26 Mayıs 2017 Cuma

Delirdiniz mi? Ben? Henüz değil...

Bu aralar instagramda gördüğüm fotoğraflar sonrası en çok sorduğum soru şu olmaya başladı: "İnsanlar ikinci çocuğu nasıl yapıyor?". Hayır yapıyorsunuz da, daha ilk çocuğunuz benimki kadar, deli misiniz? Ya da o çocuk kurmalı bebek falan mı? Kurunca oynuyor, sonra bir kenarda sessiz kıpırtısız oturuyor mu? Kaza kurşunu desem, hepiniz yazmışsınız yaş farkı az olsun istedik diye, siz gerçek misiniz?

Bir kız kardeşim var. Hayatta en kıymet verdiğim şeylerden biri de aslında kardeşlerin birbirine karşı hissettiği o bağ. Bazen tel gibi gerilen bazen insanı sarıp sarmalayan... Her zaman insanın kardeşi olması harika diye düşünmüşümdür. Çocuk istemediğim zamanlarda bile, bir gün çocuk sahibi olursam iki tane olmalı diye hayal etmişimdir bu yüzden.

Ama... Ama arkadaşım çocuk bakmak acayip zor birşeymiş! Bunu anladığımdan beri; ikinci çocuk muuuuu anammm hayatta olmaz, elimdekini sağlıkla büyüteyim bana yeter diyerek (Bunu cesaret edip de kocamın yanında yüksek sesle söylememiştim, artık yazıyı ne zaman okursa akşam evde kavga var) geziyorum. Sonra da kardeşsiz de olmaz diye düşünüp kendimi bunaltıyorum.


Neyse, yine başa dönersek, o instagram fotolarına bakarken, içimden cılız bir ses, "Belki bir bildikleri vardır" dedi geçen gün. Aslında fiziksel olarak gayet rahat ( Diğer konularda oldukça zor, ama başka bir yazı konusu olur) bir hamilelik geçirdim. Ne bir bulantı ne bir şişlik yaşadım, hatta 42. haftaya dönen hamileliğime rağmen yürüyüş yapabiliyor, doğuma giderken alyansımı parmağıma takabiliyordum. Gayet iyiydim yani. Yine de bir hamilelik fikrine tahammül edemiyorum ben şu an. Fakat bir taraftan da, bir kaç sene bekleyip bir çocuk daha istersek yaşım ilerlemiş olacak, hadi bu kez zorlanırsam diye düşünüp duruyorum. E işte, bu instamomlar peş peşe çocuk yapıp ileri yaş hamilelik derdinden kurtulmuş olmuyorlar mı aslında?

Geçen kabaca bir hesap yapınca benimkiyle aynı model bir bebeyle hayatımızın 2 senesini tam bir uyku yüzü görmeden ve totalde 3 senesini biraz olsun nefes almadan ( sakince yemek yemek, seyahat etmek vs.) geçireceğimizi fark ettim. Bir de şans bu ya, aynı model bebeden bir daha yapsak etti mi 6 sene! Çocuk dediğinin tantanası bir ömür sürüyor zaten ama bu sayılar deneyimli ebeveynlerden aldığımız tüyolar sonucu elde ettiğimiz "asgari ölçülerde insani yaşama geri dönme" süreleri... Hal böyle olunca düşündüm, acaba bu hatunlar peş peşe yavrulayınca bu toplam süreyi de kısaltılmış oluyorlar mıydı? Bu da aklıma geliveren bir soru...

Tabii bir de büyük yaş farkının kardeşler arası sonuçları var. Kardeşimle aramızdaki yaş farkı 6. Bu fark yüzünden ben üniversite, o da orta okul-lise çağlarına gelene kadar tam bir iletişimimiz olmadı. Ben çocukken o bebek, ben ergenken o daha oyun çocuğuydu çünkü. Sonradan ayrılmaz ikili olabildik biz. Bu tespitten sonra bir soru daha belirdi; küçük yaş farkı kardeş iletişimine iyi gelir miydi acaba?

Derken ne halt ettiğimi anladım! İçimde sinsi sinsi büyüyen bu sorulara bakakaldım! Heheeeyyttt millete deli diyordun ey Mızmız, deli diye sana derler, ne yapıyorsun... Dedim. Fakat haklı gerekçeler bulmuştum bile onların adına.

Sakinleşip de kendime dürüst olmaya karar verince bi' aydınlanma daha geldi bana. Bir kere, ne kadar şikayet edersen et, o yavruyu böyle içine sokmak, hapur hupur yemek istiyorsun ya... Bu delilik aslında tüm şu sorulardan ve cevaplarından daha etkili aslında. Gerçek delilik de bu zaten.


Haaa... Henüz o kadar delirmedim :) Ama bir gün... Belli mi olur!


23 Mayıs 2017 Salı

Varlığı bir dert, yokluğu yara: Kilo!

