11 Temmuz 2018 Çarşamba

Minik evrenimden dev analizlere

Bu aralar bilinçaltına süpürdüklerimizin etkilerini, yetiştirilirken duyduğumuz ve içselleştirdiğimiz tüm o şeylerin bu günkü tercih ve davranışlarımızı nasıl etkilediğini düşünüyorum. Son zamanlarda okuduklarım bu konunun kafamda durmadan dönmesine neden oldu tabii. Derken overlokçu ayağıma geldi; şu an meşgul olduğum bir proje değerlendirme sürecinde envai çeşit insanla muhatap olmak durumunda kaldım ve koca bir toplum olarak davranışlarımızı analiz etme fırsatım oldu.
Analiz falan deyince bir uzman konuşacak duygusu vermesine de bayıldım bu arada, birkaç “fikirimsi” yumurtlayacağım demekten iyi tabii…
Neyse, süreç ve karşılaştığım durumlar şu şekilde: Her proje birbirinden habersiz 2 kişiye verilecek şekilde uzmanlara paylaştırıldı¸ sonra değerlendirmeler sisteme girildi. Her projeyi 2 uzman değerlendirmiş oldu ve sonra bir orta yolu bulmak/değerlendirme farklarını ortadan kaldırmak için belli sayıda proje uzmanlara konsolidasyon için yeniden atandı. Buraya kadar herkes anonim. Bu aşamadan sonra konsolidatör olarak atanan uzman, hem kendi değerlendirmesini hem de karşıdakinin adını ve yazdıklarını görebildi ve ondan bu verilerle ortak bir sonuç üretmesi istendi. Eğer puanlar arasında fark ve görüş ayrılığı varsa (ki mutlaka var) karşıdaki uzmanla e-posta yoluyla temasa geçerek anlaşmaya varması istendi.
Süreç sonunda ortaya çıkanlar tablolar ise beni derin düşüncelere gark etti…
1. durumdaki diyalogların özeti;
  • Falanca bey, ortak metin şu, puanların son hali şu, sizin için de uygunsa sisteme yükleyim?
  • Tabiii, uygundur Mızmız Hanım, siz nasıl derseniz.
Bu grubun, çoğu kez gönderdiğim metni okumadığını düşünüyorum. Tabii böyle düşünmemde hemen o dakika gelen cevapların payı var. Yine bunların bir kısmı adım gibi biliyorum ki “amaan zaten konsolide olacak” diyerek kendilerine verilen proje değerlendirmelerini de elinin ucuyla yapıp geçmiş (yazdıkları değerlendirme metninden belli).
Bir de hemen “uygundur” diyenler içinde bir grup daha var; sanki bu konsolidatörlük kesin ve değişmez bir güç temsiliymişçesine “adam konsolidatör, kararı ona bırakmak lazım” diye inanan ve saygı-nezaket karışımı bir tavırla sesini çıkarmayanlar… Acı olan şu; bir baktım ki aslında benim de bir yanım böyle hissediyor! Çünkü ben öyle öğrendim; “o öğretmen saygı göster sorgulama”, “o patron sorgulama”, “o senin büyüğün sorgulama…”. Beynime beynime işlenen bir “yetkili kişiye karşı koyulmaz” inancı mevcut yani… Tamam, tüm otoriteleri yıkalım dediğim yok da, rastgele  atamalar yapılan bir sistemde projelerin yarısı bir başkasına düştü diye, bu ne çekingenlik?! Yakın bir arkadaşım da bu sürecin içinde, ona da sordum çaktırmadan, birebir aynı düşüncede… Vay anam, siz bir nesil insana ne yaptınız!!! Kodlamalarımıza geeel…
Bunu fark etmek bana biraz koydu. Sonra yine kendimi azıcık teselli edecek bir dayanak buldum; ciddi puan farkı olan durumlarda bana görüşüm sorulduğunda yazdıklarımı savundum; kibar bir dille gerekçelerimi sıraladım ve /fakat/ yine de son kararı size bırakıyorum dedim. Bu beni kurtarır mı? Bilmem, yine de olduğum yere sinmedim diye düşünüp kendimi sakinleştirdim.
Bunları düşünmekle kalmadım, işi biraz da tembelliğimize yordum. “Yav değerlendirdik işte, yaz dediniz yazdık daha ne uzatıyorsunuz, ne uğraşacağım elin adamıyla, istediğini yapsın iş çıkmasın” düşüncesinin de mevcut olduğunu sezdim. Çünkü konsolidasyon işlemleri ile ilgili nasıl bir yol izleyeceğimizi sorduğum bir ortamda uzun zamandır bu süreçte bulunanlar bu alt mesajları içeren cümleler kurdular. Bizim klasik dostlar alışverişte görsün tavrımız, bildiniz mi? Yasak savmak, yapmış olmak için yapmak şeklinde tezahür eden ulusal tembellik güdümüz. Bunu da şuraya bağlayacağım; başkalarını memnun etmek ya da şerrinden sakınmak için (başta anne babalarımız) seçimler yapmaya alışık olduğumuzdan, hiçbir şeyin gerçek sorumluluğunu almamış insanlardan oluşan bir topluluğuz. Bir işi tam ve iyi yapmak için içsel motivasyonumuz neredeyse yok, ödül veya ceza beklentileri, kabul görme ya da eleştirilme durumları gibi dış etkenlerle hareket etmeye inanılmaz alışmışız. Bu değerlendirmeleri yapan insanların büyük kısmı da iyi yerlerde çalışan devlet memurları (mühendis, uzman, denetmen vs.) ya da akademisyenler haa, zannetmeyin ki çalışma hayatını tanımayan yeni yetmeler falan… Yaa işte böyle, konuyu buraya taşıdım ama kendi uyduruk analizlerimin arkasındayım. Arkasında demişken bir de 2. Grup var:

2. durumdaki diyalogların özeti
  • Falanca bey, ortak metin şu, puanların son hali şu, sizin için de uygunsa sisteme yükleyim?
  • Neden? Kaç puan verdin? Yolla bakalım? Hayırrr benim UZMAN görüşüm öyle değil. Hayırrrr KESİNLİKLE olmaz. Bakın bu iş öyle YAPILMAZ, şöyle şöyle yapıca….
AAAAYYYYYHHH! Yazamadım daha fazla, ruhum daraldı.
Kabul, bu grup o kadar kişi içinden 1 tane çıktı, ama yetti de arttı. Bunu da çevremizden çok iyi tanıyoruz değil mi? Kendinden aşşşırı emin. Çünkü o bir uzman, o bir star! Mesajlaşmalarımız boyunca kendi uzmanlığını ve KENDİ görüşünü vurgulamaktan geri durmamış. Söylediklerine karşılık işleri sübjektiflikten kurtarmak için kullanabileceğimiz biricik dokümandan aynen kopyalayıp yapıştırdığım metinlere ve görüşlerimi buraya dayandırdığımı belirtmeme rağmen, o projenin ASLA kabul edilemeyeceğini söylemiş. Ardından bana, bu işlerin nasıl yürüdüğünü açıklamış, “gel bakıyım, kulağını çekmeyim senin, bak böyle yapacaksın” edasıyla bir şeyler yazmış. Ne güzel değil mi? Ne yapılır böyle durumlarda?

Ne yapılır tam emin değilim ama bunun üzerine derin bir nefes alıp klavyeye sarıldım. Ben de “nazik” yönlendirmeleri için teşekkür edip, zaten daha ilk e-postamda her şeyi açıkladığımı ve kendilerinin anlamadığını söyleyiverdim. O kadar insanla uzlaşmış ve nihai kararınıza saygı duyarım demiş olmama rağmen bu adama “anlaşıldığı üzere uzlaşmamız mümkün görünmüyor, başka alternatifler arayacağım, sizi bilgilendiririm” yazarak kestirip attım. Pişman mıyım? Ne münasebet! Sonuçta ne kadar eğitim, doküman vs. ile ilerlerse ilerlesin tamamen objektif olunamayacak bir değerlendirme sürecinde bu kadar kendinden emin olmayı benim aklım almıyor! Bu durum, sen bilmezsin ben bilirim tavrıyla kendini gösterince de resmen elim ayağımdan kan çekiliyor. Evet, hissettiğim öfkenin fiziksel belirtisi de bu. Duygularınızı vücudunuzun neresinde hissettiğinize odaklanın diyordu kitaplarda, bir türlü kestiremiyordum! İşte bu hissettiğim öfkeyle bunu çok güzel anladım. Bir de göğsümden boğazıma doğru yanma. Al sana nur topu gibi kızgınlık ve kabullenememe. Eminim bu amcanın da boğazı yandı, göğsü sıkıştı, belki başı da ağrımıştır.
Herkesin uzak durmaya gayret ettiği bir tip değil mi? Çoğu insanı bu halleri ile etkileri altına alırlar. O kadar alışmıştır ki hükmetmeye, karşı gelindiği vakit ne yapacağını şaşırır. En iyi olmak ve düşüncelerinin riayet edilmesi gereken kurallar olduğunu savunmak gibi alışkanlıkları var. Çünkü aslında kendinden emin değil. Alanını korumak zorunda hissediyor, bunu da büyüklenerek yapıyor. Esneyemiyor. Bu yüzden başka düşüncelere açık değil. Allahımmmm, şu an yardırdım gidiyorum ama neredeyse eminim ki savunduğu konudaki alt yapısı da çok zayıf!
Ben mi? Böyle iki farklı durumdan bu kadar etkilenip de uzuuun uzuuun yazdığıma göre ya totodan analiz sallamayı çok seven çenebazın biriyim ya da bu durumlarla baş etmekte zorlanan ve bu yüzden çenesine vuran narin çiçeğim. Belki her ikisiyim.
Benimle uğraşanlara da kolaylıklar o zaman ☺


5 Temmuz 2018 Perşembe

Kafamda tepinen filler için...

Secret furyası çıktığında üniversitedeydim. Kitabı okumuş, belgeselini de ev arkadaşım B. İle bir heves izlemiştim. Aman ne heyecanlanmıştık. Bazı şeyleri çok mantıklı bulmakla birlikte bazı kısımlar hiç ama hiç kafama yatmamıştı. Zaten sürdürülebilir olmasını içten içe beklememiştim. Yine o zamanlar çok revaçta olan kişisel gelişim kitaplarının bir değişik versiyonu olarak görmüş, ilgimi çekmişti o kadar.
Hemen melankoliye ve oflamaya meyleden yapıma rağmen olumlu düşüncelerin ve olumlu tavırların işe yarayacağına da hep inandım. Hatta bunu bazı durumlarda bizzat yaşadım. Anksiyete bozukluğu teşhisini almadan hemen önce, üniversitenin araştırma hastanesindeki poliklinikler arasında mekik dokur; bir gün gastroenteroloji bir gün nöroloji, olmadı bir gün kulak-burun-boğaz ve iç hastalıkları birimleri önünde doktor kovalarken, kendi halime üzüldükçe kötüleşiyordum.  Bedeninde hiç-bir-sorun-yok diye üstüne bastıra bastıra söyleyen doktorların yanından çıkıp, oranın yerlisi bir yakın arkadaşımın evinde kalmaya gittiğim akşam Cem Yılmaz’ın yeni çıkan stand up gösterisini çevire çevire izlediğimiz süre boyunca hiç de hasta hissetmediğimi fark ettim.
Bu aydınlanmayla birlikte hooop diye düzelseydim keşke ama öyle olmadı. Kendime tam olarak gelmem aylar aldı. Bu süre içinde düzelmem gerekli dedikçe daha çaresiz hissettiğim ya da kendimi tamamen kapıp koyuverdiğim ve o iç bunaltıcı histen çıkmak için sürekli uyumak istediğim zamanlar çoğunluktaydı. Şimdi tam bir netlikle hatırlayamasam da düzelmeye başlamam aslında hızlı oldu. Yani “tamam artık yeter” dediğim nokta ile iyi hissettiğim nokta arası kısaydı demek istiyorum. “Pembe fili düşünme” (Zeynep Selvili Çarmıklı) kitabını okuyunca o kısmı biraz daha iyi anladım, bıçkın delikanlı gibi bir “yeter ulan” postası değildi hastalığımı iyileştiren, “Tamam napayım yani, üzgünüm mutsuzum ama arada mutlu da oluyorum… Daha iyi olacağım, çıkayım ben dışarı, çıkayım, çıkayım, ne fark eder evde de kötü hissediyorum bari nefes almış olayım” şeklindeki kabullenmem ile başladı düzelme yolum.

