21 Ocak 2018 Pazar

Challenge geldi haaaanıımm ! Gevşek-sosyal-bakımlı-hamarat

Daha sık yapsam dediğim 5 şeyin başında gevşemek var. Nedensiz gevşek sırıtışlar olsun, efendime söyleyeyim kedi gibi kıvrılıp sakin sakin sakin uzanmak olsun, özellikle iş yerindeki kaosun içinde bir fincan kahve alıp kafamı toplamak olsun… Böyle gevşemelere daha çok ihtiyacım var. Gerginlik işleri hızlandırmıyor, olmazları oldurmuyor. Sadece yoruyor.
Gevşeyeyim, anda kalayım, huzurlu olayım derken ben...

İnsanlarla daha çok görüşmek mesela bu da ikincisi olabilir. Büyük şehir koşturmacasından sakınmak için minnak dünyamızda - evimizin güvenli sınırlarında takılmak çok hoş… ama insan lazım. İnsana insan lazım dostlar, bu bir gerçek. Hatta yavruya bile lazım. Resmen hafta sonunda bir zaman kırıntısı yaratıp karı koca film seyredeceğiz ya da sabah kahvaltısını ikindiye kadar toplamayacağız diye, eve birini davet etmekten çekinir olduk. Sadece biz değil, herkes öyle. Herkes buluşacaksak dışarıda buluşalım modunda… Fakat o iş yavrulu aileler için ayrı bir sıkıntı. En azından bizimki gibi kıpırdak modele sahip olanlar için… Tamam, evde bile olsan ortamda çocuk olduktan sonra buluşup bir “yetişkin sohbeti” gerçekleştirmek çok mümkün değil. İyi de iade mi edeceğiz yavruları şimdi, n’apıcaz yani!

Bir de keşke sevdiklerimi daha çok arasam… Düzenli olarak aradığım tek aile büyüğüm anneannem. Geri kalanının haberlerini almak için anneme falan düzenli soruyorum ama aramıyorum. Baba tarafımı ise hiç arayasım gelmiyor. Halbuki hepsini severim ve kırk yılda bir aradığım vakit, seslerinin şenlendiğini hissederim. Bu konuda epey öküzüm kabul ediyorum. Arkadaşları da çoğu zaman yazışarak yokluyorum. Onlar da öyle yapıyor. Aslında doğrusu bu değil bence ama çağımızın gereği bla bla bla deyip geçiyorum…

Kendime daha sık bakım yapsam. Aslında bu cümle toptan yanlış. Bir şeyin daha sık olması için en azından arada bir tekrarlanması gerekir değil mi? Ben bakım-makım yapmıyorum ki. Saçlarım kısacık, çim adamdan hallice. Azıcık şekillendirici ile 5 saniyede falan havalı bir görüntü çıkıyor. 60 saniyede kuruyan ojelerden aldım (niye? Çünkü kurumasını bekleyecek sakince oturacak vaktim yok!), haftada bir en fazla kez gün oje sürüyor ve haftayı o renkle tamamlıyorum. Sabah arabada giderken tırnak törpüleyip oje sürdüğüm çok oldu! Sabah da bir açık renk far ve rimelden oluşan basit makyaj. Bu şekilde “bakımlıymış” gibi görünmeyi başarıyorum. Ufak tefek bir insan olduğum ve yaşımı göstermediğim için şimdilik idare ediyorum ama nereye kadar? Ne bir manikür-pedikür, ne bir cilt bakımı, ne bir yaşlanma karşıtı krem… Ay ne bileyim başka neler yapıyor insanlar (hakikaten ne yapıyorlar yahu? Onu bile bilmiyorum bak…), işte onların yaptıklarından… Yok. Umarım başlarım diyor, sonuncuya geçiyorum.

Son olarak, daha sık pasta börek yapsam keşke. Kocamı çocuk gibi sevindirmiş olurum. O kadar nadir yapıyorum ki adamcağız son lokmasına kadar yiyor bayatlamış bile olsa. Çünkü bir daha ne zaman yapılacak Allah bilir! Yavru için epey tarif denedim aslında, tuzlu kekler, pratik atıştırmalıklar falan…Hepsi sağlıklı tarifler ve tabii ki bu sebepten “lezzet” denen şeyden eser miktarda bulunuyor. Yavrunun lütfedip yemediği o “şey”leri bile yedi adam. Ay bak vicdan yaptım, ben bunu daha sık yapayım.

