2 yaş krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 yaş krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2018 Cuma

Bir zamanlar minik ama gururlu bir (yavru) adam vardı...

"2 yaş zıkkımı"nın her çocuktaki yansıması farklı diye düşünmeye başladım. YÜKSEK sesle ifade edilen "BEN, HAYIR, ISTEMİYORUM"lar, gölgemle mi KAVGA etsem ne yapsam diye yer aramalar, köyün eşeğini kıskandıracak bir perdeden icra edilen AĞLAMALAR ve yazılımı bozulmuş bilgisayar gibi verilen komutun TERSİNİ yapmalar ortak payda kabul edilebilir bence. Bir de bunun dışında yavrunun karakterine özgü cinslikler başlıyor bu yaşta.

Mesela bizimkisinde bir gurur var aman Allah! Daha gak guk dediği dönemlerde bile beyefendiye saygı duyalım, altını açarken bile söyleyelim anlatalım, her zaman birey olduğunu hatırlayalım diye kendimizi parçaladık. O da şu an eski filmlerden fırlamış bir tipmişcesine kendisine söylenen en ufak sözde dudaklarını titreterek ağlamaklı oluyor, "gidiyom ben" deyip arkasını dönüyor ve ayol cidden çıkıp gidiyor! Sonra gönlünü edene kadar uğraş dur...  
             Yeminle şöyle bi bakış atıyor sonrası zaten film sahnesi...

İnatlaşmalarımız da bu minvalde ilerliyor. Bir şeye takıyor ve artık o kadar çok "şey" e takıyor ki, ben daha o "şey"in ne olduğunu çözemeden işler kontrolden çıkıyor. Okuduğum güzel yaklaşımları uygulamaya çalışıyorum. Mesela "evet oğlum, çok sinirlendin... Kendini kötü hissediyorsun. Keşke kırmızı araban çantada olsaydı ne güzel oynardın" diye söylüyor, duygularını tanımlayarak onu rahatlatmaya çalışıyorum. Kitapta diyor ki, anlaşıldığını hissedeceği için yumuşayacak, duygularının tanımlanması  ve kabul edilmesi ona iyi hissettirecek... Gerçekten de bir an gözleri ışıldıyor... Ama sonra 1 saattir kırmızı arabasını çantaya koymayı unuttuk diye parkı tepemize yıkan çocuk " ben kırmızı araba sevmem annesi! Kırmızı araba istemiyorum!" diye bağırıp burnunu havaya dikerek öteki tarafa dönüyor. 

Okuduğum kitaplara, 2 yaşa ve kırmızı arabaya içimden nadide kelimelerle söverek tatlı tatlı konuşmaya devam ediyorum...

Aynı fasılın bir sinir bozucu versiyonu da uyku öncesi yaşanıyor. Doğdu doğalı kabusumuz olan uyku(suzluk) konusu tabii ki bu dönemde iyice coştu. Yaşını geçsin, gece emzirmesi bitsin, memeyi tamamen bıraksın, 2 yaşını doldursun.... o zaman iyi uyuyacak diye beklediğimiz yavrumuz inatla uyumuyorrrr uyumuyor! Yatırmak için giriştiğim zavallı çabalardan minik bir kesit:

- Oğlum bak! Uykucu tavşan (uyku arkadaşı örgü bir tavşancık) yatağa yatmış bile... Seni çok özlemiş, çok da uykusu gelmiş. Sana sarılıp yatmak istiyorum diyormuş...
-Hayır annesi öyle demiyor! Uykucu tavşanlar konusamaz annesi! