20 Eylül 2017 Çarşamba

İş yeri gıybeti

İşe başlamanın ve böylece birkaç yetişkin görmenin en güzel tarafı; yetişkin görmek. Bence bu kadar. An itibariyle işe geri dönüşle ilgili hislerim bunlar. Başka da bi’ halt değişmedi sanki bende, yani en azından olumlu yönde... İşe yaramazlar, kapasitesizler ve kıskançlar bıraktığım yerde duruyor. İş yapmayıp çene yapanlar hele, aman aman onlar 1 milim kıpırdamamış zaten, aynı yerdeler, kaya gibi… Ama bugünkü gıybetimi hem kel hem fodullardan yana kullanmak istiyorum. Aslında hiç bi mok olmayıp da kendini hint kumaşı sanan ve üstüne bir de böbürlenenlerden!
Yavrum sana proje deyince gözünün önüne gelen tek görsel şu idi;

Proje yazıyoruz dediğimde “P-R-O-J-E” Yİ kullanarak akrostiş yazıyoruz zannediyor, ben niye ekipte yokum diye gizliden –ve olmadığım yerde açıktan- tripli hareketler yapıyordun. Eh, yavruladım malum, ne zamandır yoktum,  geldim bir baktım iki kurumdan üç beş insanı bir araya getirecek toplantıyı düzenledin diye kendini proceci sanmaya başlamışsın. Yetmemiş, birlikte çalıştığın diğer insanları “ben çok meşgulüm, çok çalışıyorum, siz bi iş yapmıyorsunuz”a varacak laflarla darlamışsın.
Peki, uluslararası ekibin geleceği ilk toplantıdan önce neden yaprak gibi titriyor, burnunu düşürüp sonunda “kurbanın olam Mızmız bu işi anlayan başka kimse yok, pazartesi sana ihtiyacımız var” diyorsun?
O değil de, böyle tipler rezil olsun diye kılını kıpırdatmamak varken ben niye oturmuş doküman okuyor, aman da kurum imajımızın ağzına edilmesin bu salak yüzünden diye debeleniyorum.
Acaba salak olan ben miyim?
İşe ve kendimi yemelere başladım adlı yazımın sonuna geldiniz.
Mızmız iş yerinden bildirdi.

29 Ağustos 2017 Salı

Küçük şehir notları

Bayram tatili için memlekete geldik. Bundan 13 sene önce üniversite için çıkıp gittiğimden beri bayram seyran olmadıkça pek uğramadığım memleketime ücretsiz izin dönemimde sık sık geldim... Çünkü yavrulamak insanın beklentilerini değiştiriyor anlaşılan. Biraz baba evi rahatlığı, biraz sakinlik ve yakın çevreden gelecek sıcak sevgi kuşatması bünyeye iyi geliyor... Halbuki bunları hiç aramadığım gibi; şehrin kendisine de insanlarına da uyuz olurdum bir zamanlar... Benim ergenliğim ve ilk gençliğime kıyasla çok değişmiş olan bu minik İç Anadolu şehrinde değişmeyen şeyler olduğunu gördüm şu son ziyaretlerimde. Bazısı hoşuma gitti, bazısı -hala- beni hayrete düşürdü.

4-5 tanesini çıkar gerisi aynı zaten:)

Aile çay bahçesi: Bak mesela bunların hala yaşıyor olmasına çok sevindim. Ben içmem ama, "demli çay verirseniz gönlümü fethedersiniz" duygularıyla yaşayan kocam için önemli bir kriter olan "2 liraya demli taze çay" olayı da mevcut. Üstelik salıncaklı koltuk var veeeee yavru 15 dakika oturdu üstünde. Bak 15 dakika diyorum, oturdu diyorum, harika bir şey özetle! Sonra da yere çöküp tozla toprakla oynadı, yeşilliklerde zıpladı falan. Yerimizden kalkmadan 1 saatten fazla sohbet ettik kocayla, ne rahatsız edici müzik ne garson ne insan. Mis.

