16 Ekim 2018 Salı

Marketten aldığın kağıdı fiş diyerek geçme tanı!

Aşırı sinirliyim dünden beri. Biri bana, bebek bezi, su, ıslak mendil, deterjan ve peçeteden oluşan bir alışverişin nasıl 154 lira tuttuğunu açıklayabilir mi?




Daha anlaşılır olsun diye detayıyla yazıyorum; küçük pakette 2 adet bebek bezi (hani dev kutulardan falan sanılmasın), 3 tane (kutu değil, adet) ıslak mendil, 1 tane en ucuzundan toz deterjan ve 1 tane peçete. Gerisi de su, bildiğin su. Ankara denen yerde çay ve çorba için bile hazır su kullanmak zorundasın çünkü. Şebekesine ne karıştığı belli olmayan su yüzünden dönem dönem aciller dolup taşıyor, kimse bunu konuşmuyor tabii… Neyse sonuç olarak; hiçbir şey yemesek içmesek sadece haftalık şu alışverişi yapsak 600 liradan fazla tutuyor. 
Başka da bir şey demiyorum.


11 Ekim 2018 Perşembe

Yine bana analiz yine bana hüsran var

3 gündür bir çalıştaydayım. Yaklaşık 4 yıldır süren bir GEF projesinin ilk denemede başarısız olmuş bir faaliyeti için bir aradayız. Katılımcılık çok önemli diyerek bütün paydaşları (yani herkesi) çağırdık. İyi halt ettik...

                            Evet evet sonuç bu oldu...

Kurumlarda bir kaç odak noktamız var. Bu kişiler (memleketin hali sağolsun) ha bire değişen yönetici ve diğer teknik elemanların aksine uzun süredir konunun içindeler. Bir de uluslar arası bir kuruluşun Roma merkez ofisinden gelen 2 uzman var.

Tablo şu:

Bu sevimli mi sevimli uzmanlar ( biri benim yaşlarımda genç bir Fransız kadın, biri de orta yaşlı tombul ve neşeli bir İtalyan) proje kapsamında uygulamayı önerdikleri yaklaşımı heyecanla aktarıyor. Bunu dünyanın çeşitli ülkelerinde uyguladık, başarılı olduk, şöyle yenilikçi, böyle katılımcı, aman da aman pek sürdürülebilir...

Bizim teknik personel ise durmaksızın biz bunu zaten biliyoruz diyerek burun büküyor. Biz bakanlık olarak bunu 1960'lardan beri uyguluyoruz, şunlara bak 80'lerin sonumda akıl etmişler pehhh! Amerika'yı yeniden keşfediyoruz gibi havalara bak, ne sanki bu...

Kurumumuzda danışman olarak çalışan bir profesörümüz sürekli uzmanların çizdiği çerçeveden çıkarak konuyu kendisi yönetmeye kalkıyor ya da uygulanmaya çalışılan pratiği yok sayarak (bence kesinlikle kafası basmadığı için) başka şeyler yumurtluyor.

Arazi çalışması yapılıyor, bizimkiler yayılıp muhabbet etme havasında...

İki saat güzel giden grup çalışmasından sonra illa ki biri çıkıp bizim bu yaklaşıma ihtiyacımız var mı mealinde ortaya üfürüyor.

3. gün artık dayanamayan uzmanın birini proje koordinatörümüze patlarken yakalıyorum. "İnsanlar istemiyorsa biz neden geldik?" diye soruyor. Ortalığı yatıştırıyorum.

Bugün öğlen yemek sırasında bir toplantı yapmaya karar veriyoruz çekirdek bir grupla, nasıl ilerleyeceğiz konuşmak için. Odak noktası dediğim adamlar çalıştay öncesi toplantıda söyledikleri şeylerin arkasında durmuyor. Az sonra anlaşılıyor ki hala bir kavram kargaşası var. Bu ne demek, odaklar daha konunun özüne odaklanamamış.

Öğleden sonra oturumydevam ediyor. Biri o anki çalışma konusundan bağımsız olarak konuşmaya başlıyor. 2015 yılında yapılan bir toplantıdan söz edip lafı şuna getiriyor: Bizim bakanlık zaten bu işi yapıyordu proje parasını verseydiniz biz zaten yapıyorduk bunu, orada harcadık. Kafanıza göre plan yapıyorsunuz.......

