13 Temmuz 2017 Perşembe

Aylar geçti bunlar geçmedi

Yine gamlı baykuş gibi uzaklara dalmış ve somurtarak düşünürken aylardır (tam 15 ay) ha geçti ha geçecek diye beklediğim ama hiç değişmeyen şeyleri yazayım dedim. Aslında orada burada biraz bahsetmişimdir bunlardan ama içimden bir araya toplamak geldi. 

İşte değişmezlerimiz; 

- Pusete karşı nefret: Bir yavru düşünün ki, pusete oturtmak için hamle ettiğinizde ters köprü kuruyor, bağırıyor, ağlıyor ya da tahminen bebek dilinde ayıplı şeyler söyleyerek suratını asıyor.  3.5 - 4 aylık olana kadar zinhar oturtamadığımız bu aracı sonraları dönem dönem küçük dozlarda kullanabildik, tadı damağımızda kaldı... Ödediğimiz para da yanımıza kar... O yüzden pusette uyuyakalan yavru gördüm mü gözlerim doluyor, yahu düşünsene, çocuk oturmuş içine, üstelik bi' de uyuyor! Hoş bir duygu olsa gerek o puseti nazikçe itmek. Ay, bizde bir de oto koltuğu nefreti var ama uzunca yazmaya gerek yok. Tıpkısının aynısı işte.

Belki şöyle bir şey almadık diye istemiyor yavru, değil mi ama...

- Mama sandalyesinde fazladan 30 saniye olsun oturmamak: Daha karnı doyarken bir kıpırtı başlıyor, bağlı olmasa kendini atacak o derece ciddi... Ama daha doymadı haa, sadece tedbir alıyor doyduktan sonra beni burada oturturlarsa diye. Fazladan yemeye falan zorladığım yok, o ilk kıpırtı başladığında kaldırırsam elindeki yiyecekleri bırakmıyor ya da ağzına tıkmaya kalkıyor, yiyecek yani belli ki... Ama dayanamıyor yavrum oturmaya, sabit durmaya dayanamıyor. Geçen eline elma verdim, ortasından kasırga geçmiş gibi görünen mutfağı azıcık toplayım dedim. Hayatımın büyük yanlışlarından biriymiş meğer onu orada oturtmaya çalışmak. Akıl sağlığım için nasıl kızıp bağırdığının detaylarına girmeyim şimdi.


- Sabah 5-5.30 arası uyanmak: Gece boyu sokak zabıtası gibi yarım saatte bir beni (memeleri!) ve evi yokladığı gecelerde de, kırk yılın başı tatil verip 1 hafta falan düzgün uyuduğu zamanlarda da, mutlaka bu saatte uyanır. İnsanı uyuz eder. Sonra zaten 6-6.30 arası güne başlar. 1 saat dişini sıksan nooolur yavrum? Doğdun doğalı aynı şeyi yapıyorsun, bu nasıl bir biyolojik saat bu nasıl bir azim... Bir de gündüz uykularına 30 dakikadan sonra desteksiz devam etmemek var. Bu ilk başladığında okumadığım kaynak kalmadı. Diyordu ki: Kararlı biçimde tekrar uykuya döndürürseniz 4-6 hafta içinde uykuyu bağlamayı öğrenir. Hıı hııı... 15 ay oldu arkadaşım. Geçmedi.

Böyle çocuk saatleri varmış, uyku eğitimi kitaplarında falan da öneriyorlardı... Benimki bunu bile kafasına vura vura adam eder, yine kendi bildiğini değiştirmez

- Mis koku: Özellikle sabahları sanki uyudukça üstünde yoğunlaşarak bir koku bulutu oluşmuş gibi... O bulutun içinden kaldırıp alıyorsun kucağına, kimi zaman tepesine çıkmış çişli bezi bile fark etmiyorsun koklaya koklaya öperken. Gece uyanmalarını da çekilir kılan belki budur, analık hormonları kokuyla daha bir coşuyor sanki. Bu da konu dışı sanki ama yazmış bulundum.

- Uykuya direnmek: Gece ya da gündüz, evde ya da dışarıda, aydınlık ya da karanlık bir odada, yorgun ya da değil fark etmez. Uyuyacağını anlayınca panikleyen, hatta sinirlenen, kendini kapıp yerlere çarpmak suretiyle uykusunu açan bir insan yavrusu... Anasının okumadığı kitap, uygulamadığı rutin, girmediği depresyon kalmadı... "Gündüz uykusu 1 taneye düştü, eh akşamı da veda faslı sayalım" gibi iyimser cümlelerle hayata tutunmaya çalışıyor bu ana. 1 yaştan ve özellikle yürümeye başladıktan sonra iyice gemi azıya alan yavruyla akşamları uğraşırken sinirlerini tost yapıp yiyor...