Sünnet düğünü: Evet hala varmış. Dün akşam bir davetiye geldi annemlerin samimi olduğu tek komşularından. Adam mühendis kadın öğretmen. Hani mesleklerini yazıyorum ki bütün ömürlerini burada geçirmiş dışarı hiç çıkmamış yurdum insanı zannedilmesin... Neyse zaten beni daha çok şaşırtan davetiye diye verdikleri "dev-süslü-taş gibi kartona basılmış-tanesi en az 2 lira" diye tahmin ettiğim "şey"di. Üstelik yemekli olacağını belirttikleri organizasyon şu yaz sezonunda şu minik memlekette kiralayabilecekleri en pahalı düğün salonunda yapılıyor. Anlam veremedim. Annemlerin surat ifadelerinden anladığım kadarıyla bu durum sık sık yaşanıyor buralarda hala... Garip. Benim ucuz ve küçük diye seçtiğim düğün davetiyesini düşününce gülme geliyor bana...


Hırdavatçı: Böyle bir gerçek var arkadaşlar... Evde kırılıp dökülen vakitli vakitsiz lazım olan ve ismini bile bilmediğin her türlü zamazingoyu bulabileceğin bir sürü dükkan mevcut küçük şehirde... Ankara' daki gibi 3 liralık vida için 20 lira benzin yakarak bir büyük yapı markete gitmeye ve 2 saat harcamaya gerek yok.

Bazı soy isimleri herkes bilir:Zannedersin ki Lannister zannedersin ki Stark... Yok yok, buralar hep dutluk iken onlarınmış, ay hala onların. Adamlar dededen zengin.

Adamına göre fiyat: Bu olayı kuaförde fark ettik. Benim kirpi saçlar ayda bir düzeltilmezse hemen uzuyor ve bir ara meşhur olup kaybolan emo'lara benziyorum. O yüzden memlekete her geldiğimde soluğu nerdeyse çocuk yaştan beri gittigim kuaförde alıyorum. Bu arada kuaförüm benden biraz büyük, taa o zamanlar bir başka kuaförün çırağı iken gider yine de ona kestirirdim saçımı, becerikli çocuktu... Evet ben bir yetenek avcısıymışım şimdi buranın en büyük kuaför salonuna sahip oldu ama annemin saçını daha ucuza kesiyor! Çünkü onu yine o çıraklık dönemlerinden beri tanıyor ve sanırım bizi epeydir bir arada görmediği için kızı olduğumu bilmiyor... Küçük şehirde işler böyle, eşe dosta kıyak geçiliyor benim de aslında hoşuma gidiyor. Şimdi alakasız olacak ama, kendi düğünümde istediğim o basit topuz yerine bana yaptığı uzaylı kafasına benzer şeye rağmen ona saç kestirmeye gittiğim için indirim hakkım var bence... Neyse...

Herkesin birbirini takip etmesi: Bu olay sosyal medya kullanımının orta yaş arasında yaygınlaşması ile küçük şehirlerde bir çığır açmış durumda. Kadınlar sohbet ederken önce bir facebooktan falan check edip durum güncelliğini koruyor mu öğrenip gıybete öyle devam ediyor... Babam gibi kontrolü kaybedip facebook ve instagramdan duyuru panosu niyetine faydalanan orta yaş erkek grubu da kendini aşmış durumda. Yavruyu babamla kocamın yanına katıp çarşıya yollamıştık önceki gün, kocam anlatıyor " yaa inanamazsın koca adamlar dükkanlardan çıkıp ooooo yavru hoşgeldin diye oğlana yöneliyor sonra babama hal hatır soruyorlar, herkes çay kahve ikramı icin yarışıyor...".

Berbat trafik: Şehir dediğimiz yer büyük bir kasabadan hallice olup, zamanında köy gibi tasarlandığından ne insanlarda trafik adabı var (caddeden yürüyen yayalar, kaldırımlarda arabalar) ne de sokaklarda araba park edecek yer... Ne zaman trafikte saçma bir olay görsem, seneler evvel babamların genç bir amirinin söylediği cümle aklıma gelir. Resmi araçla bir yere yetişmeye çalışırken iki teyze sallanarak yolun ortasında buluştuğu ve sarılıp hasret giderdiği için şoförün sert freniyle sarsıldık, o pek kibar Şef yine nezaketini bozmadan sordu "Bu teyzeleri, Hindistan'ın trafiğini birbirine katan o kutsal varlıklarına benzetiyorum Mızmız Hanım, ne dersiniz?"..

En uzak yer arabayla 15 dakika: "Falancalar falan yerden ev almışlar çok uzak, orada ne yapacaklar..." diye konuşuyorlar, bahsettikleri yer 10 bilemedin 15 dakika... Allahım, zaten şehrin toplam nüfusu Ankara'da benim oturduğum semt kadar! En uzak yer ne kadar uzak olabilir... Ankara'da Anadolu Bulvarı ya da Konya Yolu'nda arabasıyla kontak kapatıp beklememiş mesut insanların yaşadığı bir yer burası!

Köyümüze geri mi dönsek?


Ekleme: yazıyı okuyan kocamın önerisiyle hemen şu iki konuyu da iliştirilmiş olayım:

Sinemada ucuz patlamış mısır: Film meraklısı olduğu kadar bir şeyler yemeye de meraklı olan kocamla ne zaman sinemaya gitsek, zaten uçuk olan sinema biletinden bile pahalıya gelen patlamış mısırlara bakar iç çekerdik... Ta ki burada patlamış mısır kovasının 2 lira olduğunu öğrenene kadar! Küçük şehirde kimse alt yazı istemiyor diye filmeleri hep dublajlı da verseler, o mısırın hatırına mutlaka sinemaya gidiyoruz tatil için geldiğimizde!

Dondurma gibi dondurma: Bu da benim ilgi alanıma giriyor. Karşı koyamadığım yaz kış delice tükettiğim tek şey dondurma olabilir. Ankara' da tatlı kaşığı kadarcık "topu" 3 lira olan dondurma... Memlekette ise; asıl öz hakiki Maraş dondurması ile yarışan, sade ve limon dediğiniz zaman çizgi filmlere yaraşır dev bir külah şeklinde sunulan harika dondurma ise çok komik bir para... Ankara'da pastane önünden geçmeyip yolu uzatan kocam burada ha bire soruyor çarşıya inince, "Dondurma alalım mı bitanem?" !

22 Ağustos 2017 Salı

İşe geri dönüş ağrısı

İşe geri döndüm. İlk gün uyandığımda karnım ağrıyordu, tipik “sınav sabahı karın ağrısı”ı. Paçalarımdan gerginlik akıyor yine de uzun zamandan sonra adam akıllı makyaj yaptım; biraz far biraz allık bile sürdüm. Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?

Birkaç gün öncesinden haftalık yemek menüsü hazırlamıştım, hem bizim hem yavru için… Malzemeleri tamam ettim, ara öğünler vesaire, hepsini notlara yazdım, annem yemekleri de pişirecek, içim rahat… Ben de yavrunun atom içeceğine benzer omlet karışımını hazırladım, akşama kadar yetişkin insanlarla vakit geçireceğim için biraz heyecanlandım yalan yok, sonra içim sıkıştı “Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?”. 

Annemler geldi, onlarla oynamaya başladı hemen, ben de kahvaltı yapmaya çalıştım, ilk defa elimdeki peynire uzanan ya da beni mama sandalyesinden kaldır diye bağıran yavru yok, o da balkondaki masada kahvaltıya geçmiş anneannesiyle ama lokmalar boğazımda bir yerde duruyor, hareket etmiyor. Neyse, üstümü başımı toparladım vakit geldi, yavruya sarılıp “anne işe gidecek ama akşam geri gelecek, aynı baba gibi, tamam mı oğlum?” dedim. Yüzüme baktı, uzun uzun baktı. Anladı! Resmen anladı ve hızlıca kalkıp boynuma sarıldı! Kalbim atmaya başladı deli gibi, “Şimdi evden nasıl çıkacağım diye düşündüm, çıkarken arkamdan ağlar mı ki?”. 