Proje koordinatörü çığlık atıp kaçacak durumda, uzmanların yüzü düşüyor.

Şimdi oturdum şu soruları analiz etmeye çalışıyorum:

1. Her moku çok iyi biliyoruz özgüveni bize nereden geldi? O yüzden mi dünyaya mal olmuş bir yaklaşımımız yok? O yüzden mi GEF ten hala para alarak bu beğenmediğimiz projeleri yapmaya çalışıyoruz? Siz ne bileceksiniz ben kitabını yazarım havası tam bizim dolmuşçu ruhu değil mi?


Bahsettiğim kafa bu kafa işte... Üstelik salondakiler okumuş arabeskçiler ve hepsinden fenalar...

2. Bazı şeyleri anlamamak ya da anlamamak için diretmek konusunda hiçbir konuda olmadığımız kadar ısrarcı olmayı nasıl başarıyoruz? Bir proje konsepti 4 yılda ne kadar anlatılabilirse o kadar anlattık. Benim anladığımı sen nasıl anlamıyorsun? Aşağı yukarı aynı okullardan mezunuz, dahi falan değilim o kesin yani, demek ki başka şeyler anlayışın önüne geçiyor dostum nedennn neden o bariyerleri kaldırmıyorsun?

3. Söylediğin sözün nereye gideceğini hesap etmeden konuşmak konusunda neden bu kadar rahatız? Yani şu kadar insanın arasında birilerini suçlayacak ya da zor duruma düşürecek bir şeyler söylüyor olmaktan neden gocunmuyoruz?

Hepsini bir oradan bir buradan çekiyorum kafamda, hepsi inanılmaz bir cahillikle ilgili diye karar veriyorum en sonunda...

Milletçe hastalığımız; ne kadar az bildiğimizi bilmemek ya da kabul etmemek. Geçen bir arkadaşım anlatmıştı bu durum bir sendrom olarak tanımlanmış. İşte tam bundan muzdaribiz. Ama elbette teşhisi de kabul etmiyoruz!

Not: Nefret top6 listemde bu gruba yer vermişim zaten. 3 gün boyu bunlardan bir salon dolusuna maruz kalmak çok acı verici ama!

28 Eylül 2018 Cuma

Koşturmaca değil gayret gerek...