Kitabın tam ortasından dalmış oldum galiba ama klinik psikolog olan yazarın kendi panik atak sürecinde yaşadıklarını kendime çok yakın buldum ve gerçekten de “bunu yenmeliyim, bundan kurtulmalıyım, yok etmeliyim” çabasının durumu daha kötü hale getirdiğini ben de tecrübe ettiğim için ilk bu kısmı yazmak istedim… Kitapta sürekli vurgulanan duygularını kabul etme, onları yok etmek ya da değiştirmek değil de onlarla “birlikte” hayatına olması gerektiği gibi devam etme düşüncesi hoşuma gitti.
Aynı şekilde, aslında hiç birimizin tek yönlü olmadığını vurguladığı kısımları da çok sevdim. Mesela ben kendimi çoğunlukla melankoliye yatkın biri olarak tanımlarım fakat aynı zamanda daha gözyaşım kurumadan tekrar tazelenir yoluma bakmayı da bilirim; hemen güler olumlu şeylere geçerim. Hani çoğu zaman kendimi kontrolcü ve katı olmakla suçluyorum ya, bazı konularda bir planımın-hazırlığımın olmaması beni korkuttuğu için böyle katı olsam da pek çok konuda uyumlu ve esneğim. İşte bu tezatlıklar bana çok garip gelir, sanki birinden biri olmalıymışım gibi düşünürdüm. Herkesin aslında bunların hepsi birden olabileceğini açıklamaları ile birlikte çok güzel anlatmış.
Etiketlemenin etkilerinden söz ettiği kısımlar da beni düşünmeye itti. Başkaları tarafından etiketlenmekten ben de nefret ederim ama elbette kendi kendime yapıştırdığım bazı etiketlerin altından kalkamam. Etiketlemenin ardında bir hayatta kalma, tanıdık bildik bir nokta yaratma ve ona bağlı kalma dürtüsü olduğunu anlatmış. Bu bakış açısından hiç bakmadığımı fark ettim mesela.
Ne olunca mutlu-iyi hissedeceğimiz konusunda yapmamızı istediği listede yer alan/alacak pek çok şeyin, aslında birer sonuç olduğunu ve mutluluk denen şeyin “değerler” oluşturmak ve bu değerlere göre yaşamakla birlikte gerçekleşen bir süreç olduğunu okumak da bana iyi geldi. Bunu aslında bilmeme rağmen ben de sık sık o sonuçları elde etmeye odaklanıyorum çünkü.
Kitabın genelinde göze çarpan kendine karşı şefkatli olma, duygularını kabullenme ve anda kalma konusu sosyal medyada pompalandığı şekliyle verilmemiş. Basit bir dille açıklanan terimler ve sistemler insanın kafasına yatıyor. Bu haliyle kitabı çok sevdim. Aşırı beklentilerle ya da büyük çözümlemeler yapmak için okunursa bunu karşılamaz fakat benim tam da okumak istediğim şeydi; çünkü alacağım bilgilerin ve edineceğim düşüncelerin İçinde kaybolmadan, günlük hayatımda aklımda dolaşıp duran konularda bana bir ışık yaksın istemiştim. Kitap bu anlamda benim için oldukça yeterliydi. Şimdi adım adım başka kitaplara geçebileceğimi görüyorum.
Belki bunlardan ilki meditasyonu yine çok basit haliyle anlatacak bir kitap olabilir. Daha önce ne yoga yaptım, ne meditasyonla ilgilendim. Nefes çalışmalarına merak sardığım tek zaman hamilelik dönemiydi, onun için de hypnobirthting kitabını alıp okudum ama sonunda sezaryen olmam bir yana, kitapta açıklanan egzersizlerin hiç birini o 9 ay içinde hakkını vererek yapamadım. Oysa anda kalmakla ilgili ne okusam bir ucu mutlaka meditasyona ya da benzer tekniklere çıkıyor.
Bu kitapta da bilinçli farkındalık geliştirmek, oradan oraya zıplayan zihnimizi nazikçe geri çekmek için kullanılacak araçlardan biri olarak bu önerilmiş. Kendi açımdan düşündüğümde bunu öğrenmeyi istememin temel nedeni; zamanın gerçekten yavaşladığı, içime dolan mutluluk-huzur-şükür karışımı hissi bedenimde somut olarak hissettiğim o anları arttırmayı, bunu bilinçli olarak yapabilmeyi istemem var. Ben bu hissi çoğu zaman yavrunun neşeli hallerini bir kenardan izlerken, doğada bir şeyler yaparken, sessizliğin tadını çıkarırken yaşıyorum. İnsanın içi yandığı anlarda ettiği dua bir başka olur ya hani, üzgün bile olsan kalbinde bir genişleme hissediyor, bir hafifleme geliyor vücuduna… İşte bunları neden daha fazla hissedemeyelim ki… Konuyu anda kalmaktan başka bir yere kaydırdım şu an farkındayım ama hem bu güzel hisleri arttıracak hem de yaşadığım hayatı tüm duyularımla hissedecek bir farkındalığa gelmeme aracı olacaksa, bence okumaya ve uygulamayı denemeye değer…
Sonuç olarak kitaptan kendi adıma aldığım notlara ve beni heveslendirdiği diğer konulara bakınca faydalı olmuş diyorum. Umarım okudukça ve heybemi doldurdukça her şey daha güzel olacak.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Benzetmelere gel!

Ressssmen dilim şişti. Hani böyle konuşmak istersin istersin ama kimse yoktur, dedikodular birikir içinde dağ olur ama çıtlatacak kimseyi bulamazsın, kafan çingene çadırına döner anlatıp rahatlayamazsın… Hah! İşte öyle oldum şu son iki haftadır. Bin bir çeşit şey var aklımda yazmak istediğim fakat ya zaman yok ya da yazmak için sıraya koyamıyorum.

Mesela çok hevesle sipariş ettiğim kitaplardan 2’si geldi, biri D&R’ın nedensiz iptali ile elime ulaşamadı. Birini şu sürece rağmen bitirdim. Hayatın mı değişti derseniz, değişmedi henüz, ama değişeceğine dair içimde arsız bir çiçek gibi umut çoğaldı.
Tabii diğer taraftan her şey minnak evrenimdeki kadar minnoş değildi. Ben de güzel memleketimizin “yamulan kitlesi” nden biri olarak bayram sonrası ilk bir haftayı içine metan gazı basıla basıla şişmiş ama “patlayamamış”  gergin bir balon gibi geçirdim. Seçim ile ilgili bir şey okuduğumda histerik bir gülme geldi, ağlayamadım.
İncelemesini bitirip sisteme yüklemem gereken projeler vardı, kendimi onlara verdim. Bayramın ikinci günü bağımsızlığını ilan eden sümüklerim burnumun önüne ve arkasına çılgınca akarak fiziksel olarak da yamulmamı sağladı. Sesim kısıldı, halsizleştim, ne yaparsam yapayım yaşatamadığım ve bir şekilde ince ince solup kuruyan orkidelerime benzedim.

Sağ olsun yavru da bu süreçte bana çok destek çıktı; sinir krizlerini çifter çifter geçirmek olsun, insanı eşekten düşmüşe döndüren tuhaf diyaloglar yaratmak olsun, durup durup kafa göz yarmak olsun, her türlü maharetini sergiledi. Örnek vermek gerekirse:
  • Banyodan çıkarken havluya sarıp kucağıma aldığımda babası ayaklarına su döker sonra benden alıp içeri taşır. Banyo rutininin sonu bu (rutinin başında da Kızılderili dansına benzeyen bol kafa sallamalı bir dansla banyo-banyo! banyo-banyo! diye çığırarak ortalığı inletmek var). Neyse, o gün bu sıralı işlem aksadı ve tam babasının kucağında içeri giderken “ayağımı yıkıyacaaaaammmm” çığlığı yükseldi. Geri dönünce “yıkamak istemiyooooom”, banyodan çıkınca “Ayaaağııııım! Yıkayın ayağımııııı”, geri dönünce…daha yazayım mı?! En son zorla odaya taşıma, deli gibi ağlayarak ve çırılçıplak halde ayaklarını yıkamak için banyoya koşma, kapıyı haşırt diye ayak parmağının üzerine çekme ve acıdan morarana kadar ağlama durumunda kalan bir yavru. Sinirleri laçka olmuş; üstüne basılmış domatese benzeyen ana-baba. Hikâye tabii bitmedi; gece 2’de uyanıp “beni kucağına aaaall”, “hayııırr almaa bırak yatağımaaa”, “baba giiitttt” - “babam nereye gitttiiiinnn” diye kör karanlıkta çığlık çığlığa ağlama… “gece gece neeee bağırıyosun çocuğum yaaaaa!” diye dellenen anne. 30 dakika ikna çabası ve kapanış. Biri bana gece uykudan uyanıp kaldığı yerden sinir krizine devam eden çocuğun normal bir şey olduğunu söylesin lütfen. Lütfen ama bak: İhtiyacım var.
  • Uykudan önce sakince pijamalarını giydirebilmek için anlatılan hikaye, fıkra ve bilimum saçmalıktan sonra “haydi bakalııım, şimdi iyi geceler diyelim” lafını duyunca bir anda ciddileşti yavru… “Babası, seninle biraz konuşabilir miyiz?” şeklinde bir soru sordu. 10 senedir tanıdığım adamdan daha önce hiç duymadığım o tatlı ses tonuyla cevap geldi “tabii konuşabiliriz oğlum, ne oldu anlat bakalım?” (Bu arada sanki karşısındaki yavru 2 değil de 22 yaşındaymış ve tefeciye dadandığını falan söyleyecekmiş gibi bi hallerde). Sonra yavrunun cevabı “hadi domates olur musun babası?” ! Özetle sebze ve meyve taklidi yaptıkları o salak oyunu oynayarak uykuyu ertelemeye çalışan manipülatif pandanın gazına geldik, şaşkın ördeklere döndük.
  • Bir hafta içinde tam 3 kez dudağını, dişini, burnunu patlatmayı başardı yavru. “Biz çocuk bakamıyoruz yaa, bu zamana kadar iyi hayatta kalmış bu yavrucak” diye diye içi kurumuş bal kabağına benzedik.
Yazdım yazdım yine ne diyecektim unuttum.
Ay galiba bir yere bağlayamadım, bu yazı da parçası kırılıp takımı bozulmuş tabak gibi elimde kaldı ☺

12 Haziran 2018 Salı

Küçük şehir notları-2


Küçük şehir notlarına yine bir bayram tatili vesilesiyle devam ediyorum, ilki burada ;)



Zaten kaç tanesi gerçekten büyük şehir diye tekrar sormak isterim
Dolmuş: Bugün anneanneme gitmemiz gerekti. Babam evde yok, yani araba yok, anneannemin evi çok uzak sayılmaz ama -doğduğundan beri bebek arabasına büyük nefret besleyen yavru sağolsun; attık bir kenara getirmedik bile- o yol yavru ile yürünmez... Annem dolmuşa binelim dedi. Hadi dedim, binelim! Böyle bir olay vardı evet. Yavruya anlattım, çok da heyecanlandı. Uzaktan dolmuşu görene kadar "annesi doomuş geldi mi, geliyor mu, eereye gitti?" sorularıyla, binince de "dooomuşa bindik, gidiyos, doomuş durdu, abla eereye gidiyooo, neden düt basıyooo?" laflarıyla beynimizi yedi ama resmen mutlu oldum. En çok da dolmuşla bir yere 5 dakikada vardığımız için...

Çocuğunuzu hop diye kucağına alanlar, pat diye şeker uzatanlar: Biliyorum bunu memleketimizin her yerinde görebiliriz,  ama yavru 2 yaşını geçti, Ankara' dayken eğer biz ebeveynleri olarak bir iletişim içinde değilsek başka bir yetişkinin bunu yaptığını görmedim hiç. Dolmuşta arkadaki teyze şeker vermiş benimkine, yüzü o tarafa dönük milleti izliyordu yavru. " Anne bu neeee?" dedi bana göstererek. Teyze tarafından taşlanmayı göze alarak "Boncuk" dedim. Daha önce hiç yemedi, bilmiyor diye... Arkadan söylendi o teyze muhtemelen, amaaann iyi ki kulaklarım az duyuyor :)

Herkesin evinde aynı bayram yemeği: Bayramda kime giderseniz gidin fix menü sizi karşılar; yoğurtlu çorba (yayla), etli yaprak sarması, etli kuru bamya (sulu yemek şeklinde), pirinç pilavı, yaz salatası,  cevizli oklavadan çekme (baklavaya on basar bir şerbetli tatlı). Annem "yaprak saramadım- yaprak saramadııımmmmm" diyerek kendini çöllere vuracak gibi çırpınınca hatırladım bunu da... Evet hiç de vejeteryan bir menü değil ama benim aklımı başımdan alıyor doğrusu. "Anne sakin, burnumuzdan çıkana kadar sarma yiycez yahuuu bayramda!" Küçükken hep aynı yemeklerden sıkılırdım, şimdi ne güzel bir gelenek diye düşünüyorum...

Zamanın bereketlenmesi: Gerçekten de durumu en iyi ifade edecek sözcük "bereketlenmek". Şöyle bir bakıyorum, tüm gün pinekledik dediğim günlerde bile Ankara'dakinden 5 kat fazla iş halletmişiz. Daha doğrusu günlük hayatı idame ettirmek için yapılan şeyler "iş" haline gelmemiş. Dün mesela; sabah kalktık bahçeye inip bir posta kum oynadık çiçek suladık yavruyla. Sonra kahvaltı, ev topladık. Onlar annemle parka gitti, ben saçlarımı "tıraş ettirmeye", sonra çarşıda buluştuk. Ben kuaförden çıkana kadar onlar bayram yemeği için malzeme almışlar, havuzlu parkı gezmişler. Sonra yavruya bir kaç parça kıyafet aldık (yazlık kıyafet stokları bahçede günde 75 kere ıslanmaya yetmedi), kumaşçıya gidip masa örtüsü diktirdik, fahri teyzeme uğrayıp kahve içtik, eve dönüp oğlanı uyuttuk, kitap okudum, sarıldım yattım, yemek yedim, yavru kalkınca bir posta daha bahçede kedi kovaladık/kum oynadık, bahçede kamelyada komşularla gevezelik ettik, kardeşim işten çıktı, onlara gidip bahçedeki dut ağacından patlayana kadar tıkındık ve yavru sevinçten delirdi, yemek yedik, kudurduk, oynadık, çay içtik sohbet ettik ve eve gece 10' da döndük. Aradaki ıvır zıvırları yazmadım. O kadar keyif aldım ki... Bu kalemlerden 2 tanesini yapmak için günü baştan planlamam gerekir Ankara'da... Burada mesafeler yakın, ilişkiler yakın, ihtiyacın olan her şey kolayca ulaşabileceğin kadar yakın... Tabii böyle olunca zaman yetti, arttı! Zavallı büyük şehir insanı da buna hayret etti...

İnsanlar ne der: Böyle bir sürü neşeli ayrıntı yazınca her şey laylaylom gibi görünüyor ama değil tabii. Çarşıdayken yavru arıza yapmaya başlayınca yanımıza sırt çantasını almadığımızı fark ettik. Etrafa bakındım, en yakın susturucu olarak bir simitçi gördüm! Hemen bir simit, bir şişe suyu yavruya yetiştirdim ama fark ettim ki ucundan koparıp ağzıma götürmeye çekiniyorum... Ramazan günü çarşının ortasında simit yemek! Ben çocukken bir tabuydu bu, demek ki üstünden atamıyorsun bazı şeyleri seneler sonra bile. Bir nefes aldım, kendime geldim, yedim gitti... Bazı şeylere nasıl koşullandığımızı uzun uzun düşündüm.










31 Mayıs 2018 Perşembe

Kontrol-süz değişim!