Kendimi beğenmiyorum bir kaç aydır. Söylenerek giyiniyorum falan... Zaten uzun zamandır pek birşey almadım, kocam inanamıyor ama alışverişe gitme tekliflerini geri çeviriyorum. Çünkü hem o uygun bedeni bulma çilesini çekmek, hem de bulsam bile içime sinmeyen o görüntüyü görmek istemiyorum.  

Aslında herşey hamilelikle başladı. Nasıl beslenmem gerektiğini ve almam gereken ortalama kiloyu konuşuyoruz bir kontrolde. Beslenmede çok sorun yok, öğün atlamam, et, balık ve sebze okey, yemek seçmem, abur cubur nadiren yerim, tek zayıf noktam arada bir yediğim cips ve yaz kış devam ettiğim dondurma... Ama doktorum beni kilo konusunda feci sıkıştırıyor; genelde 10-13 kilo arasında almasını isteriz anne adaylarının diyor, ama senin enn azz 16-18 kilo alman şart! 

Evet çünkü çok zayıfım. Evet acayip zayıfım. Evet evet çöp gibiyim. 
Hayır hasta değilim ( burada asıl sorulmak istenen şu; kanser misin? Degilsen anoreksik misin?), hayır sonradan zayıflamadım, hayır özel birşey yapmıyorum.

Doktor beni böyle uyarmakla kalmayıp bir kaç tane de felaket senaryosu çizince bende başladı bir korku. Kendimi bildim bileli minik bi insanım ben. Boyum 1.62, eh uzun değilim ama Türkiye'de yaşıyoruz yahu, hatun kişilerin ortalama boyu kaç ki... Çocukken de zayıftım, ergenken de... Hatta kilom lise birden beri aynı. Hiç değişmedi. Ben de kendimi böyle kabullendim, kiloma sataşanlar, alttan alta kıskanıp laf söylemeye kalkanlara müthiş sinir olsam da kendimi çirkin bulmadım, hatta kendimi gayet de çok sever(d)im ayol. Şunu söylemeyi çok istediğim olmuştu bu sebeple: 


Neyse, doktorun yanından çıktığım gibi, zaten hamile olduğumu öğrendiğim andan beri günde 6 öğün ve bol bol yediğim sağlıklı tüm yiyecekleri listeledim ve diyetisyene gittim. Ben bunları yiyorum, oldu 16 hafta daha 1 kilo ancak aldım, yardım et dedim. Kadın listeye baktı ve "Devam et, söyleyebileceğim hiçbirşey yok " diyerek (Tabii parayı almayı ihmal etmedi) beni yolladı. Uzatmayayım, 20. Haftadan sonra kilolar başladı gelmeye. Tabii erken doğum riski falan deyip kıpırdamadan yattığım 1 ayın da etkisi var diye düşünüyorum... 42. haftaya dönerken 15 kilo almıştım sonunda. Bana koyulan hedefe ulaşamamış olsam da, ikimiz de sağlıklıydık ve resmen bi' güzellik gelmişti bana. Bu güzelleşme durumunda muhteşem hormon bombardımanının etkisi tartışılmaz tabii, ama benim de ilk kez yanağım, kalçam falan vardı düşünsene... 

Ben kendime hayran kaladurayım, yavru doğdu 3.900 zaten, ödemdi suydu derken bir kaç hafta sonra kilolar erimeye başladı. Bir kaç ay sonra noluurrr hepsi gitmesin diye tırmalıyorum fakat yavruyla yalnızım ve totom koltukla ancak gece buluşuyordu, sonunda olan oldu: Şu an hamilelik öncesinin 1.5 kilo altındayım. Devasa karnımı özlemiyorum elbette, ama çırpı kollarım ve bacaklarıma bakınca, yerine göbekli zamanlarımdaki hallerini getirmek istiyorum. Hadi göz altı çukurları 13 aylık uykusuzluktan, nerde güzelim yanaklar? 

İlk kez kendimden hiç mi hiç memnun değilim. Üstelik beslenmem de iğrenç şeylerle doldu. Habire şekerli şeyler yiyorum mesela, bana iyi gelmediğinin farkındayım ama canım sıkıldıkça dadanıyorum. 42 hafta boyu 1 kere paketli gıda, şeker içeren ürün ya da gazlı içecek ağzıma sürmeden mis gibi kilo almıştım. Şimdi hem bir düzen kuramıyorum hem de sağlıksız şeyleri bırakamıyorum.


İnsan iradesini kullanmalı, kendini kontrol etmeli vıdı vıdı vıdı diyen ben, kendimle göz göze gelemiyorum. Üstelik insanların çoğu fazla kilodan muzdarip olduğu için kimseye derdimi de anlatamıyorum.

Ay baya üzgünüm işte. 

