arabada kaldı derken vardık. Zili çalmamla kapının açılması bir oldu. Kocaman gülümseyip “annneeeeaaa” dedi ve boynuma sarıldı; ilk kez bu kadar sıkı ve ilk kez bu kadar uzun. Kollarının bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum, meğer bu kadar kuvvetli sarılmamış daha önce… Gözlerim doldu. Biraz öpüşüp koklaşalım demeye kalmadan yakamı asılmaya başladı, biraz emdi ve kucağımdan fırladı, “babaaaaaa babaaa bababaammm”. Sonra başlasın her zamanki kudurmalar, çılgın oyunlar. Ayol bu çocuk gerçekten babasıyla oynamayı daha çok seviyormuş, baksana beni de akşama kadar görmedi ama ayrılmıyor babasının peşinden! İçimde bir kıskançlık oldu evet, kendime hak gördüm, bu gün ilk iş günüm… 

Akşam uykusuna giderken her zamanki kadar huysuzdu,  uyumamak için şansını denedi ama sonra çabucak yattı. İlk gün bitti. Diğer günler de böyle geçti. Çok şükür ki kendime eziyet ettiğimle kaldım! Yavru huzursuz olmadı, tepki göstermedi. Artık “çalışan anne”nin “anne bekleyen yavrusu” olsa da çok şükür alıştı(k). 

Ben her gün aynı tuhaf hislerimle baş başa kaldım.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Keşke ben de yapsam -1-

Yine bulduğum ilk fırsatta memlekete gelmek suretiyle birazcık, küçücük, minicik de olsa dinlenme fırsatı bulmuş olmalıyım ki kendimi çok dinler oldum. Kendimi dinleyip dinleyip hepsini yazmak istiyorum haliyle. Bitecek gibi değiller, en iyisi bunları aklıma geldikçe seri halinde yazayım da kaybolmasınlar.

Olur olmaz her akıma, düşünce ya da felsefeye, hakkında doğru düzgün bilgi sahibi olmadan atlayan insanları; bir kıyafet sırf moda oldu diye yakışır mı demeden alıp giyen ve komik görünen tiplere benzetiyorum, uyuz oluyorum. Fakat, fark ettim de; ben kendime de uyuz oluyorum! Bir şeye merak saldım diyelim (mesela bu aralar sağlıklı beslenme ve "anda kalma" ya), başlıyorum okumaya. Kaliteli kalitesiz bilgi ayırt etmeksizin her bulduğumu okuyorum, çünkü merakımı dizginleyemiyorum, ama bu sırada kafam oluyor çorba... Neyse en sonunda doğru kaynaklara ulaşıyorum ama tabii bu okumalar konusuna göre haftalar, aylar alıyor. Bu süreçte ya konudan sıkılmaya başlıyorum ya da detaylara girdikçe o her zamanki "doğru yapamazsam" vesvesesi gelip içime oturuyor; cesaretim kırılıyor. Elimde bavul dolusu bilgi ve içimde bir ağırlık kalıyorum öyle. Harekete geçemiyorum.

Sonra da suratım böyle oluyo işte...

Halbuki ne gerek var bu kadar abartmaya? Hani benim Türk genlerim, hani benim ata yadigarı "kervan yolda düz(ü)elir" anlayışım?! Nerde bu rahatlık, nerde bu cahil cesaretim! 

Bu konuda süt kardeşimin (Evet süt kardeşim var... Erkek kardeşim olsa nasıl olurdu sorusunu bu şekilde kendimce cevaplamama vesile, teşekkürler annelerim!) yaklaşımını pek severim. Gayet analitik bir insandır kendisi, zaten iktisatçı, her şeyi bir kar zarar dengesi ile tartar, neden sonuç ilişkisine bağlar ve halleder. Öğrendiği şeyleri benimle paylaşmaktan zevk alır sağolsun, şöyle söyler sonra da "Biraz okudum, seninle de bir tartışalım istedim. Ne dersin hocam, yapılamaz mı?". Sonra da yapar. Nokta. Bayılıyorum bu hallerine. Ben beyin fırtınalarımda serçe kuş misali çaresiz debelenirken o uygulayıverir. Keşke yapsam ben de...