Az önce okuduğum bir şey çok canımı sıktı… Canımı sıktı çünkü içten içe hak verdim ve bu aralar kendimi sorguladığım konularla örtüştü. Ebeveynlik, kişisel gelişim ve farkındalık gibi konularda çok kitap okuyan, bunlardan notlar paylaşan, kitap önerilerinde bulunan biri var instagramda takip ettiklerim arasında. Kreşe gitmekte olan çocuğunun akran zorbalığına maruz kaldığını, bunu çözmek için harekete geçtiğini, oğluyla çalıştığını, diğer çocuğun bunu yapmasının altındaki nedenleri sorguladığını söylemiş. Tabii aydınlanma her zamanki gibi sonradan gelmiş; akran zorbalığına maruz kalan çocukların büyük kısmı- mizaç vb. etkenleri dışarda bırakırsak- kontrolcü ebeveynlerin çocukları. Bunu hatırlayınca kendime odaklanmam gerektiğini anladım demiş…
İşte bu noktada ben de ürperdim.
Yavru henüz kreşe gitmiyor, ortada zorbalık falan da yok, ama bu aralar akranlarından garip bir şekilde korkuyor. Parkta çocuklardan kaçmalar, başkaları varsa kaydırağa yaklaşmamalar, koşarak yanından geçen biri olsa üstümüze atlamalar, ses hassasiyetleri gibi bir sürü şey. Bu aralar bu konu beni çok endişelendirmişti, hemen canım Ceren'in kapısını çaldım, sağ olsun yazdıklarıyla beni çooook rahatlattı. Tabii ben bu süreçte çoktan ben neyi yanlış yapıyor olabilirim diye sormaya başlamıştım. Bu konuyla ilgili olarak bir yanlışım yok belki, Ceren’in de dediği gibi tamamen gelişimsel sancılar bunlar. Ama, işte aması var, yanlış yaptığım başka bir sürü şey var eminim.
Yukarıda bahsettiğim yazıyı hemen bir yakın arkadaşıma yolladım, benim yavrudan birkaç ay küçük bir oğlu var onun da… Karakter olarak ne kadar benzeştiğimizi bildiğim için, kontrolcü olmanın bu etkileri ile ilgili ne diyeceğini merak etmiştim. Ben galiba böyle sohbetler içinde kendimi daha iyi sorguluyor, okuduklarımı kafamda daha iyi birleştiriyorum.
Önce biraz dert yandı, kontrolcü olmak mı ilgili olmak mı nasıl ayırt edeceğiz, salalım gitsin mi bu çocukları dedi… Dost acı söyler deyip cevabı yapıştırdım; biz basbayağı kontrolcüyüz. Kontrolcü olmak zaten ilgilenmeyi getiriyor; ilgili olmak bir nevi yan etki gibi kalıyor yanında. İlgili olmanın arkasına sığınamayız, ikisi birbirine girmiş durumda çünkü. Çocuğunun ihtiyaçları, onun ruh dünyası, günlük sıkıntıları ya da büyüme evrelerinin getirdikleri için her zaman “orada” olmak, desteklemek, kabul etmek ve sınırsız sevgini sunmak benim “ilgilenmek” tanımıma giriyor evet. Bu süreçte onu yönlendirmeye çalışmak, istediğimiz gibi ilerlemeyen her konu için endişe hatta bir miktar öfke duymak, beklemediğimiz durumlar gerçekleşince panik olmak ve enerjinin büyük kısmını olayları “hizaya getirmek” için harcamak ise düpedüz kontrolcü olmak.
Kendimi çoğu kez açıkça kontrol manyağı olmakla suçlarım zaten. Hayatın tadını almamı engelleyen, gevşememin önüne geçen, farkında olmayabilirim ama bazen fırsatlar kaçırmama neden olan ve günlük mutlulukları ıskalamama yol açan pislik bir şey bu! Yavru doğduğundan beri bu konuda çok mesafe kat ettim, çünkü bana kendisinin bambaşka bir birey olduğunu ispatlayacak kadar çok şey yaptı şu 2 yılda. Daha bir hafta- on günlükken kafasını kaldırıp, klasik omuza yatırarak pat pat vurup gaz çıkarma hareketi vardır ya, onu yapmamızı engelleyen bir insan yavrusu kendisi mesela… O günlerden başlayıp kendime sürekli onu değiştir(e)meyeceğimi, hatta buna asla yeltenmeyeceğimi söyledim, zaten evlat sevgisi de öyle tuhaf bir şeymiş ki, şu hayatta “her şeyi ile” sevebileceğin tek insanın o olduğunu kısa sürede anlıyorsun. Bu anlamda temel hareket noktamdan sapmadığımı söyleyebilirim. Onu olduğu gibi seviyorum, koşul koymuyorum, onunla yaşadığım her zorluğun nedenini önce kendimde arıyorum.
Diğer taraftan kontrolcülük öyle bir şey ki, yaptığını bile fark etmediğin bir tik gibi sanki. O kadar içine işlemiş ve sıradanlaşmış bir hal. Bunu evde önce kocama, sonra da annemlere yansıtıyorum eminim. Öyle yapmayın / böyle yapmayın, şunu şu vakitte yapın, düzgün yapın, tarif ettiğim gibi yapın… Ödüm kopuyor sanki belli standartların altına düşersek yanlış olacak, eksik olacak diye… Yavrunun uyku vaktini geçirirsek dünya yıkılacak (yıkılmaz ama içinden Hulk çıkabilir gerçi…), markette aradığım ürünü bulamazsam sanki hepimiz açlıktan öleceğiz.
Yahu biri bana şunu bir açıklasın; çocuk gelmiş 2 yaşına, çok şükür yemekle sorunu olan bir çocuk değil. Sebze falan yemiyor ama çevirip çevirip yediği şeylerin hepsi sağlıklı ve besleyici. Neyse, o akşam, oruç olan kocam, yemeklerimizi biz işteyken halleden annemden o akşam yemek yapmamasını, kızartma ve yumurta pişirmesini istedi. Adamcağız kahvaltı yapmayı özlemiş. Annem de yavruya yemek yapmamış bizimle birlikte yer diye. Akşam ben bir bozul. Amaaannn Allahımmmm, akşam yemeği yooookkkkk! Çocuk patates kızartması (Actifry da kızartıldı haaa!) falan mı yiyeceeeeekkkkkkkk! Çocuk sabah kahvaltısını bomba gibi yapmış, öğle yemeğini yemiş, meyvesini, kuruyemişini, kefirini, yoğurdunu yuvarlamış. Neye üzülüyorum ben? Annemin, “kızım kocaman oldu artık oğlan, biz ne yersek o da onu yiyecek niye surat asıyorsun?” demesiyle kendime geldim. Yaa ben mal mıyım? Ne var bunda? Biz karşısına geçmiş bunları yerken çocuktan kuru fasulye kaşıklamasını falan beklemek daha büyük eziyet değil mi? Tabii akşam sofrada yavru müthiş bir iştahla patates, peynir, zeytin biraz çorba… ne varsa gömdü. Ben de tedirgin olduğumla kaldım.
Bunun gibi milyon tane şey. Çocuk uyandı / uyanacak, geç uyudu, erken kalktı, vayy uykuya geç kaldı, aman kocam niye öyle yaptı, oyy neden çocuk öyle davrandı!!!
Böyle çocuk yetiştirmek istemiyorum. Benim gibi mutsuz olsun istemiyorum. Hayatın geneline yayılan bir mutsuzluk değil bu yanlış anlaşılmasın, daha çok bir gerginlik aslında... Bunu, yazıştığım arkadaşıma söyleyince bana dedi ki; “ailelerimizden miras bu hal bize. Hem ben mutsuz bir çocuk değildim ki, ergenlikte falan kızardım bana karışmalarına ama sonunda erken yaşta mantıklı kararlar alabilen düzgün insanlar olduk, fena mı işte?”
Yooo, dostum yoo, fena. Bu kendimizi kandırmak için söylediğimiz bir bahane. Çocuğun doğruyu yanlışı ayırt etmesi, mantıklı kararlar alması için; bizi örnek alması ve tecrübe etmesi gerek. O tecrübeyi yaşarken de sadece arkasında duracak ve onu eleştirmeyecek bir aileye ihtiyacı var. O zaman hem mantıklı kararlar alır, hem de mutlu olabilir. Biz nasıl büyütüldük? Sürekli bizimkilerin standartlarına yetişmeye çalışarak! İyi olursak takdir edildik, yanlış yaparsak itilmedik ama başka türlü bir üzüntüye boğulduk; onları üzdük endişesinde kaybolduk. Böyle tavırlarla her şeyimize dolaylı yoldan karışıldı aslında. Şimdi de annelik dâhil her bir haltı mükemmel yapmaya çalışan, hayatındaki her bir olayı kontrol etmeye uğraşan takıntılı tipler olduk.
Gerçekten gevşemek istiyorum. Çok şükreden bir insanım, kendimi bir bıraksam, sürekli planlar programlar içinde çırpınmak yerine o anı yaşamayı bir başarsam eminim daha da huzurla dolacağım, daha çok şükredeceğim.
Bazen kendi kendime soruyorum; oğlun senden nasıl bahsetsin istersin? Mesela bir arkadaşıyla konuşmasına kulak misafiri oldun, ne duymak istersin?
Annem iş bitirici bir insandır desin, eyvallah, ama çok programcıdır, çok streslidir demesin.
Annem çok neşelidir desin. Yeniliklere açıktır, meraklıdır, araştırır, günceldir desin. Hep melankoliktir, yenilikler karşısında panikler, meraklıdır evet ama aşırı kurcalar, aşırı irdeler, kendini de bizi de araştırdıklarıyla boğar demesin.
Bunun gibi bir sürü şey.
Şu an hem kendime, hem ebeveynlerime biraz fazla yüklendiğimin farkındayım. Düşündükçe, yazdıkça içim kabardı, önünü alamadım.
Sadece 2 senede bende değişenleri düşününce şaşırıyorum aslında, çoğu zaman da,  “zorlandım ama bana bu lazımmış” diyorum. Değişen tablo hoşuma gidiyor. Daha fazla değiştirmek istiyorum. Önce kendim için. Zaten ben mutlu olduğum her an, yavru da mutlu.
Bana bazı konularda yardımcı olabileceğini düşündüğüm 3 tane kitap daha sipariş ettim. En azından, kendimi daha iyi anlamak adına bir yerden başlamak için fikir verecekler diye umuyorum. Gerçekten işe yarar şeyler bulursam yazarım.
Şu kesin, o değişimi istiyorum, hemen istiyorum.