Sanki evde yavruyla baş başa olduğum sürece hiçbir diyete uyamam gibi geliyor. Bahane mi bilmiyorum.


16 Mayıs 2017 Salı

Rüyalar, kazalar ve cinnetler

Bu kadar sinirliyken yazmamak gerek aslında. Hatta hiçbirşey yapmamak gerek belki ama başka nasıl sakinleşebilirim bilmiyorum. Bildiğim diğer yol salya sümük uzun uzun ağlamak, onu da yavruyla yapmak mümkün değil.

                                  Bu yazıya bi "çığlık" yakışırdı ancak...

Yavrunun son bir aydır bana yapışmış vaziyette olmasını doğum günü sonrası geçirdiği hastalığa bağlamıştım. Düzelir dedim ama daha da arttı, tamam olabilir 1 yaş dönemiyle birlikte böyle şeyler oluyormuş diye düşündüm, bak dedim iştahı da düzelmedi ama okuduklarım da bu yöndeydi, uyku olayı desen o da tam rayına oturmadı o zamandan beri ama bu da olabilirmiş, "geçici geçici bunlar, hadi bakalım asma suratını" dedim kendi sırtımı sıvazladım, idare ettim haftalardır. Bugün sabah aşıya gideceğiz, üstüme bir tişört geçirecek fırsatı bile vermiyor, babasına gitmiyor, o da geç kaldım işe diye 100. kez söylenip beni bunaltıyor. Kızdım yavruya, sonra da kocaya kızdım tabii sonra da için için kendime kızdım. Evden çıktık ama arabaya binmesi var...

Oto koltuğunda oturma olayı zaten doğduğu günden beri kriz! 9 aylık olur olmaz gittim en güvenli, en konforlu, en yüksek ( belki böylece etrafı daha iyi görür de ağlamadan biraz daha uzun oturur diye) oto koltuğuna dünyanın parasını bayıldım geldim. Sonuç? Bi' moka yaramadı. Canı isterse belki biraz duruyor istemezse ortalığı yıkıyor, içi çıkana kadar ağlıyor. Mesela dün; o kadar çok ağladı ki yine kusacak hale geldi ve arabayla 10 dakikalık yolda kendini oradan kaldırttı, memeye yerleşti ve tık diye uyudu! Halbuki uyku saatine daha vardı... Çok ağlarsan seni oradan alırız diye öğretmiş olduk ona mı üzüleyim, madem alacaktık niye o kadar ağlattık yavruyu ona mı üzüleyim bilemedim...

Bugün sabah da aynı şey, daha koltuğa koyarken ciyak ciyak bağırmaya başladı. Bahçeden çıktık hala bagrış çağrış içindeyiz, koca da niye bilmem köşeden dönmek yerine geriye aldı bir anda arabayı ve güümmmmm! Aklım başımdan gitti. Anlamadım bir an için, kaldırıma mı çıktık ne oldu! Arkamızda araba varmış meğer, gelmiş arkamıza kadar yanaşmış, biz de bir güzel çarptık adama. Yavru kucağımda kalakaldım inemedim bile arabadan. Korktuğum başıma gelmişti işte, yavru kucağımdayken bir çarpışma! Neyseki ciddi birşey yokmuş adamda, bizim araba hafif hasarlı, hareket ettik az sonra. O sinirle nasıl kaptığım gibi koltuğuna oturttum yavruyu bilmiyorum. Bir taraftan da kükreyerek bağırıyorum hem de ağlamak üzereyim, "bundan sonra herkes koltuğuna oturacak, sesini çıkarmayacaksın, herkes yerinde oturacak bir daha bağırdığını duymak istemiyorum" diye... Öyle korktu ki o halimden, ağlamadı bile, sessizce oturdu, kemerini bağladım kıpırdamadan bekledi. Dönüşte aşı olduğu halde hiç ikiletmedi, mızırdanmadan oturdu yine.

Tabii benim şuan içim parçalanıyor. Kağıt kesiği misali, görünmez ama çok feci bir acı var kalbimin olduğu yerde... Çok kötü davrandım çocuğa... Üstelik çok çok korktum. Gece bir rüya görmüştüm, dişlerimi çekiyorlardı. Ne zaman bu rüyayı görsem kötü birşey olur. Zaten sabahki gerginliğimin, daha evden çıkmadan daralmamın bir sebebi de buydu. Aklıma geldikçe elim ayağım titriyor, ya sert çarpsaydık ya tutamasaydım kucağımda? Bu oto koltuğu meselesi yüzünden yaşadığımız sinir krizlerinin nedeni hep bu korkuydu işte. Şimdiye kadar 10 kere bağırdıysam ona 7 tanesi arabadadır herhalde! Gerisi de kesin uyku yüzündendir. Diğer tüm huysuzlukları sakince karşılayacak sabrı buldum ama bu konuyu çözemiyorum. Konu güvenlik ne yapayım korkmuştum diye kendimi savunmak istiyorum ama o kadar ürkütücüydüm ki o an, eminim buna, kendime kızıyorum elimde olmadan. Keşke daha sakin olsaydım. Kalbim sızlıyor. Daha da kötüsü tüm gün içimdeki sıkıntı ve sinir geçmedi ne yapsam geçmedi. Akşama kadar bunlardan kurtulamadığım için de üzülüyorum.