25 Temmuz 2017 Salı

Şahsi kalkınma planım

Kafam yine pazar yeri... Kalabalık, gürültülü ve biraz da pis. Olsun, pazarları severim; biraz dikkatle gezersen sağlıklı, taze ve güzel kokulu şeyler bulman muhtemeldir o karmaşanın içinde. Ben de biraz gezdim dolaştım, önümüzdeki süreçte en çok istediğim şeyleri buldum kalkınma planımı oluşturdum.

Ay inşallah öyle olmaz ne diyim:s

1. Sağlıklı yiyeceklere yeniden dönüş, kilo almak ve (umarım) daha dinç bir vücut: Bu konu aslında içine girdin mi çıkılmayan cinsten! Biraz karıştırayım okuyayım dedim, yok, okudukça bambaşka yerlere sürükleniyor insan. Bir bakmışsın Karataycı olmak üzeresin, ya da vegan! O yüzden ben orta yoldan ağır ağır gitmeye karar verdim, beslenmemi gözden geçirmekle başladım. Aslında çok kötü şeyler tüketmiyorum, ama yetersiz beslendiğim ve hamilelik ve emzirme derken ultra titiz şekilde besin seçtiğim zamanların (1.5 yıl) aksine abur cubura dadanır olduğum bir gerçek... Bu çöp yiyecek düşkünü halimin nedeni de; akşama kadar koşturmaca içinde yuvarlanırken yavruyu besleyeyim de aman ben de bir ara yerim diye diye aç kalmak, sonra da niyeyse kötü geçirdiğim bir günün ardından teselliyi tatlı yiyeceklerde aramak.


Şimdi aklımda şu var; artık aklı iyice ermeye başlayan yavruya elma verip, yanında waffle yemek pek mümkün olmayacak. Tatlı şeyleri seven bir bebek değil, bu avantajı kullanıp ben (aslında kocam ve ben) de yeniden paketli-katkılı ürüne hayır ilkesine geri dönmeli ve birlikte temiz bir alışkanlık oturtmayı denemeliyi(z)m. Bir kaç haftaya işe başlayınca öğle yemeğimi atlamadan yemeyi başaracağım. Evden de ara öğünler hazırlayıp götüreceğim. Hemen olmayacak yine biliyorum ama sağlıklı bir kiloya ulaşacağım. Uykusuzluk forever(!) tabii ama yine de daha dinç hissedeceğime inanıyorum.

2. İşle ilgili ne kadar saçma şeyler olursa olsun daha olumlu cümleler kullanacağım ve kusura bakmasınlar iş ortamında artık yaptıklarımı/ürettiklerimi hafife almayacağım: Buradaki olumlu cümleler de kendim için haa, kimsenin modunu ayar etmeye uğraşacak değilim. Etrafımda olumlu şeyler bulmaya çalışınca onu çürütmek için işini gücünü bırakıp uğraşan tipler var çünkü... Olumlu cümleler kendi motivasyonuma katkıda bulunmak için. 8 senelik meslek hayatında artık anlamış olmam gerekir, şikayet ederek düzeltilen bir sistem yok... Ay bir de gereksiz bir mütevazı hallerim var ki düşman başına... Niye yaptığın işi övmüyorsun, hadi neyse övme de, niye övgü kabul etmiyorsun? Vaaay projeyi siz mi hazırladınız diyor adam, yaa işte istediğim gibi olmadı da falan da filan da... Bıraksana Mızmız, evet ben yaptım de geç en azından! Yaptığın her işin pazarlamacısı sensin iş ortamında, ben düzgünce yaparım o iş zaten kendini belli eder şeklindeki düşüncelerin tatlı bir teselli sadece... En iyi ihtimalle iş kendini belli ediyor ama bu sefer de başka biri çöküyor kendi yapmış gibi!