17 Ocak 2018 Çarşamba

Challenge geldi haaanım! 1/2 Şükrettiğim Evim

Sevgili Mina’nın daha önce başladığı ve her gün yazdığı bir challenge vardı. Günde 20 kere falan bloğunu ziyaret edip yayınlar yayınlamaz okuyordum ve “ne güzel her gün yazıyorlar yaa” diyerek imreniyordum. Bir tane daha başlamış! Haberini yine ondan aldım, üstelik haftalık bir challenge olduğu için hemen ben de iştahla atladım. İlk iki soruyla başlıyorum;

Nelere şükredersin, hangi minik şeylerden müteşekkirsin diye alıyorum bu soruyu… Önceki yazımda belirttiğim gibi, şükür defteri yazıyorum bu aralar, elimde kapı gibi arşiv var  Şaka bir yana, baktım da çok güzel şeyler yazmışım kendi minik dünyamla ilgili. Mesela iyi ki zayıfım, hiç endişelenmeden istediğimi yiyorum çok şükür demişim. Hâlbuki, bu zayıflık konusu yüzünden beni öyle bunaltır öyle sinirimi bozar ki insanlar… Sonraaa, artık insan gibi uyuyabildiğim için şükretmişim. Yavru gece bekçisi gibi davranmayı bıraktı, çok şükür uyuyoruz! Arada arıza veriyor ama 1,5 sene kesintisiz 4 saat bile uyumamış bir insan olduğum için aldırmıyorum.  Aslında yazdıklarımı okudukça insana huzur veren şeylerin gerçekten de ufak olaylar olduğunu anlıyorum. Ne bileyim maaşım şu kadar iyi ki böyle demiyorum da hep içimden çok şükür ayın sonunu getiriyoruz, kendimiz ve yavrunun ihtiyaçlarını karılarken düşünmek zorunda kalmıyoruz diye şükrediyorum. Bilmem ki, cumartesi sabahı (sabah dediysem hava daha aydınlanmamış) dizi çıkmış pijamalarımla mutfakta aile boyu kahvaltı hazırlıyoruz ve gülümsüyoruz diye şükrediyorum.  Bir sürü beceriksiz adamla çalışıyor olabilirim ama işimi düzgün yapma gayretimi kaybetmedim diye şükrediyorum. En çok, en çok, hayattayız ve sağlıklıyız diye şükrediyorum… Geçen gün, artık Bakanlığın otoparkında bomba araması için ihbar gelmiyor diye sevinirken buldum kendimi. Garip bir ülkede yaşadığımız için bunlara da şükretmek durumundayız ama olsun…

İkinci soru “evim dediğin yer” den bahsetmemizi istemiş. İçimden hemen iki şey geçiyor; “ay salon çok dağınık!” ve emlakçının sözleri “koca ev abla, mis gibi”. Salonun dağınıklığı hakkındaki tek açıklamam orayı 21 aylık bir yavrunun ele geçirmiş olması. Yere kadar uzanan büyük pencerenin yanında bir petek var, hemen oraya ona bir köşe yaptık. Yaklaşık 4 metrekarelik bir halımız vardı onu taşıdık, teyzesinin aldığı minik berjer koltuğunu koyduk, bir de minderlerle kitap okuma bölümü ayarladık. Yazı masası (Kare bir IKEA sehpa tabii hepitopu ) ve minik sandalyelerini yerleştirdik. Bunları yapmak için koltukları yemek masamıza kadar biraz daha ittik tabii ama zaten oda ne zamandır oraya buraya tırmanıp da kafayı çarpmaması için vagon yan yana dizilmiş durumdaydı… Ev bizim için fazla büyük diye ağlaşıp duruyorum ama salon iyi ki kocaman diye şükür listeme eklesem yeridir. Neyse işte, evimizde en sevdiğim yer yavru için hazırladığımız bu köşe oldu. Ankara soğuğuna rağmen hep sıcak olan ve ay sonunda “arabayı satıp da yakıt ve aidatı ödesek yetişir mi ki?” dedirtmeyen bir ev olduğu için de elbette ayrı seviyorum. Cephesi nedeniyle yazları insanı sıcaktan ağlatacak hale getiriyor olmasa, sabahtan akşama güneş almasını ve o aydınlığı da seviyorum. Ay ben bu evi baya seviyorum