Çok üzülüyorum yani o kadar...
Geçmiyor.




9 Mayıs 2017 Salı

Tarihe not- uçak yolculuğu-

Dün, 13 aylık hayatının ilk uçak yolculuğunu yaptı minik tazmanya canavarı. Yalnız o ne strestir anneyle babadaki! İkimiz de uçaktan korkmayız (babası belki biraz, heheh hehehe), Ankara şartları malum; zorluk olmasın diye transfer vs. ayarlanmış, herşey tamam. Amaaaaa sinirler gergin; çünkü elimizde oto koltuğunda 5 dakikadan fazla oturmayan, sabit durmak istemediği için üç tekerli bisikletine bile binmek istemeyen onun yerine yandan tutunup yürümeye çalışan bir yavru var. Uçakta biz bunu nasıl zapt edeceğiz diye düşünüp durmaktan helak olduk.


Uçak saati yaklaştıkça karnıma ağrılar girdi, deyim olarak söylemiyorum, gerçekten karnım ağrıdı çocuk gibi..! Bir saatlik Antalya uçuşu gözümüzde büyüdü de büyüdü... Kafa kafaya verdik oyalama stratejileri düşünüyoruz falan, zannedersin olağan üstü hal için toplanmışız, bir ciddiyet bir asabiyet. Çünkü kesinlikle inanmıyoruz o daracık koltuklarda bir saat boyunca kucağımızda oturacağına. Zaten uçağın kalkış saati de tam uyku vaktine denk geliyor, e bizimki evden başka yerde uyumaz, uyku da başına vuracak mahvolacağız kaçarı yok diye kendimizi paralıyoruz. Hatta, darlanıp ortalığı yıkacağına o kadar eminiz ki yavru kalkışta korkar mı, ne bileyim kulakları tıkanır rahatsız olur mu gibi sorular aklımıza daha sonra geliyor.

Hani tatile bu kadar ihtiyacımız (tamam tamam daha çok benim) olmasa vageçeceğiz. Vazgeçmedik tabii, kuzu kuzu bindik.

Uçağa bindik ne oldu? Herşey ilgisini çekti, etrafa bakınıp durdu, öndeki arkadaştan gelen kraker ikramını havada kaptı ve yol boyu afiyetle kemirdi, yanımızda oturan orta yaşlı ciddi adamla oynamaya başladı hatta adamı güldürdü yol boyu. Biz de babasıyla salak salak bakıştık ve inanamadık. Vay anasını sayın seyirciler, yavru ilk kez kucakta oturdu. Arada bir koca sesiyle "meeaameeemmm memeemm" diye yakamı asılması dışında da gürültü bile yapmadı. Zaten gürültü yapması hiç umrumda değildi; yeter ki kendini parçalayarak ağlamasın, üzgünüm ama gürültü diğer yolcuların sorunu diye düşünüyordum, yalan yok :) (bknz sese duyarsızlaşmış ve arsızlaşmış ana modeli). Neyse, sonuç olarak gayet neşeli ve inanılmaz ama "uslu" bir 60 dakikaydı.

Bu sebeple, dönüş yolunda ne olur bilmem ama, yaşadığım en güzel yanılmaydı diyebilirim.

Tamam bazı konularda zor bir çocuk ama ben de (biz de) fazla korkak ve endişeliyim demek ki... Bu da bana ders olsun. Artık en kötü senaryo için önceden üzülmeye gerek yok. Karşımdaki bebek. Sağı solu belli olmuyor işte. Hem her gün büyüyor ve değişiyor. Bugün yaptığını yarın bırakıyor, ya da tam tersi...

Öğrenmiş oldum. Mutluyum:)

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Burnumdan analiz akıyor kaçın

Yatay duruşumu bozduğum an foşur foşur akan burnumla birlikte beynimin sulanmış kısımlarını kaybetmeden bir kaç analiz yumurtlamaya geldim. Zira yemek misali beynimin de faydalı kısmının suyunda olmasından endişe ediyorum şu aralar...
                    