11 Mayıs 2018 Cuma

Uçan memeli

Ön bir uyarı olsun diye söylüyorum, yazının konusu kadın ve erkeklerin uykusuzluğa yaklaşımı ve tahammül kapasitesi. Bir de cinayet sebepleri.  “Yine çocuğunun uykusuzluğunu anlatacak off yeeaaaa” diyecekler okumayabilir. “Ahahahah kocasına süper giydirmiş ama aynı zamanda, çok eğlenceli” diyecekler devam edebilir.
Şurayı düzenli okuyan sınırlı sayıda kişinin bileceği gibi yavru uykusuz bir baykuş. “Çook geç saatlere kadar uyanık kalan, aşırı huysuzlanan, yanımda yatmak isteyen bir çocuk” falan dersem çarpılırım. Ama kim bana, “bunda ne var benim eltimin oğlu şöyleydi böyleydi seninki de bişey mi…” gibi cümleler kurarsa o da çarpılır- ağzına doğru uçan bir terlik tarafından- işte burada bir anlaşalım.
Bu yavru şu an 25 aylık, ilk olarak 4 ay civarı gece uyanmalarındaki dehşetli artışla birlikte başladı her şey. İlk aşamada ben şok olmuş ama geçecek geçecek diye kendimi avutmaya çalışmıştım. Geçmedi. En iyi zamanlarda gece en az 3 kez kalkıyor ve en az 40 dakika kadar emmek ve orada iyice sızmak istiyordu. Sonra da sabah 5.30’da kurulmuş saat gibi uyanıyor, salla, pışpışla, emzir, başında bekle yapmazsam asla 6.30-7.00’ye kadar yatmıyordu. Yani şöyle bir hesap yaparsak her gün sabah (gece?) zaten 5.30’da uyanıyor ve gece en az 3 kez kalkmış oluyordum. En uzun uyuduğum kesintisiz uyku 2 saat falan oluyordu. Toplamda 6 saate ulaşmış olmak için yavrunun arkasında yemek falan yemeden yatmam gerekiyordu. Paragrafın başında “en iyi zamanlarda gece 3 kere” dedim, onu hatırladınız mı?
En kötü zaman hakkında yazmak istemiyorum, çünkü yazıyı şu an iş yerinde yazıyorum, höykürerek ağlamamın nedenini açıklamam zor olabilir.
Bu böyle 19 aya kadar gitti.
Zaten yavru 19 aylıkken artık yat-kalk-emzir-salla-al-koy döngüsünde boynum (belime kadar) sakatlandı. Fizik tedaviye falan gitmem gerekti, korkunç acılı bir süreçti. Bu 19 ay içinde tabii ki bazı kısa dönemlerde düzelmeler oldu fakat artık boynumdan kuyruk sokumuma kadarki alanda bir kasın boydan boya iflas ettiğinden bahsediyorum. Neyse, 19 aylıkken gece emzirmesini kestim, gözle görülür bir iyileşme oldu tabii uyku düzenleri(miz)nde.
Yine de yavru haftada en az 1-2 gün, gecenin kör bir vakti kalkıp, hey heyyy oturmaya mı geldik 2 saat coşalım modunda takılmaya devam etti.
Ehh, bir aydan fazla oluyor, emzirme işi de tamamen bitti ya, gece uyanınca yavruyu kocama havale etmeye başladım. Zaten garip bir şekilde gece ben yanına gidince ayılan çocuk, kocam pışpışlayıp gelince çat diye uyuyor.
Bu hafta son azıların gelişinin şerefine sanırım, yavru gece 2-3 kez kalkmaya başladı yine. Ben de kocamı dürtmek suretiyle (yavru vıkk deyince uyanıyor sanmadınız herhalde?) yavrunun yanına gönderdim.
Sonraki akşam kocam bana şahane bir cümle kurdu. Gece 2 kere uyanmış ya (yanına gidip, oğlum ben buradayım hadi uyu dedi ve 30 saniye içinde geri geldi, daha yatağa uzanırken uykusuna kaldığı yerden devam etti), tekrar edeyim; gece 2 kere uyanmış ya, iş yerinde sersem gibi olmuş, başı ağrımış (kıyamam), bu gece onu kaldırmasam olur muymuş?
Buna bi’ kükredim! “Ben 19 ay boyunca gece 2 saat kesintisiz uyusam göbek attım, 2 kere gözünü açtın diye şikayet mi ediyosun yaaaaaaaaaaaa… “ dedim.
O da, “sen yarasa gibi oldun artık, alışıksın, tek uçan memeli yarasa biliyosun di mi, sana koymaz” dedi.