13 Ocak 2018 Cumartesi

Bu haftadan kalanlar-1


Yazdıklarım türlü gibi, ortaya karışık gibi bir şey oldu :)
Bu uyarıdan sonra haftanın türlüsüne (raporuna) anlı şanlı bir salaklığımla başlamak istiyorum...
"Böyle memur memur ne olacağız ki, ne uzar ne kısalırız, bir yerlerden ek iş falan çıksa da devasa bir konut kredisi çekip ev alsak ve ömrümüzün yarısını borca bağlasak" diye gezinip duruyoruz, malum… İşte o ek iş fırsatı geldi; bir arkadaşım dış uzman başvuruları var dedi sağolsun, kabul edilip edilmeyeceğim belli değil ama proje tecrübemi düşününce olur bu iş diye kalbim pırpır etmişti. Neyse milyon soruluk formu doldurdum, kurumdan yazı aldım, evrakları imzaladım, taradım, sisteme ekledim… Amaaaa sisteme “submit” etmemişim. Ay kendimi nereden atayım! Zaten bir abukluk olduğunu anladım ama pazartesiye kadar vakti var, arkadaşa sorarım dedim. Başvuru pazar gün bitiyormuş meğer! Ayın 7’si pazarmış (takvime bakmayı bilmeyen insan)! Bu fırsat da moku mokuna kaçtı mı… galiba deliriciiiiim!                                         -    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -   
Bu ara modum düşük, özellikle Pazar gün (evet zaten varmış Pazar gününde bi’şey!) her şeye kızmak ve ağlamak istiyordum. Tabii ki özellikle de kocama... Galiba dediği doğru, “empatik sünger” bir balık burcu olarak, yakın çevremde gerçekleşen her şeyden etkileniyorum. Bir yakın arkadaşım boşandı, bir yakın arkadaşım -hatta karı-koca yakın arkadaşım-  bir çıkmaza doğru yuvarlanıyorlar, Ankara’daki tek yakınım olan kuzenim (aslında annemin kuzeni ama biz öyleymiş gibi büyüdük) ve çok sevdiğim eşi resmen depresyondalar; o kadar depresif bir haldeler ki ne birbirlerinin ne de çocuklarının durumunu net göremiyorlar… Ben de kısa sürede yoğun şekilde maruz kaldığım bu olumsuz duygu yüklemeleriyle baş etmekte zorlandım galiba. Zaten yavru doğduktan sonra kocamla ilişkimizin bazı yerlerde fazla gerildiğini fark ediyorum, bunu oturup konuştuk zaman zaman. Çoğu şey kendiliğinden normale dönmeye başladı (çünkü ben artık insan gibi uyuyabiliyorum, ay ben kötü bir anneyim evhamlarımdan olabildiğince arındım ve işte çocukla olması “mümkün olan” sosyal yaşantımıza tekrar dönmeye başladık, dolayısıyla gerilimizi azaldı) ve korkulacak bir durum yok. Ama elbette ben korkuyorum! Hem bu yakınımda olan bitenlerden etkileniyorum hem de normalde evin neşe potansiyelini yüksek tutan kocamın bu ara nedenini bilemediğimiz üzgün-sinirli hallerine bozuluyor, hatta kişiselleştiriyorum. Galiba biraz zamana bırakmak gerekiyor…
-    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -   
Şükür defteri yazmaya başladım. "Artık instagramda bir şeyler okumak bile istemiyorum……." diye söylendim önceki yazımda ama kabul etmek gerek, bana böyle olumlu bir katkısı da oldu. Beğendiğim birkaç sayfada şükür defterinden bahsedildiğini görünce neden olmasın dedim. Zaten çok şükreden bir insanım, hem içimden hem dışımdan sürekli zikrederim beni mutlu eden şeyleri… Yine de bunları büyük küçük demeden toparlayıp yazmak çok iyi geldi. Dev olaylar olmasını beklemiyorum yazmak için; “çok şükür ki işten erken çıkmak istediğim günler kullanacak bir arabamız var” diye yazdım geçen gün. Çünkü bazen eve sadece 15 dakika erken varmak için cebimdeki son paraya kadar verebilirim gibi geliyor, o derece bunalıyorum. İşte o 15 dakika ve onu bana kazandıran araba benim için gerçek bir şükür sebebi. Bir güzelliği daha var bunları yazmanın; akşam şükür defterine yazacaklarımı gün içinde zihnimde biriktirmeye çalışıyorum ve içim kıpır kıpır oluyor. Faydalarını biraz daha abartıp şunu da söyleyebilirim, bu aralar bozulan uykularımın birkaç gündür yeniden düzelmesini bile buna bağladım, çünkü uyumadan önce deftere yazdığım her şey yüzümü güldürüyor, gevşiyorum.  Umarım böyle devam ederim. 
100 sayfaya falan ulaşmadan bu haftayı burada bitiriyorum.