Neyse gelelim analize: Bence yeni nesil ebeveynler olarak baya kafayı yemişiz (Analiz aşağı yukarı bundan ibaret). Üzgünüm, kendimle birlikte diğerlerine de saydıracağım biraz çünkü birbirimizden etkileniyoruz. Yani ben etkileniyorum; oooo falan kitabı okudun mu dedi, vaaayyy onlar filan yere sormuşlar çocuğun uykusunu/yemesini/davranışını, anaaaam çocuk şunu kullanmasa olmazmış... Bunlar geçiyor aklımdan yalan değil. Sonradan hepsini bir akıl mantık süzgecinden geçiriyor, imkanlarım ve aile yapımız açısından değerlendiriyorum, ve evet tamam boşver sen iyi gidiyorsun dediğim çok oluyor kendime, amaaaaa neden ben bu sorgulamaları yapmak zorunda kalıyorum ki? Yahu hepimiz aynı jenerasyonun üyeleri degil miyiz? Temel ihtiyaçları tam sağlamak, çocuğa göz kulak olmak ve ben burdayım diye destek vermek yeterli gelir diye düşünerek büyütmedi mi bizi anne babalarımız? Hepsi buydu yaa, başka bir araştırma başka bir tedirginlik söz konusu değildi... Evet kabul, kişisel defolarımız var çocukluktan kalma, ama kimde yok ki? Hem ben artık bazı noktalarda bunun önüne geçilemeyeceğini düşünmeye başladım. Niye mi? Çünkü ben kaş yapayım derken göz çıkarıyorum gibime geliyor... Mesela diyorum ki kendime, bak bu hareketine öyle tepki verme yavrunun, bir dahakine şöyle yap, kitap/ uzman ne diyordu hatırla... Hah, işte ne zaman kendime bunu yaptırmaya kalksam sanki daha çok yanlış yapıyorum. Bu durum acayip canımı sıkıyor.

Bir de, aslında çok gerekli görmediğim birşeyi yapmadığım zaman kendimi yine de eksik hissetme halim var. Oyun grubu meselesi mesela. Düpedüz saçma geliyordu bana. Ayına uygun nitelikte oyuncak, kitap vs. alıyorum yavruya sürekli, günde iki kez de dışarı çıkarıp parklarda, çimlerde ve nerede korkunç pis bir toprak birikintisi (!) ya da kum havuzu varsa orada oynamasını sağlıyorum. Deli gibi eğleniyor. Yaşıtı bebeği olan arkadaşlarla çok sık görüşemiyoruz diye endişeleniyorum bazen ama yavru da oyun kuracak yaşta değil zaten. Eeeee, o zaman niye oyun grubu araştırıyorken buluyorum kendimi? 

Kendime yaptığım yalandan açıklama şu; kışın dışarı çıkılamaz kadar soğuk olduğunda annemleri bunaltmasın kendi de bunalmasın çocuk, haftada bir kaç gün bir kaç saat değişiklik olur ( Daha işe başlamama en az 3 ay kara kışa da 7 ay falan var bu arada çaktırmayım), herkes daha rahat eder. İyi de be kadın, insanlar sırf yavruya bakmak için düzenlerini bozup Ankara'ya yerleşiyorlar bir iki seneliğine, sen kendin de anneanne ve dedeye hala aşık bir insansın, biliyorsun ki onların sevgi ve ilgisinden daha iyi gelecek birşey yok, ne diye kasıyorsun? Üç tane oyuncak tepesinde zıplayıp boyama yapacak diye akıl almaz paralar isteyecekler, büyük ihtimalle de değmeyecek. Derdin ne? Ne olacak, geçen bir yerde okudum; oyun gruplarında yaşıtları ile bir arada olmak, bir öğretmenin yönlendirmesi ile tanışmak ve yarı bağımsız vakit geçirmek hem çocuğa sosyal anlamda faydalı oluyormuş hem de sınırları öğreterek kreşe başlama döneminde kolaylık sağlıyormuş. İşte bu açıklama kafamda susmayan araba radyosu gibi ötüp durunca kendi kendimden şüphe ediyorum. Gereksiz diyorsun ama hadi gerekliyse??? 


                       

Halbuki zamanı gelsin bi' bakarız bile diyebilsem, bu rahatlığı bari kendime sağlasam, daha konforlu olacak çocuk büyütme işi. 

Her halt için delirmenin lüzumu ne? Herşeyi didiklemenin, yapılacak ve yapılmayacak her hareket için hedefler belirlemenin? Sonra da hepsine kafa yormanın anlamı ne?


Ay yok bir anlamı falan.

Mesela şu an bunları yazıp rahatladım diye memnunum ama babası yavruyu devralmışken kendime bir iyilik yapıp mışıl mışıl uyusam daha memnun olabilirdim. 

Bi' dahakine inşallah...


27 Nisan 2017 Perşembe

1 yaş mektubu

Oğlum, canım, minik tazmanya canavarım, pofuduk poğaçam, herşeyim... 1 yaş mektubunu sürekli not aldığım o defterlere değil, buraya yazmak kısmetmiş.