Baktım beni bırakmıyor, siz de inin bizimle diye önerdim, bahçeye çıkınca paçamdan ayrıldı, “parkaaa parkaaaa” diye arka bahçeyi gösterdi dedesine, onlar kıkırdayarak arkaya yürürken biz de hızlıca arabaya binip çıktık. Ağlamadı. Bir iki saat sonra aradım, hayır ağlamamış. Öğlen de “memeeeee” diye tutturmamış üstelik güzelce uyumuş anneannesiyle. Bu ara azı dişleri çıkıyor, iştahı az, yine de aç kalmamış, korktuğum gibi reddetmemiş. Hepsini ara sıra arayarak öğrendim.

Akşam eve dönerken ruhum arabadan hızlı gitti, bedenim arabada kaldı derken vardık. Zili çalmamla kapının açılması bir oldu. Kocaman gülümseyip “annneeeeaaa” dedi ve boynuma sarıldı; ilk kez bu kadar sıkı ve ilk kez bu kadar uzun. Kollarının bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum, meğer bu kadar kuvvetli sarılmamış daha önce… Gözlerim doldu. Biraz öpüşüp koklaşalım demeye kalmadan yakamı asılmaya başladı, biraz emdi ve kucağımdan fırladı, “babaaaaaa babaaa bababaammm”. Sonra başlasın her zamanki kudurmalar, çılgın oyunlar. Ayol bu çocuk gerçekten babasıyla oynamayı daha çok seviyormuş, baksana beni de akşama kadar görmedi ama ayrılmıyor babasının peşinden! İçimde bir kıskançlık oldu evet, kendime hak gördüm, bu gün ilk iş günüm… 

Akşam uykusuna giderken her zamanki kadar huysuzdu,  uyumamak için şansını denedi ama sonra çabucak yattı. İlk gün bitti. Diğer günler de böyle geçti. Çok şükür ki kendime eziyet ettiğimle kaldım! Yavru huzursuz olmadı, tepki göstermedi. Artık “çalışan anne”nin “anne bekleyen yavrusu” olsa da çok şükür alıştı(k). 

Ben her gün aynı tuhaf hislerimle baş başa kaldım.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Keşke ben de yapsam -1-

Yine bulduğum ilk fırsatta memlekete gelmek suretiyle birazcık, küçücük, minicik de olsa dinlenme fırsatı bulmuş olmalıyım ki kendimi çok dinler oldum. Kendimi dinleyip dinleyip hepsini yazmak istiyorum haliyle. Bitecek gibi değiller, en iyisi bunları aklıma geldikçe seri halinde yazayım da kaybolmasınlar.

Olur olmaz her akıma, düşünce ya da felsefeye, hakkında doğru düzgün bilgi sahibi olmadan atlayan insanları; bir kıyafet sırf moda oldu diye yakışır mı demeden alıp giyen ve komik görünen tiplere benzetiyorum, uyuz oluyorum. Fakat, fark ettim de; ben kendime de uyuz oluyorum! Bir şeye merak saldım diyelim (mesela bu aralar sağlıklı beslenme ve "anda kalma" ya), başlıyorum okumaya. Kaliteli kalitesiz bilgi ayırt etmeksizin her bulduğumu okuyorum, çünkü merakımı dizginleyemiyorum, ama bu sırada kafam oluyor çorba... Neyse en sonunda doğru kaynaklara ulaşıyorum ama tabii bu okumalar konusuna göre haftalar, aylar alıyor. Bu süreçte ya konudan sıkılmaya başlıyorum ya da detaylara girdikçe o her zamanki "doğru yapamazsam" vesvesesi gelip içime oturuyor; cesaretim kırılıyor. Elimde bavul dolusu bilgi ve içimde bir ağırlık kalıyorum öyle. Harekete geçemiyorum.

Sonra da suratım böyle oluyo işte...

Halbuki ne gerek var bu kadar abartmaya? Hani benim Türk genlerim, hani benim ata yadigarı "kervan yolda düz(ü)elir" anlayışım?! Nerde bu rahatlık, nerde bu cahil cesaretim! 

Bu konuda süt kardeşimin (Evet süt kardeşim var... Erkek kardeşim olsa nasıl olurdu sorusunu bu şekilde kendimce cevaplamama vesile, teşekkürler annelerim!) yaklaşımını pek severim. Gayet analitik bir insandır kendisi, zaten iktisatçı, her şeyi bir kar zarar dengesi ile tartar, neden sonuç ilişkisine bağlar ve halleder. Öğrendiği şeyleri benimle paylaşmaktan zevk alır sağolsun, şöyle söyler sonra da "Biraz okudum, seninle de bir tartışalım istedim. Ne dersin hocam, yapılamaz mı?". Sonra da yapar. Nokta. Bayılıyorum bu hallerine. Ben beyin fırtınalarımda serçe kuş misali çaresiz debelenirken o uygulayıverir. Keşke yapsam ben de...



25 Temmuz 2017 Salı

Şahsi kalkınma planım

Kafam yine pazar yeri... Kalabalık, gürültülü ve biraz da pis. Olsun, pazarları severim; biraz dikkatle gezersen sağlıklı, taze ve güzel kokulu şeyler bulman muhtemeldir o karmaşanın içinde. Ben de biraz gezdim dolaştım, önümüzdeki süreçte en çok istediğim şeyleri buldum kalkınma planımı oluşturdum.

Ay inşallah öyle olmaz ne diyim:s

1. Sağlıklı yiyeceklere yeniden dönüş, kilo almak ve (umarım) daha dinç bir vücut: Bu konu aslında içine girdin mi çıkılmayan cinsten! Biraz karıştırayım okuyayım dedim, yok, okudukça bambaşka yerlere sürükleniyor insan. Bir bakmışsın Karataycı olmak üzeresin, ya da vegan! O yüzden ben orta yoldan ağır ağır gitmeye karar verdim, beslenmemi gözden geçirmekle başladım. Aslında çok kötü şeyler tüketmiyorum, ama yetersiz beslendiğim ve hamilelik ve emzirme derken ultra titiz şekilde besin seçtiğim zamanların (1.5 yıl) aksine abur cubura dadanır olduğum bir gerçek... Bu çöp yiyecek düşkünü halimin nedeni de; akşama kadar koşturmaca içinde yuvarlanırken yavruyu besleyeyim de aman ben de bir ara yerim diye diye aç kalmak, sonra da niyeyse kötü geçirdiğim bir günün ardından teselliyi tatlı yiyeceklerde aramak.


Şimdi aklımda şu var; artık aklı iyice ermeye başlayan yavruya elma verip, yanında waffle yemek pek mümkün olmayacak. Tatlı şeyleri seven bir bebek değil, bu avantajı kullanıp ben (aslında kocam ve ben) de yeniden paketli-katkılı ürüne hayır ilkesine geri dönmeli ve birlikte temiz bir alışkanlık oturtmayı denemeliyi(z)m. Bir kaç haftaya işe başlayınca öğle yemeğimi atlamadan yemeyi başaracağım. Evden de ara öğünler hazırlayıp götüreceğim. Hemen olmayacak yine biliyorum ama sağlıklı bir kiloya ulaşacağım. Uykusuzluk forever(!) tabii ama yine de daha dinç hissedeceğime inanıyorum.

2. İşle ilgili ne kadar saçma şeyler olursa olsun daha olumlu cümleler kullanacağım ve kusura bakmasınlar iş ortamında artık yaptıklarımı/ürettiklerimi hafife almayacağım: Buradaki olumlu cümleler de kendim için haa, kimsenin modunu ayar etmeye uğraşacak değilim. Etrafımda olumlu şeyler bulmaya çalışınca onu çürütmek için işini gücünü bırakıp uğraşan tipler var çünkü... Olumlu cümleler kendi motivasyonuma katkıda bulunmak için. 8 senelik meslek hayatında artık anlamış olmam gerekir, şikayet ederek düzeltilen bir sistem yok... Ay bir de gereksiz bir mütevazı hallerim var ki düşman başına... Niye yaptığın işi övmüyorsun, hadi neyse övme de, niye övgü kabul etmiyorsun? Vaaay projeyi siz mi hazırladınız diyor adam, yaa işte istediğim gibi olmadı da falan da filan da... Bıraksana Mızmız, evet ben yaptım de geç en azından! Yaptığın her işin pazarlamacısı sensin iş ortamında, ben düzgünce yaparım o iş zaten kendini belli eder şeklindeki düşüncelerin tatlı bir teselli sadece... En iyi ihtimalle iş kendini belli ediyor ama bu sefer de başka biri çöküyor kendi yapmış gibi!

3. Daha az alışveriş daha çok gezme tozma. Evdeki her şeyi atarak ferahlama hareketinden sonra sayılı ve içime sinen kıyafetler alma (Bu alışverişleri de kilo aldıktan sonra yapacağım ki hem üstüme yakıştırayım hem de maddi kaybım olmasın), eve ıvır zıvır doldurmama ve yavruya sadece ihtiyacı olan şeyleri "sayıyla" alma şeklinde yoluma devam edeceğim. Geçenki yazıma bıraktığı yorumdan sonra harcamalar ile ilgili yazısını okuduğum sevgili Merve'nin yöntemini kullanacağım. Bir excell dosyasına harcadığım her şeyi kaydedeceğim veee gelsin pasta grafikler! Ay belki sonra bir kaç aylık verileri toplar bi' de harcama eğilimi nasıl değişmiş bakarım, çok heyecanlı!
Gezme tozma konusunda hayalim kara kış gelmeden hafta sonları minik kaçamaklar yapmak. "Evden çıkma özürlü" kocamı ikna etmek belki biraz zor olacak ama annemlerin de artık Ankara'da olmalarından dolayı bizimle gezecekleri  ni söylediğimde hayır diyemeyeceğine güveniyorum. Hadi bakalım.

4. Daha az ebeveynlik kitabı daha çok roman: Aslında bunu yapmak için biraz daha motive etmem gerek kendimi. Çünkü aman da minik yavrumun narin psikolojisi için nasıl da cici şeyler yapmam gerekirmiiiiş modum beni baymış olmasına rağmen,  bilmediğim bir şey olursa tedirginliğimi tam olarak atamadım üstümden. Tabii biraz akıllandım herşeyi okumuyorum; Işığın Yolu, Bağırmayan Anne Baba Olmak ve Koşulsuz Ebeveynlik kitaplarını baş ucuma koydum, gerisini pek şey etmiiicem, yani umarım, yani inşallah... Fakat dünyadan koptum, ben kimi okuyacağım ne roman alacağım?

5. En zoru da her uykusuz gecenin sonunda gece emzirmesini kesmem gerek ama yapamıyorum kesmeyince de deliksiz uyuyamıyorum ama yavruya da kıyamıyorum şeklinde bir sarmala dönüşerek beni yutan hislerimden kurtulmak olacak. İşe bir başlayayım yavru ilk şoku atlatsın, ya harekete geçeceğim ya da çenemi kapatıp en azindan mutsuz olmamaya çalışacağım. Bence bu da bir çözüm.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Tarihe not- Anne-2

Taslakta yazılar bekleyedursun, bu not burada yerini alsın...

15. ayının ikinci yarısında yavru tam bir "anne"ci oldu. Tepeme tırmanışlar, memeee diye kıvranışlar değil kastım... Ne hikmetse genelde oyuna daldığında ya da ağladığında söylediği "anne"yi bu ara durmadan tekrarlıyor. Bu kez resmen sesleniyor ama, "anne" deyip yüzüme bakıyor cevap vermem için, benden ses gelince başlıyor konuşmaya kendi dilinde. Odadan çıksam ardımdan sesleniyor ağlamıyor hemen. İlgisini çeken bir şey görünce "anne!" diye bağırıyor, benim de gördüğüme ve en az onun kadar şaşırdığıma ikna olana kadar tekrarlıyor :) Büyük çocuklar yapar ya, bir şey isteyeceği zaman önce "anne" diyor. Bazen öylesine söylüyor, şarkı gibi, dünyanın en güzel şarkısı gibi...