4 Ocak 2018 Perşembe

Diyetten haberler

Yeni yıl diyeti tam gaz devam ediyor! Hey hey hey! Kafa şişimi indirmeye kesin niyetliyim bu kez ( ay inşallah kocamın diyete niyetlerine benzemez!). Evvelki gün İnstagramı telefondan sildim. Uygulamayı kaldırmadım, mesaj geldiğinde görüyorum – çünkü çoğu kez buradan haberleştiğim birkaç arkadaşım ve bir goygoy grubumuz var-  ama onun dışında zırt pırt bakınma, aman da bu sayfa çok faydalı diye diye milyon tane bilgi okuma ve şişme derdinden kurtuldum. Bunu niye daha önce akıl edemedim bilmiyorum. Aslında biliyorum; zaten o peeek kıymetli “sağlıklı beslenme”, “olumlu düşünme”, “yavru psikolojisine eğilme”  vs vs vs sayfalarına bakacağım diye silemiyordum! Ama bu ara hiç birini okumak istemiyorum. “Aaa bunu yapsam ne güzel olur” dediğim her şeyi kendime kural haline getiriyor, uygularsam da uygulamazsam da bunalıyorum. Uygulamaya kalkarsam kurallar, rutinler, işler yığınına bir tane daha eklemiş oluyor, uygulamazsam da aklım orada kalıyor, kendimi/hayatımı iyi bir fırsattan yoksun bırakmış gibi hissediyorum. İşte bunlar hep sosyal medya, işte bunlar hep günümüz ebeveynlik –ve hayat- tuzakları. BİRAZ RAHAT OLMAK İSTİYORUM.
Rahat deyince gözümde canlanan umursamazlık...
Çok şey mi istiyorum…
Beynime yeni bir bilgi girmeyiversin.  Zaten uykular beni terk etti… Üstelik bu sefer yavrunun da suçu yok. Yatağa 22.30’da girip 01.30’a kadar dolap beygiri gibi dönüyorum. Sebep? Belli değil. Bu sefer bilinçaltımı ya da üstümü deşmeye niyetim yok. Sakince durup geçmesini bekleyeceği ( Buraya da o kasik "neyse içimdeki ses sustu" diyen garfield görselini koymak lazım ama telefondan yazıyorum, üşendim!)
Neyse işte, bu ara iyice bloglara dadandım, çok sevdiğim bloglarda yazı olursa gülen emojiye dönüşüyor, olmazsa iç çekip telefonu bırakıyorum. Kendi yazılarıma baktım, ooouuuvvv neredeyse ay başına 5 yazı düşecek kadar yazmışım 2017’de! Aman bir mutlu ol, bir mutlu ol. Şurda yazdıklarımı sürekli okuyan bir avuç insan var, belki yazıların çoğuna da “ay bunu niye yazdı ki” demişlerdir, ama yazmak bana iyi gelmiş! Zaten sırf bu umutla yazmaya başlamıştım. Devam etmeye karar verdim! Her gün yazayım gibi hedefler koyarak bunu bir “iş”e ya da “görev”e çevirmeye meyletmedim desem yalan olur –çünkü çabuk gaza gelen türden bir ineğim- fakat kendimi topladım. Belki haftalık derleme yazıları yazarım, o gün beni etkileyen her türlü olaydan bi’ kuple!  Ne güzel olur, bu kadarcık şey için post açılmaz dediklerim bir araya gelir ve bana müthiş bir hatıra olabilir. Her zamanki gibi en önemlisi de rahatlarım.
Bir de akşam yavru yattıktan sonra bana kalan o mini minnacık zaman diliminde beni mutlu edecek bir şey bulsam daha da rahatlayacağım. Güzel dizi bulamıyorum, kitap desen hüzünlü bir roman dahi okumaya mecalim yok böyle hafif ve gülmeli bir şeyler lazım bana ama bulamadım, ev zaten kalk gidelim diyor fakat umurumda değil çünkü sabah yavru uyandıktan 30 dakika sonra aynı hale geliyor…
Şimdilik böyle…

20 Aralık 2017 Çarşamba

Yeni yıl diyeti

Bazen düşünüyorum, planlamaktan ve araştırmaktan, düşündüklerimi hayata geçiremiyor olabilir miyim? Geçen gün bir yerlerde okudum- yine-, terapi almak mı, kitaplar okuyarak kendi kendine yardımcı olmak mı tercih edilmeli sorusuna aşağı yukarı şu cevabı veriyordu; “Aslında ikisi de olabilir. Ancak sürekli okumak şu anlama gelebilir;  okuyarak kendinizi rahatlattığınızı sanırken aslında bu şekilde konfor alanınız içinde kalmayı yeğliyor ve almanız gereken yardımı bu şekilde geciktiriyor olabilirsiniz. Aslında değişimden korktuğunuz için bununla oyalanıyor olabilirsiniz. Bunu iyi ayırt edin”.

Çok çarpıcı değil mi? Ben çarpıldım en azından; “yoksa öyle mi yapıyorum lan?!” sorusu sık sık beni ziyaret etmeye başladı okuduğumdan beri. Çünkü sağlıklı beslenmek (Şekersiz, abur cubursuz ve dengeli…), evi düzende tutmak (Konmari usulü katlamalardan, eşya sadeleştirmeye kadar hareketler), haftalık yemek planları, iş düzenleri vs. oluşturmakla kafayı yemiş gibiyim. Harekete de geçtim aslında yani sadece okumakla kalmadım ama yine de işler tıkır tıkır işlemiyor. Bu durumda…

Ya takıntılı salağın biriyim (evet bi miktar öyleyim),

Ya hafiften beceriksizim, pratik değilim (evet neden olmasın)

Ya yukarıda yazdığım doğru, yapmak değil de yapmayı düşünmekle kendimi meşgul ediyor aslında tüm “sorunlu” şeyleri erteliyorum (ay inşallah öyle değildir)

Ya da büyük şehirde çocuklu hayatta yetememezlik ve küçük miktarlarda kaos aslında normal bir durumdur (bak bu da kafama yattı).

Şu an hepsine eşit mesafedeyim.

Hepsi bir tarafa, bu aralar ne zaman bunalsam, hem azıcık eleştirerek hem de bir yandan gıpta ederek izlediğim bir yakın arkadaşımı düşünüyorum:

Canı ne isterse onu yapar. Yani daha doğrusu önce canının istediği şeyi yapar, gezmekse gezmek, filmse film, sonra da oturup yapması gereken işi bitirir.

Uzun vadeli planlar yapmaz, anlık karar verir; seyahatleri, ev taşıması, nişan tarihi ya da market alışverişi, fark etmez…  Karar verir yapar ve zevk alır.

Esneyebilir, değişik şartlara kolay adapte olur, bir anda çökse bile bir anda toparlanır ve sorunsuz devam eder.

Çocuğuyla da şu yukarıdaki haller dahilinde yaşamayı başardı. Hiçbir şeyden geri kalmadı aslında, kitapsa okudu, eğitici oyuncaksa aldı, gezmekse gezdi… ama mesela mama sandalyesini çocuğa yoğurt tadımı yapacağı günden bir gün önce aldı. Uyku sorunu olunca bana kitap sordu, aldı okudu, beni dinledi ama en çok da içinden geleni yaptı. Canı istediyse aldı yavrusunu evi mok götürürken gezmeye çıktı, uykusuzluktan geberiyor bile olsa o gün aldığı kitabı okumaya heves ettiyse gece yarısına kadar açtı okudu. Ben mi? Aylar öncesinden mama sandalyesi aldım, hamileyken kitapları hatmettim, her şeyi aynı anda muntazam yapmaya çalıştım ve zaten uykusuz kalacağım stresiyle erkenden yatmama rağmen uyuyamadım.

Şimdi kim daha mutlu?

Olaya nereden girdim nereden çıktım…

Ama yok bunlar hep birbiriyle bağlantılı. İşte hep bu ilk başta yazdığım “düzenleme/planlama” takıntısıyla işlerimi kolaylaştıracağım derken zorlaştırdım çoğu zaman.