Kesin anne yarasadır bu, yavru tepesinde baksana

Bunu baya sırıtarak falan söyledi.
Bu harika esprisini de birkaç gündür sürdürüyor.
Gerçekten evliliğin sırrı cinayet işlememek arkadaşlar. Hatta işkence cinayeti işlememek. Planlı, maksatlı ve zevk alarak bunu yapmamak.
Yahu ben diyorum aramız düzeliyor ne güzel de, biraz insan gibi yaşamaya başladım da, hayat pembik de laylaylayyy…
İnsan nasıl bu kadar empatiden yoksun olabilir gerçekten anlam veremiyorum. Bu adam da benim her fırsatta övdüğüm, çok düşünceli hakkını yemeyim diye savunmaya geçtiğim adam.
O dönemlerde bana ara ara diyordu ki hep yorgunsun, sürekli bezginsin, eskiden hiçbir filmi kaçırmazdık ben akşamları yalnız oturuyorum.
Ne yapayım yahu ne yapayım, hayatta kalacak kadar uyumaya çalışıyordum.
Hep şu ayrımı yapmaya çalışıyorum kendimce; hormonlar, fiziksel bağlar (emzirme gibi), toplum tarafından bize biçilmiş ve işlenmiş bazı annelikle ilgili görevlerin yarattığı bilinçaltı hallerimiz, evet biraz da yaratılışımız, bizi (anneleri) bu zor haller konusunda daha dirençli hatta bazen gönüllü kılıyor.
Bunları al bir kenara koy. Peki artık şartlar eşitlenmişken; emzirme bitmiş, 2 yıl olmuş e artık babalık öğrenilmiş, yavruyla tam ve düzgün bir bağ inşa edilmiş, ikimiz de sabah kalkıp işe gider olmuşuz, sen niye 2 kere uyanınca ay yazık da ben batwoman oluyorum hacı? Neden?
Bunun adı düpedüz işine gelmemektir.
Çıtkırıldım, ah yoruldum, ben anamın bi’ tanecik oğluyum (5 tane) ben yapamamcılıktır.
Kocaaaa, okuyo musun?
Bak bu yaptığın şey yamuktur.
Çok YORGUNUM.
Anlıyo musun?
Yarasa kadın bi gece delirip seni tırmalamasın.
Öptüm.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Yavru altın kafeste

Bugün dükkânı kapatıp köyüme dönesim geldi üstelik köyüm falan da yok… Minicik bir İç Anadolu şehrinde doğdum ve üniversiteye kadar kendi memleketimden nefret ederek yaşadım. Zaten çıkış o çıkış, bayram seyran olmadıkça da gidip gelmedim sayılır. Şimdi garip bir şekilde içim buruluyor. Çünkü 1 Mayıs tatiliyle birleştirdiğimiz hafta sonundan faydalanıp kısa bir tatile gittik memlekete ve bugün işe geleceğimi fark eden yavru surat astı, anneannesini itti ve anne benimle gel yanıma otur deyip durdu. Biliyorum, buraya geldik diye o da benim kadar mutsuz. Sadece tatilden sonra anne baba işe gidiyor mutsuzluğu değil bu, ne işimiz var burada yaaaaa mutsuzluğu aynı zamanda. Sabahtan daha üstünde pijama ile, bezini bile değiştirmeden sokağa fırlayıp bir tur atıyorlardı, kahvaltıdan sonra eline hortumu alıp bahçeyi, ayakkabılarını ve en son üstünü başını suluyordu, köye gidip traktöre biniyor, bahçedeki sırnaşık kediyi mıncıklıyor, teyzesiyle çılgınca oynuyor ve bir yerden bir yere gitmek için en az yarım saat süren araba yolculukları yapmak zorunda kalmıyordu. Biz de çocuk rahat etsin diye Ankara’nın meşhur yokuşlarından uzak, etrafında bolca park olan bir semtinde, içinde minik oyun alanı, yeşilliği ve kum havuzu olan bir sitede ev tutmuştuk. Böylece yavruyu doğasından çok uzaklaştırmamayı umuyorduk. Hıı hııı evet, mükemmel iş çıkarmışız. Acayip işe yaradı. Yavru çılgınca mutlu…
Ay çok sinirim bozuk yaa…
Şu an kendimize ve en çok da ona haksızlık ediyormuşuz gibi hissediyorum.
Burada da sabahtan akşama dışarıdalar, bir dediği iki edilmiyor falan ama resmen gördüm ki şu 4 günlük tatilde aşırı mutluydu. Burada olduğundan daha neşeliydi.
Şunu da biliyorum, içinde bulunduğumuz dünyanın şartları bizi büyük şehirlere mecbur ediyor, bu saydığım dezavantajlarına karşılık da yeni düzen için önemli başka artılar veriyor ve böylece bizi bu çarkın içine koymuş oluyor. Ne bileyim, daha mutlu olsun diye küçük şehrimize geri dönsek aklı başına geldiği vakit “burada hiç bi şey yoookkk!” tribi atabilir, eğitimini engellemekle suçlayabilir beni yavru… O zaman ona sunacağım “ama çamurda çok mutluydun, kuzuları pek severdin” şeklindeki açıklamalarımı ağzıma tıkabilir, biliyorum.
Yine de şu an için içimin sızlamasına engel olamıyorum. İşten çıkınca 15 dakika sonra evde olmanın keyfine imreniyorum. Burada evden çıkıp yavrunun sevdiği parka ulaşmak için harcadığımız sürede her gün akşam iş çıkışı onu köye götürebilirdim diye düşünmeden edemiyorum. Hele ki burada anne- baba, (şimdilik) bir de anneanne-dede dörtgeninde sürdürdüğü hayatına karşılık, memlekette nasıl sevgi ve ilgiye boğulduğunu düşününce üzülüyorum. Bunun gibi tuhaf bir sürü düşünce…
Biliyorum, bir sürü insan benim gibi hissediyor ve bir şey yapamıyor.
İçinden çıkamayınca bunu da “aman derdimiz bu olsun” listesine yazıp geçiyorum.

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...