           

Sen elbette hatırlamayacaksın ama bugün seninle ilk bahçe pikniğimizi yaptık ve ben ne kadar da büyümüş olduğunu fark ettim. Çimlerde bir o yana bir bu yana yuvarlanıp meyve kemirmelerimizden başkaydı bu... Evdeki temizlikçiye de bana da rahat vermediğin için seni karga tulumba aşağı indirdim, kadıncağız açlıktan ölmesin diye de dışarıdan pide istedim... Malum, son hastalıktan beri siyam ikizi gibi yaşıyoruz, evde yemek falan pişiremedim. Neyse, pide gelince temizlikçi ablanın payını yukarı gönderdik sen elimdeki kutuya bakıp sanki her gün sipariş veriyormuşuz gibi, "mama?" diye sordun. Evet mama, dedim ben de. Sonra da çimlere oturup afiyetle yedik kendi payımızı. Ne az önce o ellerle toprak eşelemiş olmana ne de acaba bu pide ne kadar sağlıklıdır sorusuna takılmadım. 

O kararlı suratın ve şapırdatıp durduğun ağzınla ne istediğini gayet iyi biliyordun. Ne yapayım hemen sana uydum, seninle yemek yemenin tadını çıkardım. Ayranı işaret edip ağzını açınca da verdim tabii sana. Kırk yıllık yiyici sanki karşımdaki diye düşünüp güldüm. Geçen yıl bu zamanlar daha göbeğin düşmemişti be, sen ne ara adam oldun demek geldi içimden. Diyemedim: Daha büyüyecek ve adam olacak, belki benim boyum onun omzuna zor gelecek diye düşündüm. Acaba benimle vakit geçirmekten zevk alır mı şu an olduğu gibi diye hayıflandım. 

Fark ettim ki, annen olmak, ne zaman istersen arkandaki destek olmak dışında ben senin arkadaşın olmak da istiyorum. Oturup memleketi kurtaracağımız sohbetler etmek ya da ne bileyim benim bayık geyiklerimden sıkıldığında "anne tamam bırak şu bilmiş halleri bak sana ne anlatıcam..." diyeceğin günleri görmek...

Ama en önemlisi o zamana kadar her anını keyifle yaşamak istiyorum. Daha bundan bir yıl once hayattaki tek derdin memedeki süt ve karnındaki gaz sancısıydı, şimdi bana kitaplarını uzatıp kendi dilinde konuşuyorsun. Yaptığım taklitlerden ve komik suratlardan memnun olmazsan daha fazla aksiyon için hemen babana koşuyorsun.

Tam bir oyuncu oldun. Bize yaptırmak istediğin birşey olunca dişlerini gösterip burnunu kırıştırarak bir gülüşün var ki, hayır demek imkansız. Miniminnacık bebekken omzumuza yatırıp gazını çıkarmamıza izin vermez, kucağımızda sabit durmak istemezdin. Bak, 1 yaşına geldin daha 2 dakika kucağımda sakince oturduğun olmadı. Olsun, o kadar hareketli ve heyecanlısın ki arkanda koştururken kendi evimizi bile baştan keşfettik! 

Ayrıca tüm bu hareketliliğine rağmen henüz yürümedin. Bazen rastgele 2-3 adım attığın oluyor ama sanırım jet hızıyla emeklemek daha kolay geliyor sana. Bir de hala o koca sesinle bağırıp çağırmayı çok seviyorsun. Akşamları uyumadan önce banyooo banyooo deyişin bir alem! Galiba teyzen haklı, annen gibi çenen durmayacak, şimdiden bir sürü şey söylüyorsun.

Yaptığın herşeyi yazmak geliyor içimden ama bu kadar yeter sanırım, onları notlarımdan okursun. Ben aslında en çok sana nasıl doyamadığımı anlatmak istiyorum. Seni her öptüğümde kokunu içime çekiyorum mesela; Aşk böyle kokuyor diye düşünüyorum. Çocuğunuza aşkım, sevgilim vs. demeyin diye uyaran uzmanlara nanik yapıyor ve gün boyu "minik aşkım seni çok seviyorum" diye defalarca tekrarlıyorum. Beni anladığına eminim, gözlerinin içi gülüyor, ben kanatlanıp uçuyorum. 

Benim minik canavarım, ufacıkken de öyleydin şimdi de öylesin; ne istediğini biliyor ve alana kadar durmuyorsun. Bu huyun beni çok zorluyor ama bir yandan da kendine hayran bırakıyorsun. Seni törpülemekten korkuyorum böyle zamanlarda: Çünkü seni olduğun gibi seviyorum ve hep öyle seveceğim. Dilerim hep böyle özgür ruhlu ve meraklı olursun.

Bu bir yılda beni ve hayatımızı çok farklı bir yere getirdin yavrum. Seninle birlikte bambaşka bir şeye dönüşmeye devam etmekten inanılmaz keyif alıyorum.