Bazen kendime bu konuda şefkatle yaklaşıyorum; ben önümü görürsem daha rahat hisseden bir insanım, kendimi seveyim,  bu takıntılı olmak değil, benim rahatlama tarzım bu diyorum. İyi işler çıkarınca, “canım kendim” diyorum…

Kendimden sıkılınca da kuralcı cadaloz diyesim geliyor. Filmlerdeki disiplin delisi müdüreler gibi.

Bu kadar daldan dala atlamışken kendime minik bir yeni yıl hedefi koyuvereyim en iyisi.

Yeni yılda daha az düşüneceğim-daha çok yaşayacağım, keyif alacağım şeyler bulmaya çalışacak gerekirse okumalar-araştırmalar-planlamalar konusunda mini bir diyete girerek şişlerimden kurtulacağım.





13 Aralık 2017 Çarşamba

Selam iki yaş (krizi)! Biz geliyoruz...

İki yaş krizine adım adım yaklaşırken yine kendimi okumalara verdim… Fakat bünye artık ebeveynlik kitabı kaldırmaz olduğu için, daha çok deneme-yamulma metoduyla işlenerek işe yararlığı kesinleşmiş bilgilere ulaşmak istedim. Birkaç güzel makale okudum, krizin ortasında fırtınada kalmış gemi gibi sallanan bir yakın arkadaşla konuştum, Öğrenen annenin eski postlarından faydalandım.
En sonunda çok da “şey etmemeye” karar verdim. Tabii böyle diyorum ama arada şu durum yine de kaçınılmaz:
Çünkü her bir gelişimsel dönemi dibine kadar yaşayarak geldik şu 20. aya… Uyku konusunda beni canımdan bezdirmiş olsa da (ay yok mecaz falan değil, bezdim zaman zaman), “zor” tabir ettiğimiz bir çocuk değil benim yavru. Evet, başkalarının görüp “vay, anası babası buna nasıl tahammül ediyor yaa” diyeceği şeyleri mutlaka vardır, fakat düşe kalka kendimizce bir düzen, bir konforlu hayat rutini oluşturduk ilişkimizde. Şimdi kendi kendime diyorum ki; gelişiminin normal seyrinde bazı krizler, fırtınalar ve bir takım tatlış hareketler olmaya devam edecek. İki yaş krizi de bunlardan biri. Zaten karakter olarak kafaya taktığını takan, yapana-yaptırana kadar pes etmek nedir bilmeyen yavru, “ulan ben anamdan ayrı bir varlığım, baksana baya baya yaptırımım da var gibi, ben şunları (zavallı ebeveynlerimi) bir deneyim bakalım” moduna girmeye başladı.
Hayırlı olsun.
Bu krizler artıp da, “uykusuz günlerim iyi günlerimmiş, vay benim dertli başım şimdi ne yapayım” diye ağıt yakarsam diye tırsmıyor değilim. O uykusuzluk ve gerginlik unutulur mu diyeceğim ama insanoğlu bir garip. 6-7 hafta önce gece emzirmesini kestiğimden beri, 1 kez kalkar, hatta bazen hiç kalkmaz oldu ve ben gece 25373849 uyandığı zamanları flu hatırlıyorum. Garip demiştim, di’mi?
Neyse işte, böyle böyle ruhsal hazırlıklar yapmaya çalışıyorum kendimce.
Okuduğum makalelerden 3 sayfa çeviri yaptım kocama (evet manyağım), çünkü aynı dili konuşmazsak bazı şeylerin yokuş aşağı gideceğini düşünüyorum. O da benimle aynı yerden baksın…
Bir de, çok beğenip büyükçe bir kağıda yazdığım şu paragrafın, bu dönemi atlatmakta bir başka kapıyı açacağına inanıyorum. Burada yazanları göz önünde bulundurursam, tüm o ağlamalar ve diretmeleri, anlaşılmaz gelen halleri daha iyi tolere edebilirim gibi geliyor.
“Anne olduğumdan beri öğrendiğim en derin derslerden biri; bebeklerimizi “görme biçimimiz” in kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğu... Davranışları bu inançları teyit edecek şekilde olduğundan onların çaresiz ve muhtaç (hoş olsa da) yaratıklar olduğuna inanıyoruz. Hâlbuki bebeklerimizi; hayata katılmaya hazır, yetenekli, akıllı, duyarlı, onlarla iletişim kurma çabalarımızı anlayan ve cevap veren insanlar olarak gördüğümüzde, bunların hepsinin gerçek olduğunun farkına varıyoruz.”
O büyümeye çalışan minik bir insan.
Her şeyiyle tam, sadece bazı şeylere muktedir değil. Onu anlamalı ve krizli anların harikuladeliğine gölge düşürmesine göz yummamalıyım.
Çok küçük geliyor hala bana, ama büyümesine, büyürken de biraz acı çekip/çektirmesine izin vermeliyim.
Umarım bu sürecin sonunda onun dönüştüğü “çocuk”la ve kendimle gurur duyarım.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Nefret top6 listesi