-Ara ara meme reddi: Bu konuda yavrunun stratejisi önce çılgınca emmek sonra bir anda 2 gün kadar yarım ağız emerek ya da bazı öğünlerde tamamen reddederek anneyi mastitin kıyısına sürüklemek. Çok küçükken uzun uzun haftalar uğraşmış gündüzleri ne yaptıysak baş edememiştik, bu da oradan kaldı galiba... Bende de ayrıca bir gel gitli ruh hali; ne olur emsin ve yeter artık bıraksın böyle yapacaksa! diyen...



- Koca kafalılık: Doğduğunda da öyleydi hala öyle, %90'lık persentilde giden bir koca kafalılık söz konusu. Bunu niye yazdım bilmiyorum. Koca kafası ve enfes gıdığına bayılıyorum aslında.

- Aşırı hareketlilik: Burada uyku ve uyanıklık ayrımı yok. Gece mızırdandığı için odasına gittiğimde takla atacak gibi kafa yatakta toto havada olacak biçimde; kollarını uzatmış ayakları üzerinde durarak bir üçgen oluşturmuş ve (fakat) bu sırada uyuyan bir yavru söz konusu! Ay bir de doktor kontrolü geldi aklıma: 4. ay kontrolü için doktora gittiğimizde, daha kapıdan girip sandalyeye yerleşirken doktorun gözlerini yavruya kilitlemesi ve "Bu çok hareketli" şeklinde bilge bir cümle kurması... Sonra da uyumuyor diye şikayet ettiğimde "tabii uyumaz baksana şuna uyanık bu uyanık!" demesi...


Temsili mi değil mi bilemedim...


- Gürültücülük: Nerede koca sesiyle bağıran bir çocuk var, bana bir rahatlama geliyor. Oh sadece benimki böyle değilmiş rahatlaması, anaların en sevdiği... Oynarken, gülerken, söylenirken ya da ağlarken "çok sesli koro" kıvamında bir yavru kendisi. Kalabalıklarda fark etmemek ya da kayıtsız kalmak imkansız cinsten.

Bunlara ek; sinirlenince Hulk'a dönüşecek galiba dedirten cinsten hareketler var mesela; ay ay vücut ebatlarına göre geliştirdiği... Ya da sebzeye karşı net olumsuz tavır; bi' çiğ köfte verdiniz de yanında marul yemedik mi? cinsinden reddedişlerle kendini gösteren...

Tabii bir de merak, bitmeyen merak... Öğrenmesi ve bizleri şaşırtması için şart olan, iyi ki dedirten.

Tabii bir de aşk. Bu da şükür sebebi.






10 Temmuz 2017 Pazartesi

Abaküsle ev almak

"Başımızın üstünde bir çatı olsun"dan, "sitenin fitness merkezi var mı, ooouvvv yoksa başka yer bakalım?" a, nasıl ve ne ara geçtik bilmiyorum. Çoğul konuştum ama şahsım iki gruba da dahil değil aslında, jenerasyon farkı belli olsun diye yazdım öyle... Annemlerin zamanında efsane yokluk hikayeleri var, bizde de o yokluktan eser yok ama sürekli bir yetmeme hali var!

Biz karı koca memur çocuğuyuz, annelerimiz ev hanımı. İhtiyaçlarımızı belirtirken "Babam maaşı alınca şunu alabilir miyiz?" diyerek büyüyen çocuklarız. Hoş, kocamın ailesi çok kalabalık, o bu fırsata bile zor erişmiş ya...

Neyse uzatmayım, bir şekilde okuduk çabaladık, KPSSler, mülakatlar ve diğer bütün sınavlar sonunda biz de anlı şanlı (çünkü memurluk da mühim bir şey gibi öğretildi) memur olduk!!! Büyük şehirde iyi birimlerde çalışıyoruz. Maaş mı? Çok değil ama memurluğu göz önünde tutunca az da değil. 

Peki neyimiz var? 4 senelik evliliğimiz sonunda bir araba sahibi olduk ancak.


Başını sokacak bir evin olsun aman kira verme cümlesini daha çocukluktan beynimize beynimize işledikleri için ev alma peşindeyiz. Bu bir çeşit yük bir çeşit kambur oldu sanki sırtımızda. O evi almamız lazım... Almazsak olmaz. İki maaşlı her memur gibi, birimiz maaşı oraya bağlamalı ve o evi almalıyız.

Ama alamıyoruz. 

Yahu yarım milyon lira diyorlar bir apartman dairesine! Yarım milyon diyorum huuuu! Apartman dairesi diyorum! Ankara'nın en nezih semti falan da değil ha burası, oraları hiç bilmiyorum...

Adamın evinin önünde göl var, bizim apartmanın önünde de betondan ve taştan yapılmış fıskiyeli şelale var nooolmuş

Eli yüzü düzgün, makul büyüklükte bahçesi (e çocuk var ne yapalım) ve otoparkı olan, 3+1, mutfağına 3 kişi girince birinin havaya yükselerek yok olması gerekmeyen, çocuk odasına çocuğun sadece bacağının falan değil de yatağı ve gardrobunun sığabildiği, böyle aşağı bakınca, bu yokuştan uçuşa geçsek 2 dakikaya işe ulaşırız aslında demeyeceğin düzlükte, yan komşum gece beni keser mi diye endişelenmeyecek kadar güvenilir bir muhitteki evlere en aşağı 350 bin lira diyorlar. Hepsini kredi çekmek mümkün değil ya, çektin farz et, faiziyle sana en az yarım milyona geliyor! Vay arkadaş ne milyonmuş, hepimiz çılgınca zengin miyiz neyiz o paraya ev sahibi oluyoruz!