Oğlum, iyi ki doğdun. Seni çok seviyorum.

21 Nisan 2017 Cuma

Yamulan anaya madalya bedava -uyku-

Analıkta yamulduğum noktaların hası uyku! Aslında yazıyı burda kessem bile olur, yazmayı ve ilerde okumayı cok istediğim halde hafif bir panik atak geçiriyormuş gibi kalbim atıyor çünkü sıkıntıdan!


Baykuşun benden daha iyi göründüğü gerçeğini de belirtmek gerek...

Peki, neden bu kadar sorun oldu bu uyku konusu? 

Cevap: Çünkü her şeyi kitaplardaki gibi yapabileceğini zanneden aptal ben, uyku konusunda okuduklarıma müthiş takmıştım kafayı. Tamam, vakitli yatıp vakitli kalkan, monoton hayatını seven bir Ankara insanı ( hani çoğunlukla memur, asık suratlı ve gömlek ceket gezen, ölçülü makyajını yapmış insan kitlesinden) olmam uyku konusunda hassas olmamda etkili... Yalnız tek başına yeterli değil. Bunu anlamam epey sürdü.

Meğer baş ucu kitabı ilan ettiğim, her satırını rengarek çizdiğim Tracy Hogg teyzenin kitapları bendeki düzen takıntısını ateşlemiş! Zaten kitaplar da evirip çevirip rutini anlatmış. E bunun büyük kısmı da uykudan oluştuğuna göre, zavallı Sibel de orada yazanları uygularsa el kadar yavruyla tıkır tıkır bi hayatı olur sanmış! Veeee masal burada bitmiş. 

Çünkü bebek gazlı, çünkü bebek daha anasının karnındayken bile ultra hareketli, çünkü bebek bir yenidoğana yakışır cinsten gece gündüz uyuyan tiplerden değil... Hal böyle olunca o çizelgelerde anlatılan uyku süreleri şunlar bunlar hep yalan oldu. Ben yine de azimle uğraştım; uyku süresini tutturamamasam da uyanık kalabileceği süreleri dikkate alarak hep uyutmaya çalıştım. Nasıl mı?

"Uykulu ama henüz uyanıkken (Bu çok sihirli bi laf, her kitapta geçer mutlaka) yatağına bıraktım, uyumazsa bir kaç kez pışpışladım, o da uyudu" demeyi çok isterdim ama tabii ki öyle bir şey olmadı. 7 haftalık olana kadar ara sıra emerken uyuyakalıyordu, bu da işime geliyordu. Uyumazsa ayağıma koyup sallıyordum. Çünkü daha 3 haftalıkken öyle çok ağlamıştı ki soluğu tecrübeli bir profesörün yanında almıştık. Kadının tespiti ise şuydu: " Bu çocuk 3 ayını doldurana kadar gerekirse üstünde yaşayacak, indirmeyeceksin. Gaz dışında fiziksel bir sorunu yok ama farkındalığı çok yüksek bir bebek bu, hızlı etkileniyor zor sakinleşiyor. Ne istiyorsa yapacaksın. Dünyaya alışana kadar patron o" . Bu gazla uyusun da nasıl uyursa uyusun diyorduk.


Gitsin yatakta uyuyan bebeler, gelsin sabaha kadar kucakta tutup oturarak uyumalar

Sonra 7. hafta geldi ve emerken arada bir ağlayan yavru, hem emmek için saldıran hem de 3 saniye sonra emmeyi bırakıp delice ağlayan bir çılgına dönüştü. Uyanıkken hayatta emmiyordu. Aç kalıyor, uyumuyordu, uyumayıp ağladıkça daha çok acıkıyordu. Baktım ki olacak gibi değil, sallaya sallaya uyutup uykusunda emzirmeye başladım gündüzleri. Kilo alımı yavaşladı, uykular güme gitti ve yavru sallanmadan uyumaz oldu. Fakat gariptir, gece gayet güzel emiyor ve 2-4 ay arasında sadece 2 kez beslenmek için uyanıyordu. 4. aydan sonra memeyi reddetme olayı azaldı ve geçti. Amaaaaa ( Ne çok ama var!) bu sefer de sevgili "4. ay uyku gerilemesi" ile tanıştık. Gündüz uykuları oldu mu hoop diye 30 dakika, gece uykuları oldu mu parça pinçik...