İnsanın etrafında gayreti bol kişiler olması çok büyük bir şans bence. Her şeyin üstesinden geldiği yetmezmiş gibi, yaptığı her işi keyifle yapan, o işi yaparken mutlu olunacak ve hatta hayran kalınacak detaylar bulan insanlar… “Her şeye yetişmek”le farkı bu zaten; hayatı iştahla yaşadığını belli eder bir hal tavır içerisinde olmaktan bahsediyorum ben gayretli insanı tanımlarken. Ev işinden, yemek hazırlamaktan, hasta olup koltukta uyuyakalmaktan, hepimiz gibi dalgınlıkla yaptığı yanlışlıklardan, spordan, bahçe işleriyle uğraşmaktan, bazı şeyleri bir türlü becerememekten hiç gocunmayan, aksine bunları da tadını çıkarılacak anlara dönüştüren insanlar… Ah ne güzel!
Her işe Süpermen gibi koşturan kadın –ve hadi ayıp olmasın erkeklerle- dolu etrafım. Annem, ben, yakın arkadaşlarım. Ama işte bak koşturmak kısmı var ya, işin tüm tadını kaçırıyor…
Hadi kendimden örnek vererek açıklayayım; evi düzenli tutmak, yavruyla tüm dikkat ve ilgimi toplayarak oynamaya çalışmak, sağlıklı yemekler bulmak ve hazırlamak için didinmek, iş yerinde her görevi layıkıyla yapıp teslim etmek, listeler hazırlayarak yapılacakları, ihtiyaçları, işleri kovalamak, doktora tezim için zaman yaratmaya uğraşmak, her boş bulduğum anda yeni bir konuyla ilgili bilimsel makaleler okumaya çalışmak… gibi bir sürü şey yapıyorum. Bunlar gayret midir? Evet belki, kısmen.
Hayatı gayret içinde yaşayan insanda birçok iş yapmanın dışında bir şeyler var. Babamın teyzesinin eşi vardı, rahmetlinin gür sesi, çember sakalı ve her olumsuzluğa “olsun yahu, olsun!” deyişi sık sık aklıma gelir. 70 yaşını geçmişken hiç ama hiç dinlenmeksizin çalışması, işi yoksa bile bir iş bulması, toprakla uğraşmaktan aldığı keyif, ayak üstü ve insanı sıkmadan anlattığı kıssadan hisse hikâyeler… Hep gördüğümüz “hoca” tayfasının dışında sergilediği o yaşama aşkı. Sürekli diğer dünyayı anarken bu kadar “burada” olması…
Bunun bir diğer örneği de dedem. Sürekli gülen yüzü, yolda yürürken şapkasını sık sık çıkararak gelen geçeni -tanısın tanımasın fark etmez-selamlaması, 7 yaşından beri çiftçilik yapan kendisi değilmişçesine bahçe işleriyle uğraşırken gördüğü bir böceğe hayretle sevinmesi, hızlı yağan yağmuru, açan güneşi, daldaki kayısıyı, neşeli bir insanı anlatırken heyecanla cümlenin başına “Aman yarabbi! Aman yarabbi!” ünlemini ekleyivermesi… Yaşlı genç herkesle oturup muhabbet etmesi, yaz kış ayırt etmeksizin sabah namazı dâhil bütün namazlar için camiye koşarken, günde en az 3 kere de haberleri izlemeyi ihmal etmemesi. Sofra kurulurken “dede gibi” köşede oturup hizmet beklemek yerine, “en azından ekmekleri götüreyim” deyip bir işin ucundan tutması, kimseden bir şey istemeden kendi işini halletmesi…
Bakınca ortak noktaları o gayretin içini maneviyatla da doldurabilmeleri değil mi… Aslında zor, çok zor hayatları olmuş. Ama hiç şikâyet yok, çalışma, tevekkül ve bir teslim olma var. Teslim oldum diye de bu dünyayı bırakma yok! Gayret var!
İster Yaratana, ister kozmik güce evrene, istersen başka bir şeye de… Hissedilen o bağ sayesinde her an hayret ve gayret içinde olmak. Ahh nasıl, nasıl, nasıl özeniyorum anlatamam!
Bazen bütün çabalarımız kuru gürültü gibi geliyor onları düşününce.
Hayatı daha dolu yaşamak ve hissetmek için bütün reçete arayışlarımız komik geliyor.
Neresi eksik diye sık sık düşünüyorum hissettiğim tatmin yaşadığım yorgunlukla örtüşmeyince… Galiba olaya biraz da buradan bakmak gerekiyor. En azından benim içimden böyle geliyor.

18 Eylül 2018 Salı

Bi ... (yavru?) yaptım, hayatım değişti!

Değişmeyeceğini sanmıştım biliyo musun?
Hayatta düştüğün en büyük yanılsama ne deseler cevabım bu olurdu. “Yok beee çok da şey olmayacak…” derdim kesin yavru gelmeden ve ben orman kanunlarıyla tanışmadan önce…