3. Daha az alışveriş daha çok gezme tozma. Evdeki her şeyi atarak ferahlama hareketinden sonra sayılı ve içime sinen kıyafetler alma (Bu alışverişleri de kilo aldıktan sonra yapacağım ki hem üstüme yakıştırayım hem de maddi kaybım olmasın), eve ıvır zıvır doldurmama ve yavruya sadece ihtiyacı olan şeyleri "sayıyla" alma şeklinde yoluma devam edeceğim. Geçenki yazıma bıraktığı yorumdan sonra harcamalar ile ilgili yazısını okuduğum sevgili Merve'nin yöntemini kullanacağım. Bir excell dosyasına harcadığım her şeyi kaydedeceğim veee gelsin pasta grafikler! Ay belki sonra bir kaç aylık verileri toplar bi' de harcama eğilimi nasıl değişmiş bakarım, çok heyecanlı!
Gezme tozma konusunda hayalim kara kış gelmeden hafta sonları minik kaçamaklar yapmak. "Evden çıkma özürlü" kocamı ikna etmek belki biraz zor olacak ama annemlerin de artık Ankara'da olmalarından dolayı bizimle gezecekleri  ni söylediğimde hayır diyemeyeceğine güveniyorum. Hadi bakalım.

4. Daha az ebeveynlik kitabı daha çok roman: Aslında bunu yapmak için biraz daha motive etmem gerek kendimi. Çünkü aman da minik yavrumun narin psikolojisi için nasıl da cici şeyler yapmam gerekirmiiiiş modum beni baymış olmasına rağmen,  bilmediğim bir şey olursa tedirginliğimi tam olarak atamadım üstümden. Tabii biraz akıllandım herşeyi okumuyorum; Işığın Yolu, Bağırmayan Anne Baba Olmak ve Koşulsuz Ebeveynlik kitaplarını baş ucuma koydum, gerisini pek şey etmiiicem, yani umarım, yani inşallah... Fakat dünyadan koptum, ben kimi okuyacağım ne roman alacağım?

5. En zoru da her uykusuz gecenin sonunda gece emzirmesini kesmem gerek ama yapamıyorum kesmeyince de deliksiz uyuyamıyorum ama yavruya da kıyamıyorum şeklinde bir sarmala dönüşerek beni yutan hislerimden kurtulmak olacak. İşe bir başlayayım yavru ilk şoku atlatsın, ya harekete geçeceğim ya da çenemi kapatıp en azindan mutsuz olmamaya çalışacağım. Bence bu da bir çözüm.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Tarihe not- Anne-2

Taslakta yazılar bekleyedursun, bu not burada yerini alsın...

15. ayının ikinci yarısında yavru tam bir "anne"ci oldu. Tepeme tırmanışlar, memeee diye kıvranışlar değil kastım... Ne hikmetse genelde oyuna daldığında ya da ağladığında söylediği "anne"yi bu ara durmadan tekrarlıyor. Bu kez resmen sesleniyor ama, "anne" deyip yüzüme bakıyor cevap vermem için, benden ses gelince başlıyor konuşmaya kendi dilinde. Odadan çıksam ardımdan sesleniyor ağlamıyor hemen. İlgisini çeken bir şey görünce "anne!" diye bağırıyor, benim de gördüğüme ve en az onun kadar şaşırdığıma ikna olana kadar tekrarlıyor :) Büyük çocuklar yapar ya, bir şey isteyeceği zaman önce "anne" diyor. Bazen öylesine söylüyor, şarkı gibi, dünyanın en güzel şarkısı gibi...

Kalbimi kanatlandırıyor.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Aylar geçti bunlar geçmedi

Yine gamlı baykuş gibi uzaklara dalmış ve somurtarak düşünürken aylardır (tam 15 ay) ha geçti ha geçecek diye beklediğim ama hiç değişmeyen şeyleri yazayım dedim. Aslında orada burada biraz bahsetmişimdir bunlardan ama içimden bir araya toplamak geldi. 

İşte değişmezlerimiz; 

- Pusete karşı nefret: Bir yavru düşünün ki, pusete oturtmak için hamle ettiğinizde ters köprü kuruyor, bağırıyor, ağlıyor ya da tahminen bebek dilinde ayıplı şeyler söyleyerek suratını asıyor.  3.5 - 4 aylık olana kadar zinhar oturtamadığımız bu aracı sonraları dönem dönem küçük dozlarda kullanabildik, tadı damağımızda kaldı... Ödediğimiz para da yanımıza kar... O yüzden pusette uyuyakalan yavru gördüm mü gözlerim doluyor, yahu düşünsene, çocuk oturmuş içine, üstelik bi' de uyuyor! Hoş bir duygu olsa gerek o puseti nazikçe itmek. Ay, bizde bir de oto koltuğu nefreti var ama uzunca yazmaya gerek yok. Tıpkısının aynısı işte.

Belki şöyle bir şey almadık diye istemiyor yavru, değil mi ama...

- Mama sandalyesinde fazladan 30 saniye olsun oturmamak: Daha karnı doyarken bir kıpırtı başlıyor, bağlı olmasa kendini atacak o derece ciddi... Ama daha doymadı haa, sadece tedbir alıyor doyduktan sonra beni burada oturturlarsa diye. Fazladan yemeye falan zorladığım yok, o ilk kıpırtı başladığında kaldırırsam elindeki yiyecekleri bırakmıyor ya da ağzına tıkmaya kalkıyor, yiyecek yani belli ki... Ama dayanamıyor yavrum oturmaya, sabit durmaya dayanamıyor. Geçen eline elma verdim, ortasından kasırga geçmiş gibi görünen mutfağı azıcık toplayım dedim. Hayatımın büyük yanlışlarından biriymiş meğer onu orada oturtmaya çalışmak. Akıl sağlığım için nasıl kızıp bağırdığının detaylarına girmeyim şimdi.


- Sabah 5-5.30 arası uyanmak: Gece boyu sokak zabıtası gibi yarım saatte bir beni (memeleri!) ve evi yokladığı gecelerde de, kırk yılın başı tatil verip 1 hafta falan düzgün uyuduğu zamanlarda da, mutlaka bu saatte uyanır. İnsanı uyuz eder. Sonra zaten 6-6.30 arası güne başlar. 1 saat dişini sıksan nooolur yavrum? Doğdun doğalı aynı şeyi yapıyorsun, bu nasıl bir biyolojik saat bu nasıl bir azim... Bir de gündüz uykularına 30 dakikadan sonra desteksiz devam etmemek var. Bu ilk başladığında okumadığım kaynak kalmadı. Diyordu ki: Kararlı biçimde tekrar uykuya döndürürseniz 4-6 hafta içinde uykuyu bağlamayı öğrenir. Hıı hııı... 15 ay oldu arkadaşım. Geçmedi.

Böyle çocuk saatleri varmış, uyku eğitimi kitaplarında falan da öneriyorlardı... Benimki bunu bile kafasına vura vura adam eder, yine kendi bildiğini değiştirmez

- Mis koku: Özellikle sabahları sanki uyudukça üstünde yoğunlaşarak bir koku bulutu oluşmuş gibi... O bulutun içinden kaldırıp alıyorsun kucağına, kimi zaman tepesine çıkmış çişli bezi bile fark etmiyorsun koklaya koklaya öperken. Gece uyanmalarını da çekilir kılan belki budur, analık hormonları kokuyla daha bir coşuyor sanki. Bu da konu dışı sanki ama yazmış bulundum.

- Uykuya direnmek: Gece ya da gündüz, evde ya da dışarıda, aydınlık ya da karanlık bir odada, yorgun ya da değil fark etmez. Uyuyacağını anlayınca panikleyen, hatta sinirlenen, kendini kapıp yerlere çarpmak suretiyle uykusunu açan bir insan yavrusu... Anasının okumadığı kitap, uygulamadığı rutin, girmediği depresyon kalmadı... "Gündüz uykusu 1 taneye düştü, eh akşamı da veda faslı sayalım" gibi iyimser cümlelerle hayata tutunmaya çalışıyor bu ana. 1 yaştan ve özellikle yürümeye başladıktan sonra iyice gemi azıya alan yavruyla akşamları uğraşırken sinirlerini tost yapıp yiyor...