Satın alabileceğimiz "dayre" 

Benim aklım ya da matematiğim bunu almıyor. Kocayla kavga halindeyiz. İşe geri dönmeme sayılı haftalar kala ev de ev diye başladı yine... İlk maaşla birlikte hemen ev bakmaya başlamalıymışız, gelen para gidiyormuş yoksa... Bak o doğru, gidiyor, hem de hiç hayrını görmeden. Bunu da çözemiyorum. Çünkü lüks sayılabilecek neyin var desen "kesme dondurmanın yanına kağıt helva alıyorum çocuk uyurken tost yapıp yiyorum, o sayılır mı?" diye soracak durumdayım. Ama yine de buharlaşan parayı tutmanın yolu ev alacağım diye kırılıp geçmek midir bilmiyorum. 

Kazandığımız para bir yanılsama gibiyse; ya berbat ekonomik koşullara sahip bir ülkede yaşayan zavallı insanlarız, paramızın alım gücü temel ihtiyaçlarımızı karşılasa şanslı sayılıyoruz, ya da cidden hesap kitap yapmayı bilmiyoruz bi abaküs alıp baştan başlamalıyız...

Her akşam aynı şeyleri konuşmaktan gına geldi ama bu sefer para niye hiçbir şeye tam yetmiyor sorusunu kocayla biraz daha irdeleyeceğim. Belki bir ışık yanar... Malum, en iyi aydınlanmalar kavgalardan sonra gelir (umarım sadece bana öyle olmuyordur), kafamın içi biraz düzene girerse bir özet geçerim kendim için bloga... Para niye yetmiyoru çözersem belki ev sahibi olamasak da birazcık konfor sahibi oluruz böylece.

2 Temmuz 2017 Pazar

Benim depresyonum seninkini geçer

Hani bir laf var sosyal medyada dönüp duran, bir çocuk büyütmek için bir köy gerekli diyordu... Atasözüydü sanırım bir medeniyetin... Bir köy gerekli mi bilmem ama bir anneanne ve dede gerekli o kesin benim için. 5 haftalık memleket tatilini bitirip Ankara' ya döndük. Şu an maaile depresyondayız galiba. Hatta yavruyla ben yarışır haldeyiz kim daha çok somurtacak ve huysuzluk edecek diye. Çünkü eğlence bitti.

Yavru sabah 7.30 itibariyle bahçeye iniyordu ekip arkadaşlarıyla. Çiçek suluyor (hortumu tutup etrafı ıslatmak ya da su bidonlarını devirmek), otları çapalıyor (dede ot çapalarken bir ucundan tutarak iş yaptırmamak) ya da balkondan aşağı attığı mandalları sepete topluyordu (sepete doldurup yukarı çıkmadan evvel tekrar boşaltmak). Hiçbir şey yapamazsa, kumları alıp kafasından aşağı dökerek eğleniyordu. Ben de o sırada evde uyuyordum. Uyku. Uyumak. Mmmhhh çok güzel bir şey, daha döneli 2 gün oldu ve burnumda tütüyor... Neyse işte, gece bazen 1 bazen 5 kere de uyanmış olsa sabah fazladan 2 saat uyuyordum, ta ki "meeemeeeeeaaaaa" diyerek odamı çamurlu elleri ve ayaklarıyla basana kadar. Fazladan uyku uyumuşum, aldırmıyordum tabii.

Geldigimizden beri gece beş yüz kere falan uyanıyor. Ankara sıcak, bizim ev çok sıcak... Tüm gün güneş alıyor ve cayır cayır yanıyoruz. Hem sıcak hem de eve yeniden adapte olma derdi ile çok kalkıyor biliyorum. Ama uykum var... Sıcak yüzünden evden çıkamadık doğru dürüst. Park aktiviteleri de kesmedi tabii yavruyu, nasıl kessin? Orada en az 5 posta geziyordu. Günün finalini bahçede son kez kum banyosu yaparak tamamlıyor yıkanıp uyuyordu. Geldigimizden beri patladı çocuk. Ağlayıp duruyor ota moka... Ben de ev topluyor, çamaşır yıkıyor, yemek hazırlıyor ve aralarda bel/sırt ağrılarım yine başladı diye sızlanıp duruyorum.

Ay çok mutsuzum.

Biliyorum bir kaç güne geçecek ama çok mutsuzum. Yarın pazartesi, koca işe gidecek ve evde sabahın köründe başlayacak bir gerilim filmi olacak.

Galiba hem mutsuzum hem korkuyorum.

Baştan okumak gelmedi içimden, yayınlıyorum.