Kalbimi kanatlandırıyor.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Aylar geçti bunlar geçmedi

Yine gamlı baykuş gibi uzaklara dalmış ve somurtarak düşünürken aylardır (tam 15 ay) ha geçti ha geçecek diye beklediğim ama hiç değişmeyen şeyleri yazayım dedim. Aslında orada burada biraz bahsetmişimdir bunlardan ama içimden bir araya toplamak geldi. 

İşte değişmezlerimiz; 

- Pusete karşı nefret: Bir yavru düşünün ki, pusete oturtmak için hamle ettiğinizde ters köprü kuruyor, bağırıyor, ağlıyor ya da tahminen bebek dilinde ayıplı şeyler söyleyerek suratını asıyor.  3.5 - 4 aylık olana kadar zinhar oturtamadığımız bu aracı sonraları dönem dönem küçük dozlarda kullanabildik, tadı damağımızda kaldı... Ödediğimiz para da yanımıza kar... O yüzden pusette uyuyakalan yavru gördüm mü gözlerim doluyor, yahu düşünsene, çocuk oturmuş içine, üstelik bi' de uyuyor! Hoş bir duygu olsa gerek o puseti nazikçe itmek. Ay, bizde bir de oto koltuğu nefreti var ama uzunca yazmaya gerek yok. Tıpkısının aynısı işte.

Belki şöyle bir şey almadık diye istemiyor yavru, değil mi ama...

- Mama sandalyesinde fazladan 30 saniye olsun oturmamak: Daha karnı doyarken bir kıpırtı başlıyor, bağlı olmasa kendini atacak o derece ciddi... Ama daha doymadı haa, sadece tedbir alıyor doyduktan sonra beni burada oturturlarsa diye. Fazladan yemeye falan zorladığım yok, o ilk kıpırtı başladığında kaldırırsam elindeki yiyecekleri bırakmıyor ya da ağzına tıkmaya kalkıyor, yiyecek yani belli ki... Ama dayanamıyor yavrum oturmaya, sabit durmaya dayanamıyor. Geçen eline elma verdim, ortasından kasırga geçmiş gibi görünen mutfağı azıcık toplayım dedim. Hayatımın büyük yanlışlarından biriymiş meğer onu orada oturtmaya çalışmak. Akıl sağlığım için nasıl kızıp bağırdığının detaylarına girmeyim şimdi.


- Sabah 5-5.30 arası uyanmak: Gece boyu sokak zabıtası gibi yarım saatte bir beni (memeleri!) ve evi yokladığı gecelerde de, kırk yılın başı tatil verip 1 hafta falan düzgün uyuduğu zamanlarda da, mutlaka bu saatte uyanır. İnsanı uyuz eder. Sonra zaten 6-6.30 arası güne başlar. 1 saat dişini sıksan nooolur yavrum? Doğdun doğalı aynı şeyi yapıyorsun, bu nasıl bir biyolojik saat bu nasıl bir azim... Bir de gündüz uykularına 30 dakikadan sonra desteksiz devam etmemek var. Bu ilk başladığında okumadığım kaynak kalmadı. Diyordu ki: Kararlı biçimde tekrar uykuya döndürürseniz 4-6 hafta içinde uykuyu bağlamayı öğrenir. Hıı hııı... 15 ay oldu arkadaşım. Geçmedi.