-Ara ara meme reddi: Bu konuda yavrunun stratejisi önce çılgınca emmek sonra bir anda 2 gün kadar yarım ağız emerek ya da bazı öğünlerde tamamen reddederek anneyi mastitin kıyısına sürüklemek. Çok küçükken uzun uzun haftalar uğraşmış gündüzleri ne yaptıysak baş edememiştik, bu da oradan kaldı galiba... Bende de ayrıca bir gel gitli ruh hali; ne olur emsin ve yeter artık bıraksın böyle yapacaksa! diyen...



- Koca kafalılık: Doğduğunda da öyleydi hala öyle, %90'lık persentilde giden bir koca kafalılık söz konusu. Bunu niye yazdım bilmiyorum. Koca kafası ve enfes gıdığına bayılıyorum aslında.

- Aşırı hareketlilik: Burada uyku ve uyanıklık ayrımı yok. Gece mızırdandığı için odasına gittiğimde takla atacak gibi kafa yatakta toto havada olacak biçimde; kollarını uzatmış ayakları üzerinde durarak bir üçgen oluşturmuş ve (fakat) bu sırada uyuyan bir yavru söz konusu! Ay bir de doktor kontrolü geldi aklıma: 4. ay kontrolü için doktora gittiğimizde, daha kapıdan girip sandalyeye yerleşirken doktorun gözlerini yavruya kilitlemesi ve "Bu çok hareketli" şeklinde bilge bir cümle kurması... Sonra da uyumuyor diye şikayet ettiğimde "tabii uyumaz baksana şuna uyanık bu uyanık!" demesi...


Temsili mi değil mi bilemedim...


- Gürültücülük: Nerede koca sesiyle bağıran bir çocuk var, bana bir rahatlama geliyor. Oh sadece benimki böyle değilmiş rahatlaması, anaların en sevdiği... Oynarken, gülerken, söylenirken ya da ağlarken "çok sesli koro" kıvamında bir yavru kendisi. Kalabalıklarda fark etmemek ya da kayıtsız kalmak imkansız cinsten.

Bunlara ek; sinirlenince Hulk'a dönüşecek galiba dedirten cinsten hareketler var mesela; ay ay vücut ebatlarına göre geliştirdiği... Ya da sebzeye karşı net olumsuz tavır; bi' çiğ köfte verdiniz de yanında marul yemedik mi? cinsinden reddedişlerle kendini gösteren...

Tabii bir de merak, bitmeyen merak... Öğrenmesi ve bizleri şaşırtması için şart olan, iyi ki dedirten.

Tabii bir de aşk. Bu da şükür sebebi.






10 Temmuz 2017 Pazartesi

Abaküsle ev almak

"Başımızın üstünde bir çatı olsun"dan, "sitenin fitness merkezi var mı, ooouvvv yoksa başka yer bakalım?" a, nasıl ve ne ara geçtik bilmiyorum. Çoğul konuştum ama şahsım iki gruba da dahil değil aslında, jenerasyon farkı belli olsun diye yazdım öyle... Annemlerin zamanında efsane yokluk hikayeleri var, bizde de o yokluktan eser yok ama sürekli bir yetmeme hali var!

Biz karı koca memur çocuğuyuz, annelerimiz ev hanımı. İhtiyaçlarımızı belirtirken "Babam maaşı alınca şunu alabilir miyiz?" diyerek büyüyen çocuklarız. Hoş, kocamın ailesi çok kalabalık, o bu fırsata bile zor erişmiş ya...

Neyse uzatmayım, bir şekilde okuduk çabaladık, KPSSler, mülakatlar ve diğer bütün sınavlar sonunda biz de anlı şanlı (çünkü memurluk da mühim bir şey gibi öğretildi) memur olduk!!! Büyük şehirde iyi birimlerde çalışıyoruz. Maaş mı? Çok değil ama memurluğu göz önünde tutunca az da değil. 

Peki neyimiz var? 4 senelik evliliğimiz sonunda bir araba sahibi olduk ancak.


Başını sokacak bir evin olsun aman kira verme cümlesini daha çocukluktan beynimize beynimize işledikleri için ev alma peşindeyiz. Bu bir çeşit yük bir çeşit kambur oldu sanki sırtımızda. O evi almamız lazım... Almazsak olmaz. İki maaşlı her memur gibi, birimiz maaşı oraya bağlamalı ve o evi almalıyız.