Ben ne durumdaydım bunlar olurken? "Uyuyacak da uyuyacak, uyuyacak da uyuyacak..." diye sayıklayan delinin tekine dönüştüm ne olacak. Kafayı yedim, çıldırdım (Evet kocam, bunu itiraf edebilmek için blog yazmayı bekledim) ve tabii ki kendimi eve kapattığımla, sinir krizleri geçirdiğimle kaldım. Yavru nasıl yapmak istiyorsa öyle yaptı. Pusette ya da oto koltuğunda uyusa ayaklarım kopana, depoda 1 damla benzin kalana kadar gezdirmeye hazırdım çünkü onu uyutmaya çalışmaktansa bileklerimi falan kesmek istiyordum. Fakat (Hep ama olmaz, arada bir fakat diyeyim) yavrunun pusette ve oto koltuğunda oturma süresi yaklaşık 1.5 dakika falandı. Bu süre sonunda onu oradan almazsan morarana ya da kusacak hale gelene kadar ağlıyordu.

Aylar böyle geçerken tek tesellim büyüdükçe gündüz uykularınının sayıca azalması oldu. Eh işte, hayatta kalıyordum. Yavru da bu arada pofuduklaşmış; ben (Yine( yine, çünkü bebeden önce de çok zayıftım)) açlık sınırında kalmış gibi zayıflarken o tombullaşmıştı. Uyumamak için direndiği zamanlar sadece sinirlerim değil, ayak bileklerimden belime kadar olan kısımdaki tüm kaslarım zedelenir olmuştu.

Aylardır, uyku eğitimi ver, ya da verme, nazikçe uyut, ne nezaketi ağlasın yaaa bi'şey olmaz diyen her kitabı okumuş, harekete geçmeyi düşünüp vazgeçmiştim. Elimizdeki mevcut yavru ise 10 aylık hayatında daha hiç "uykulu ama uyanık" moduna girmemiş, sakinleştirici tayfasından olan emzik, uyku arkadaşı ve benzeri şeylerden hoşlanmamıştı ve üstelik kusacak ya da nefessiz kalacak kadar şiddetli ağlama noktasına -abartmıyorum- sadece 30 saniyede ulaşan cinstendi. Yalnız, 10 ayını geçmeye başladığı vakitler fark ettiğim bir şey oldu; eskiye nazaran daha sakin gidiyordu uykuya ve ona açıklamalar yaptığım zamanlar beni resmen dinliyor, üstelik açıklamalarım çoğu kez de işe yarıyordu. Bunlar bana alttan alta bir güç vermiş olacak ki, ayağımda sallarken kendini yine hop diye atıp kaçmaya uğraştığı bir akşam dayanamadım; aldım bunu koydum yatağına. "Sana ninni söyleyeceğim" dedim, "sen de uyuyacaksın oğlum". Yarım saatin sonunda sadece 2 şiddetli ağlama ile yatağında uyumuştu. Sevinçten aklımı kaçıracaktım.

Bunu oturtmak bizde haftalar aldı, iki ileri bir geri derken süreç uzadı ama artık yaklaşık 15-20 dakikada yatağında uyuyan bir yavru kendisi. O, kitaplarda anlatılan cinsten bir bebe olmadığı için ben de iyi geceler dileyip odadan çıkan kitap analarından olamadım henüz. Olsun, bu benim için yeterli, yanında kalıp uyuduğunu görmek hoşuma bile gidiyor. Gece kalkmaları da azaldı kendi kendine uyumayı öğrenince. Evet bitmedi ama anne sütü alıyor diye ona da kıyamıyorum, idare edilir boyutlarda.

Son yazıda bahsettiğim ateş ve sonrasında gelen grip-öksürük ikilisi yüzünden 10 gündür yine düzen falan kalmadı tabii... Yine de çok diretmeden düzeleceğinden umutluyum.

"Bu kışı gripsiz bitirdik kıhkıhkıh" derken... cortladık! adlı tablomuz

Bi' dakika: Yazıya bambaşka başlayıp, lafı "yavru uyumayı nasıl öğrendi" noktasına getirdiğimi şu an fark ettim... Ama hahahhhhayyyttt tabii ki umurumda değil, içim rahatladı yazdıkça ayol! Aylarca uyku yüzünden psikolojimi çizmişim, nasıl yamulduğumu daha iyi belgeleyen bir şey olamazdı herhalde; uyku deyince hatunun kafa gelip gidiyor :)

İşte bu yazı da bana bir diğer hatırlatma olarak dursun, okuyan olursa da teselli olsun: Yavrunun karakteri, huyu suyu uyku konusunda çok belirleyici. Kitaplar okuyup kendini ve çocuğu bir kalıba uydurmaya çalışınca çok üzülmek garanti. Daha sakin olmak gerek, biraz daha rahat... Elbette bir de bebeyi gözlemlemek, doğru zamanı kollayıp harekete geçince ve kitapları bırakıp içinden geldiği gibi davranarak onu ve kendini uykuya ikna edince, yavru uyuyormuş. Bir de son not, her yavru muntazam uyumuyor, benimki koca adam olana dek uyumayacak belki de. Kabullendim rahatladım.

Ennn son not: Bu yamulmalı konu sonunda kendime bir altın madalya takıyorum. Hak ettin kızım, aferin.