Tam da şöyle salak havalarda söylerdim üstelik...
İronik olansa; ben hiçbir zaman çocuk aşığı olmadım, bu sorumluluktan son ana kadar kaçtım ve kendimi bildiğim için “niye olmasın” diye düşünür düşünmez harekete geçtim. Gerçekten o hissi kaybetsem tamamen vazgeçebilirdim. Neyse, çocuğun hayatımı değiştireceğini bu kadar bilir ve bundan bu kadar korkarken YİNE DE bir yanım “halledeceğime” inanmıştı. Yani bir hayat ne kadar değişebilirdi!
Sonuçta BEN yetiştirecektim. O da bir birey tabii, hıhııı (ama 18 yaşında falanken), ama bebekken çok da “şey” (ney?!) olmazdı. Uykusuzluk falan oluyormuş ilk zamanlar ama katır yüküyle kitap okuduğum için uyku olayını ÇÖZERİM ( 2,5 yaştan bildiriyorum; dün gece tam 5 kez uyandı), üstelik kocam da YARDIMCI OLUR uyku konusunda (olmadı)… diye uzayan iç konuşmalarım vardı.
Çocuğu olan herkes mutlu görünüyordu, nadiren şikâyet ettikleri oluyor ama sen de yap mutlaka diye ısrar ediyorlardı. Herhalde bir bildikleri vardı. YAŞ geçiyordu ve kocam çocuk çocuk diye DELİ oluyordu. Israrla halledeceğimizi (sanki sadece zor bir proje ödevi seçip teslim etmekten bahsediyoruz) söylüyor, aşırı eğleneceğimizi iddia ediyor (akşamları boğuşarak oynamak ve kudurmak bu klasmana giriyorsa itirazım yok) ve bıyıklarından beklenmeyecek kadar PEMBİK hayaller kuruyordu.
Şimdi bu yazdıklarımı çürütmeye çalışmayacağım, bu konuyu ele alma nedenim başka. Kız kardeşim de artık bir yavru istiyor. Bu konuyu benimle paylaştığından beri sevinçten aklımı kaçırabilirim, daha ortada –gerçek anlamıyla- fol yok yumurta yokken hem de... (Davulun sesi hoş gelir dedikleri bu mu cidden?)! Hemen gidip organik pamuk tulum/zıbın reyonlarını boşaltmak, battaniye falan örmek (zincir bile çekemem) ve herkese bunu ilan etmek (yaşasın anonim blogculuk oynamak!) istiyorum.
Kardeşimse mide bulantısından, hamilelik sürecinden, doktorla uğraşmaktan falan korkuyor. Ahhh canııım, ne masum di mi?! Kafaya taktığı şeylere bak.
Kendisine böylece söyledim, “abla manyak mısın sen ne biçim ablasın?” dedi.
Valla şu an tam da “keşke benim de olsaydı” diyeceğim türden bir ablayım.
Ona şunu yazdım; hayatının sonsuza dek değişeceği fikrini düşün, bunu kabullenebilirsen ve hala cesaretini koruyorsan bu işe gir. Bunu idrakten sonra, bir de teslim olursan akışa, işte o zaman tadından yenmiyor. Ben yazınca güldü ama bu iş; imdb 9.8’lik korku filmi gibi bir şey, aşk kısmı ise 100 ayarında.
Haa tabii herkes aşk filmine bayılmak zorunda değil. Bu yüzden bilinçli bir tercih olarak çocuk yapmayan insanlara hayranım. Bu derece büyük bir karar alabildikleri ve kendilerini çok iyi tanıdıkları için.
İçinde bulunduğum hale baksana; bazen kendimce bilim kurgu gerektiren senaryolar yazıyorum: “Çocuklu hayatı gördün, bir şans daha verseler yine çocuk sahibi olur muydun?” “-Evet”.  “Yaa sen şimdi oğlanı tanıdığın için böyle diyorsun, o şansı verince her şey sıfırlanacak, zamanda bu olaylar silinecek, yaşananlar yaşanmamış olacak, onu hiç bilmeyeceksin. Yine soruyorum bak, çocuk ister miydin?” “-Evet”.
Gördüğünüz üzere bu tip bir manyaklık ortaya çıkıyor bir kez analık mevzuuna bulaşınca. Belki bu yüzden bu kadar güzel zaten. Zor ve güzel. Çok zor ve çok güzel. Aşırı zorlayıcı ve aşırı büyüleyici. Katsayılar olumsuz yönde artıyor bazen ama sevgi de yerinde saymıyor! Sevgi arttıkça sabır da otomatik yükleniyor.
Tarif etmesi güç. Çünkü “işte öyle bir şey” bu… Neden nasıl bilinmiyor.

12 Eylül 2018 Çarşamba

Pasif -agresif-uyuz edici

Bir pasif agresifle nasıl baş edersiniz?
Edemezsiniz dostlar edemezsiniz!
Böyle biriyle yaşıyorsanız engin psikoloji okumalarına gerek yok, bu iki kelimeyi ayrı ayrı bilmek bile bu tanımı yapmak için yeterli.
Pasif agresif insan şu şekil bir şey:

Asla tam anlamıyla mutlu edemezsiniz. Her şeyi tam yapsanız bile gider başka bir noktaya takılır ya da alınganlık gösterir.