Ama alamıyoruz. 

Yahu yarım milyon lira diyorlar bir apartman dairesine! Yarım milyon diyorum huuuu! Apartman dairesi diyorum! Ankara'nın en nezih semti falan da değil ha burası, oraları hiç bilmiyorum...

Adamın evinin önünde göl var, bizim apartmanın önünde de betondan ve taştan yapılmış fıskiyeli şelale var nooolmuş

Eli yüzü düzgün, makul büyüklükte bahçesi (e çocuk var ne yapalım) ve otoparkı olan, 3+1, mutfağına 3 kişi girince birinin havaya yükselerek yok olması gerekmeyen, çocuk odasına çocuğun sadece bacağının falan değil de yatağı ve gardrobunun sığabildiği, böyle aşağı bakınca, bu yokuştan uçuşa geçsek 2 dakikaya işe ulaşırız aslında demeyeceğin düzlükte, yan komşum gece beni keser mi diye endişelenmeyecek kadar güvenilir bir muhitteki evlere en aşağı 350 bin lira diyorlar. Hepsini kredi çekmek mümkün değil ya, çektin farz et, faiziyle sana en az yarım milyona geliyor! Vay arkadaş ne milyonmuş, hepimiz çılgınca zengin miyiz neyiz o paraya ev sahibi oluyoruz!

Satın alabileceğimiz "dayre" 

Benim aklım ya da matematiğim bunu almıyor. Kocayla kavga halindeyiz. İşe geri dönmeme sayılı haftalar kala ev de ev diye başladı yine... İlk maaşla birlikte hemen ev bakmaya başlamalıymışız, gelen para gidiyormuş yoksa... Bak o doğru, gidiyor, hem de hiç hayrını görmeden. Bunu da çözemiyorum. Çünkü lüks sayılabilecek neyin var desen "kesme dondurmanın yanına kağıt helva alıyorum çocuk uyurken tost yapıp yiyorum, o sayılır mı?" diye soracak durumdayım. Ama yine de buharlaşan parayı tutmanın yolu ev alacağım diye kırılıp geçmek midir bilmiyorum. 

Kazandığımız para bir yanılsama gibiyse; ya berbat ekonomik koşullara sahip bir ülkede yaşayan zavallı insanlarız, paramızın alım gücü temel ihtiyaçlarımızı karşılasa şanslı sayılıyoruz, ya da cidden hesap kitap yapmayı bilmiyoruz bi abaküs alıp baştan başlamalıyız...

Her akşam aynı şeyleri konuşmaktan gına geldi ama bu sefer para niye hiçbir şeye tam yetmiyor sorusunu kocayla biraz daha irdeleyeceğim. Belki bir ışık yanar... Malum, en iyi aydınlanmalar kavgalardan sonra gelir (umarım sadece bana öyle olmuyordur), kafamın içi biraz düzene girerse bir özet geçerim kendim için bloga... Para niye yetmiyoru çözersem belki ev sahibi olamasak da birazcık konfor sahibi oluruz böylece.

2 Temmuz 2017 Pazar

Benim depresyonum seninkini geçer

Hani bir laf var sosyal medyada dönüp duran, bir çocuk büyütmek için bir köy gerekli diyordu... Atasözüydü sanırım bir medeniyetin... Bir köy gerekli mi bilmem ama bir anneanne ve dede gerekli o kesin benim için. 5 haftalık memleket tatilini bitirip Ankara' ya döndük. Şu an maaile depresyondayız galiba. Hatta yavruyla ben yarışır haldeyiz kim daha çok somurtacak ve huysuzluk edecek diye. Çünkü eğlence bitti.