Olumsuz şeyler düşünme, olumsuz şeyler yazma, olumsuz hissetme (cümle içinde şu ana kadar 3, tane olumsuz (aha 4!) kullandı bile!) diyorum kendime… Böyle böyle gaz vermeye çalışıyorum, fakat “yazmazsam çatlayacağım” kontenjanımı kullanarak bugünkü “nefretli” yazımı yazmak istiyorum. Nefret top6 listem aşağıda!
Bu aralar iş yerinde bir çeşit “deli”yle uğraşıyorum Değil birlikte çalışmak, aynı ortamda bulunmak bile istemediğim tiplerden biri… Neyse, hem anlatmış olayım hem de listemde ilk sırayı almış olsun o zaman, başlıyorum:
  1. “Aklı var, fikri yok” lar: Sözlerinin/davranışlarının sonuçlarını kestirme becerisi olmayan, düşünce dünyası sınırlı, sosyal uyumsuzluk çeken tiplerden yani. Bu aralar bu tipten elimde bir tane mevcut… Aslında benim birimimde değil, ama bir proje için ortak iş yapmak zorunda kalıyoruz. Olur olmaz yerlerde dan dun konuşuyor, insanların yanında konuştuklarını hiç süzmeden aynen taşıyıp başka yerlere yayıyor, kendinin üstü insanlara saygısızlığa varan sertlikte e-postalar yollayarak işini takip ettiğini iddia ediyor, sürekli yüksek sesle konuşuyor, hafif paranoyak şiddetli alıngan, kafasına bir şey takınca onun dışına çıkamıyor… Günlerdir iş yapacağımız sürenin dörtte üçünü buna laf anlatmakla geçiriyorum… Yalnız çok dikkatli olmak lazım bu tiplerle konuşurken, kulak memesi kıvamında kurabiye hamuru hazırlamak gibi bi’ kıvamı var; otoriteni hissettireceksin ama korkutup üstüne sıçratmayacaksın, tatlı dille konuşacaksın ama senden destek aldığını düşünüp coşmasına müsaade etmeyeceksin, mesafeni milimetrik ayarlayacak asla bozmayacaksın, senin sözlerinden anlamlar çıkarmasına ya da birilerine taşımasına bir önlem olarak konuşurken kelimelerine hatta mimiklerine bile dikkat edeceksin. Yorucu. Çok yorucu. Neyseki, biz günlerdir bu döngüde yuvarlanırken konuşmalarımızı yan kübikten dinleyen bir yakın arkadaşım beni profesyonelliğimden ötürü tebrik etti de biraz motive oldum. İşte bu gazla çocuğu öldürmeden işimi tamamlamak için gün sayıyorum.
  2. Cahiller/ Cahil cesareti ile her halta burnunu sokan fakat hiçbir işin sonunu getiremeyenler: Bu modeller bende seyrimeye neden oluyor. Bunlar konuşmaya başladığı zaman kaşım gözüm seyriyor, soldan soldan inme geliyor bana… Allahım cahil insana tahammül edemiyorum! Bilmemek değil öğrenmemek ayıp lafına gönülden inanan bir Mızmız olarak, bir işe girişen insanın o konuyla ilgili genel kavramları, terminolojiyi ve en azından temel mantığı bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunların kenarından bile geçmeden toplantılarda söz alıp konuşanları görünce üstlerine şununla vurmak istiyorum;                  

Telefonundan bir kelime aratıp az sonra anlamını bilmediğini belli eder şekilde o konu hakkında konuşan insanımsı gördü bu gözler!