Yanlışlıkla kırdıysanız asla tamir edemezsiniz. Resmen beklemistir kırmanızı, hatta yerini yapmıştır. Siz son hareketi yaptıktan sonra dilediği gibi küsmek ve trip atmakta serbesttir artık.

O bir kurbandır kendine acır içten içe, dıştan dışa ve durmaksızın!

Aklında gerçekten ne olduğunu asla doğrudan söylemediği için istediği şeyler çoğu zaman tam gerçekleşmez. Bu kez yine batar kurban rolünün içine. Halbuki net olmayı bir denese, ne kimse zihin okumaya çalışmak zorunda kalacak ne de o dolaylamaların dolaymalası ile istediklerini elde etmeye mecbur olacak...

Sürekli bir bastırma içinde olduğundan duygularının ne zaman ve nasıl irtaya çıkacağını, daha dogrusu hangi alakasız şeyde infilak ederek kendini ve sizi zorda bırakacağını bilemezsiniz...

Şimdi bunlar ve yazmayı içimin kaldırmadığı daha fazlası bir yakınınızda, çok yakınınızda varsa, mesela annenizde!... Geçmiş olsun.

Vicdan azabı ile öfke arasında mekik  dokumalar sizin işiniz, anlıyorum.

Mesela bunları yazarken bile üzülüyorum, o kadar desteği ve sevgisine karşılık bunları yazdım diye kendimi çok kötü hissediyorum. Bir yandan da aslında herkeste bunlardan bir parça olduğunu, bazı insanların biraz daha "böyle" olduğunu bilmek, tüm bu yazıyı öfke ile yazdığım için abarttığımın farkında olmak beni biraz rahatlatıyor.

Ha, bunu yüzüne söylüyor musun derseniz, hem de nasıl söylüyorum! İnsanı sadece kaşınla gözünle sinir krizine sokarsın sen diyorum mesela. Net olmamanın en çok kendine zarar verdiğini bıkmadan anlatıyorum. Net olmakla biriktirdiklerini bir anda patlamanın aynı şey olmadığını da söylüyorum...

Aslında içten içe en çok ona üzülüyorum.

Tatilden dönerken yavru hasta oldu (Eylülde her gün yazalım meydan okuması da böylece benim için yalan oldu). Çocuk el ayak ağız zıkkımına yakalanmış... Böyle şeyler kapmasın diye bir kez havuza sokmadığım hep denize götürdüğüm yavru bu... Neyse, yavrum ateşli, boğazım acıyor, ayaklarım kaşınıyor diye bağıra bağıra ağlıyor gece gündüz, uyumuyor, yemiyor ve hepsinden kötüsü bir damla su bile içmek istemiyor. Kucağımda "annneeee, annneeeee" diyerek dakikalarca ağlarken zaten aklımı kaçıracak oluyorum.

Gece bizde kalıp sabaha kadar yardımcı oldu, yavruyu salladı, sakinleştirdi, yemek yaptı, evi topladı. Bu kısım için nasıl şanslı ve minnettar hissediyorum anlatamam.

Bir yandan da tuhaf hareketler. Şu cinnetin içinde insanı uyuz etmeler. Alt yazısı sonra patladı. Çocuğa ilaç vermiyormuşum, biraz daha fazla içirseymişim şurubu, biz çok biliyormuşuz... Yahu çocuğu 2 farklı doktora götürdüm. Onlar ne diyorsa onu yapıyorum. Tedavisi falan yok bunu çekeceksiniz dediler. Şurup dediğim de kaşıntı için verilen bir şey. Uyku yapar demişti doktoru tabii ki benim uykusuz baykuş oğlumu sersemletmedi bile. Ben neye dayanarak ilaç dozu arttırayım. Çocuğa bakamıyorsunuz ayarı vermek nedir yahu?

Tatilde de bir sürü gerildik... Onları yazmaya takatim yok şu an. 3 gecedir toplasak 8 saat uyumadım.

Garip bir şekilde, ha bire uyanıyor diye dizimde salladığım ve yerine koyamadığım yavru üstümde, şu an bunları içimden dökmek istedim.