Yavru sabah 7.30 itibariyle bahçeye iniyordu ekip arkadaşlarıyla. Çiçek suluyor (hortumu tutup etrafı ıslatmak ya da su bidonlarını devirmek), otları çapalıyor (dede ot çapalarken bir ucundan tutarak iş yaptırmamak) ya da balkondan aşağı attığı mandalları sepete topluyordu (sepete doldurup yukarı çıkmadan evvel tekrar boşaltmak). Hiçbir şey yapamazsa, kumları alıp kafasından aşağı dökerek eğleniyordu. Ben de o sırada evde uyuyordum. Uyku. Uyumak. Mmmhhh çok güzel bir şey, daha döneli 2 gün oldu ve burnumda tütüyor... Neyse işte, gece bazen 1 bazen 5 kere de uyanmış olsa sabah fazladan 2 saat uyuyordum, ta ki "meeemeeeeeaaaaa" diyerek odamı çamurlu elleri ve ayaklarıyla basana kadar. Fazladan uyku uyumuşum, aldırmıyordum tabii.

Geldigimizden beri gece beş yüz kere falan uyanıyor. Ankara sıcak, bizim ev çok sıcak... Tüm gün güneş alıyor ve cayır cayır yanıyoruz. Hem sıcak hem de eve yeniden adapte olma derdi ile çok kalkıyor biliyorum. Ama uykum var... Sıcak yüzünden evden çıkamadık doğru dürüst. Park aktiviteleri de kesmedi tabii yavruyu, nasıl kessin? Orada en az 5 posta geziyordu. Günün finalini bahçede son kez kum banyosu yaparak tamamlıyor yıkanıp uyuyordu. Geldigimizden beri patladı çocuk. Ağlayıp duruyor ota moka... Ben de ev topluyor, çamaşır yıkıyor, yemek hazırlıyor ve aralarda bel/sırt ağrılarım yine başladı diye sızlanıp duruyorum.

Ay çok mutsuzum.

Biliyorum bir kaç güne geçecek ama çok mutsuzum. Yarın pazartesi, koca işe gidecek ve evde sabahın köründe başlayacak bir gerilim filmi olacak.

Galiba hem mutsuzum hem korkuyorum.

Baştan okumak gelmedi içimden, yayınlıyorum.


22 Haziran 2017 Perşembe

Bunu bana yapmayacaktın yavru...

Biri dudak büzmeyi öğrendi. 

Ay çok fena... 

Çocuğum düdük gibi bağırır ve bir yandan kendini yere atmaya çalışırken, elini ağzına sokup hepi topu 7 tane olan dişlerini falan sökmeye uğraşırken (ay evet var böyle ilginç halleri) ya da hızını alamayıp bana kafa atarken, gayet soğuk kanlı biçimde yavruyu olay mahallinden uzaklaştıran ben, dudak büzme karşısında donup kaldım. Sesim falan titredi yavruyu sakinleştirmek için konuşurken, o derece afalladım. Çünkü kıkır kıkır gülerken bir anda (istediğine erişemediği için) saydığım aksiyonlara girişen yavruya alışığım. " -Yahu bu ne sinir bacak kadar sıpada, -bu çocuk 2 yaş krizi falan yaşayınca ben ne halt edeceğim, - acaba tutmasam da kafayı bir kez vursa ve anlasa mı hanyayı konyayı -burada bırakıp gitsem ne olur ki" şeklinde düşünceler aklımdan sık sık geçse de, genel olarak oldukça neşeli ve mutlu diye avunuyordum, o yüzden de diretmeli ağlamaları bana koymuyordu... Fakat dudak büzerek, gözleri yaşla doldurarak ağlamak nedir? Nedir? Bir daha soruyorum, nedir? 

Bu ara iyice arttırdığı inatlaşmalı hallerini, zaten bir taneye indirdiği öğle uykusuna da yatmamak için verdiği amansız mücadeleyi, düzeldi zannederken birbirine kattığı gece uykularının yorgunluğunu falan geçtim, dudak büzmeye takıldım.

O tatlı yuvarlak yanakların arasındaki minik dudakları büzer, gözlerini kedi gibi gözlerime dikerse ben ne yapacağım?

...

Galiba bu durumla da başa çıkmanın bir yolunu bulursam analıkta bir seviye daha atlayacağım! 


Selam iki yaş (krizi)! Biz geliyoruz...

İki yaş krizine adım adım yaklaşırken yine kendimi okumalara verdim… Fakat bünye artık ebeveynlik kitabı kaldırmaz olduğu için, daha çok de...