  1. Her şeyi çıkar amaçlı olarak değerlendirenler: Ne acıdır ki bu tipler 2 katmanda yoğunlaşıyor; yönetici ve alt birim elemanları. Hadi ikincisine -sinir de olsan- köylü kurnazlığı diyor, gerçekten görgüsü ve algısının sınırlı olduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyorsun. Peki yöneticiler? Yahu benim yaşım kadar süredir meslekte bazıları, insan azıcık utanmaz arlanmaz mı? Her işe/ projeye/ göreve ben buradan ne çıkar sağlayacağım diye bakmak olur mu? Baktı ki işin biraz maddi ayağı da var, ağzının suyunu akıtarak o işe atlamak, o işten tecrübe kazanacak ya da faydalanacak genç insanların önünü kesmek vicdani mi? Allah ıslah etsin diyor, burada kesiyorum…
  2. Tembeller: Tembel insana uyuz oluyorum. Başka nasıl açıklayacağımı bilemiyorum, hissettiğim şey uyuz olmak. Yanlarına yaklaşmak dahi istemiyorum. İş yerlerinde ne yazık ki özellikle devlet kurumlarında, tıkır tıkır gelen maaştan mütevellit kendini salmakta bir sakınca görmeyen, onun yapmadığı işin çalışan bir arkadaşının omzuna yükleneceğinin bilinciyle gevşemiş, hatta bazen tembelliğini açıkça dile getirmekte bir beis görmeyen “asalak” tipler… Kocamın bu konudaki anısı daha efsane; iş yerinde bir dosya ile ilgili işlem istediği 30 senelik memur işi yapmıyor… Bir oluyor, iki oluyor, benim koca 3. Kez üsteleyince kadın ağlamaya başlıyor! Ben bunu hiç yapmadım bilmiyorum çok üstüme geliyorsunuz diye… Şimdi şu iki şeyi aynı cümlede kullanalım: “30 senelik memur” – “Daha önce yapmamış/bilmiyor” !
  3. Daha ilk cümlede hayat enerjini sömürenler: Ben kendime çok yüklendiğimi düşünüyorum bunları görünce, ben olumsuz bir insansam bunlar ne? Ben sadece gerçekçiyim, söylenmeyi severim evet ama o da kendi kendime. Enerji bükücülerse bambaşka bir “şey”, çünkü; daha ilk cümlesinden başlayarak içinize bir taş oturtmayı başarırlar, konuşurken kullandıkları ses tonu bile tansiyonunuzu bir aşağı bir yukarı vurmaya yeter. Size yapılması gereken o işin ne kadar zor yahut imkânsız olduğunu, herkesin yamuk bir onun doğru olduğunu, ne kadar çok çabaladığını ama olmadığını, feleğin sillesini, çileeeeee diyen bülbülü anlatır. Şişersiniz, patlayamazsınız. Yaptığınız işten soğursunuz. Biraz uzun konuşursanız hayattan bile soğursunuz. Görünce kaçın diyorum.
  4. İş çalanlar: Bunlar kendilerini aşırı akıllı zanneden grup. Yaptığınız işi siz yokken sahiplenmeye çalışanlar hep bunlar işte. Elimden aldığı bilgi notu/doküman/belge ile makama çıkıp, hazırlamadığı gibi zahmet edip göz bile gezdirmediği o çalışma hakkında ahkâm kesmeye çalışanlarla bir arada çalışıyorum uzun zamandır. Sorumluluk hassasiyeti yüksek - tabii bir de salak bir “inek”- olduğum için kendimi bunlardan korumayı hala ve hala tam olarak öğrenemedim. Mal gibi çalışıp yaptığım işi başkalarının kullanmasını izliyorum. Sonra o işin hamallığı tekrar bana yıkılıyor yalnız inanır mısın? Cambaz olsa yapamaz diyorum bu elden ele aktarmayı, ama yapıyorlar. İhale bana patlıyor, kaymağını onlar yiyorlar.
  5. ......


Ayyyyhhh! Daha yazacaktım ama yazdıkça işe gitme hevesim sönmeye başladı, rahatlamak için yazdığım yazı bana pahalıya patlayacak, burada bırakıyorum!

Challenge geldi haaaanıımm ! Gevşek-sosyal-bakımlı-hamarat

Daha sık yapsam dediğim 5 şey in başında gevşemek var. Nedensiz gevşek sırıtışlar olsun, efendime söyleyeyim kedi gibi kıvrılıp sakin sakin...