Böyle çocuk saatleri varmış, uyku eğitimi kitaplarında falan da öneriyorlardı... Benimki bunu bile kafasına vura vura adam eder, yine kendi bildiğini değiştirmez

- Mis koku: Özellikle sabahları sanki uyudukça üstünde yoğunlaşarak bir koku bulutu oluşmuş gibi... O bulutun içinden kaldırıp alıyorsun kucağına, kimi zaman tepesine çıkmış çişli bezi bile fark etmiyorsun koklaya koklaya öperken. Gece uyanmalarını da çekilir kılan belki budur, analık hormonları kokuyla daha bir coşuyor sanki. Bu da konu dışı sanki ama yazmış bulundum.

- Uykuya direnmek: Gece ya da gündüz, evde ya da dışarıda, aydınlık ya da karanlık bir odada, yorgun ya da değil fark etmez. Uyuyacağını anlayınca panikleyen, hatta sinirlenen, kendini kapıp yerlere çarpmak suretiyle uykusunu açan bir insan yavrusu... Anasının okumadığı kitap, uygulamadığı rutin, girmediği depresyon kalmadı... "Gündüz uykusu 1 taneye düştü, eh akşamı da veda faslı sayalım" gibi iyimser cümlelerle hayata tutunmaya çalışıyor bu ana. 1 yaştan ve özellikle yürümeye başladıktan sonra iyice gemi azıya alan yavruyla akşamları uğraşırken sinirlerini tost yapıp yiyor...


-Ara ara meme reddi: Bu konuda yavrunun stratejisi önce çılgınca emmek sonra bir anda 2 gün kadar yarım ağız emerek ya da bazı öğünlerde tamamen reddederek anneyi mastitin kıyısına sürüklemek. Çok küçükken uzun uzun haftalar uğraşmış gündüzleri ne yaptıysak baş edememiştik, bu da oradan kaldı galiba... Bende de ayrıca bir gel gitli ruh hali; ne olur emsin ve yeter artık bıraksın böyle yapacaksa! diyen...



- Koca kafalılık: Doğduğunda da öyleydi hala öyle, %90'lık persentilde giden bir koca kafalılık söz konusu. Bunu niye yazdım bilmiyorum. Koca kafası ve enfes gıdığına bayılıyorum aslında.

- Aşırı hareketlilik: Burada uyku ve uyanıklık ayrımı yok. Gece mızırdandığı için odasına gittiğimde takla atacak gibi kafa yatakta toto havada olacak biçimde; kollarını uzatmış ayakları üzerinde durarak bir üçgen oluşturmuş ve (fakat) bu sırada uyuyan bir yavru söz konusu! Ay bir de doktor kontrolü geldi aklıma: 4. ay kontrolü için doktora gittiğimizde, daha kapıdan girip sandalyeye yerleşirken doktorun gözlerini yavruya kilitlemesi ve "Bu çok hareketli" şeklinde bilge bir cümle kurması... Sonra da uyumuyor diye şikayet ettiğimde "tabii uyumaz baksana şuna uyanık bu uyanık!" demesi...


Temsili mi değil mi bilemedim...


- Gürültücülük: Nerede koca sesiyle bağıran bir çocuk var, bana bir rahatlama geliyor. Oh sadece benimki böyle değilmiş rahatlaması, anaların en sevdiği... Oynarken, gülerken, söylenirken ya da ağlarken "çok sesli koro" kıvamında bir yavru kendisi. Kalabalıklarda fark etmemek ya da kayıtsız kalmak imkansız cinsten.

Bunlara ek; sinirlenince Hulk'a dönüşecek galiba dedirten cinsten hareketler var mesela; ay ay vücut ebatlarına göre geliştirdiği... Ya da sebzeye karşı net olumsuz tavır; bi' çiğ köfte verdiniz de yanında marul yemedik mi? cinsinden reddedişlerle kendini gösteren...

Tabii bir de merak, bitmeyen merak... Öğrenmesi ve bizleri şaşırtması için şart olan, iyi ki dedirten.

Tabii bir de aşk. Bu da şükür sebebi.






İş yeri gıybeti

İ şe başlamanın ve böylece birkaç yetişkin görmenin en güzel tarafı; yetişkin görmek. Bence bu kadar. An itibariyle işe geri dönüşle ilgili...