6 Eylül 2018 Perşembe

Çocuklu eylül tatili

Dün kardeşim beşyüzmilyonuncu "foto yollasanıza yeeaaa!" tacizinden sonra ( tabii ki foto dediği şeylerin hepsi yavruya ait, bizim olduğumuz bir kare görmek istediği falan yok) internet kotamı aşan gönderilerimden memnun olacak ki, "ee siz ne yapıyorsunuz? Çocuklu tatil nasıl?" diye sordu.

Niyeyse şaşırdım bir an. Aynı anda da bu soruya şaşırdığım için çok mutlu oldum. Hala geceleri uyanıp beni zombi gibi gezdirse de yavruyla birlikte tatile çıkmıştım ve hiç de şikayetçi değildim!

Doğduğu sene yaz tatili zamanlarinda 3-4 aylıktı ve değil tatil yapmak evden bile çıkamıyordum. Çünkü gündüz meme emmeyi reddeden ve açlıktan ağlayan, uyumayan, uyumadıkça delilenen bir yavru ve ne kadar berbat bir ruh halinde olduğunun tam farkında bile olmayan bir anne ikilisiydik biz.

Geçen yıl bahar sonunda herşey dahil kısa bir tatil yapmıştık ve ikincisine cesaret edememiştim. Her şey bir yana uçakla hemen varılan o yoldan sonra, oto koltuğunda 15 dakika bile oturtamadığımız çocukla yola çıkmak gözümde büyümüştü.

Bu yaz, evet 9 saat yolculuk biraz korkutucu gelmedi değil ama, her şey kendiliğinden oldu,uzun uzadıya düşünmedim bile tatil konusunda. Üstelik çok da keyif alıyorum. Şurada 10 dakika güneşleneyim dediğimde ya üstünden sular akarak "anneeeaaasiii hadi gelsene denizeee" diye üstüme atlıyor ya da tüm kumu yeni kremlediğim bacaklarıma ve karnıma sanat eseri yapmak için kullanıyor ama olsun. Beklentim 10 dakikacık olunca sorun olmuyor sanırım. Belki de beklentim sadece "birlikte" mutlu olmak olduğu için sahili boydan boya 3. kere koşarken hala gülüyorum...

Bu aralar hayır demeyi azalttı derken, kollarını çarpraz yapıp olmaaazzzz demeye başlayan ve bu da yetmemiş gibi her cümlesinin başına "off yaaa" ekleyerek herkesi dönüp bize bakmaya mecbur bırakan yavrumla gayet uyumluyum.

Kardeşime, "biliyorsun oğlan eziyetli bir çocuk değil, kendine has uyuzluklarını da idare ediyoruz o yüzden tatil güzel" diye özetledim. Hayalimdeki annesin yazmış, eh biraz da gururluyum.

Sonuç olarak çocuklu tatil güzel.
Yavrunun büyümesi mucizevi bir şey gibi beni büyülüyor.
Haa ama yine de, tatil ya da değil, hala gece deliksiz uyuyacağım günleri bekliyorum.

4 Eylül 2018 Salı

Eylül durmuyordu...

Sağdan soldan geliyorsun eylül ama hadi hayırlısı...

Bugün tatile doğru yola çıktık erkenden. Kervanla yola çıkıyor gibi hazırladığımız eşyaları taşırken koca belini fena incitti... Yolu yarıladık yavru yine oto koltuğunda kendini parçalıyor. Tam yana çekeceğiz kaldırdım aldım ki üstüme resmen kova dolusu kustu. Korkmasın diye hiç kıpırdamadan bekledim, donuma kadar battım hiç mesele değil de, boğazım acıyor beni kucağına al diye ağlayan yavruya inanmadım diye vicdanım kavruldu. Meğer asit boğazını yaktıkça öyle diyormuş anladım...

Neyse ki sağ salim vardık, şimdi ikisi de cok daha iyi şükürler olsun.

Önceden bu durumlarda, "neye çok heveslensem böyle oluyor!" diye deli olurdum. Son zamanlarda başka düşünmeye gayret ediyorum, her şeyin sebebi var, çok daha eminim. Belki bir gün tüm hayal kırıklıklarından arınmak da nasip olur...

Velhasıl, sağdan, soldan, ortadan... Nereden gelirse gelsin, her şeyin geldigi yeri hatırlamak önemli. Başarabilirim inşallah...

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...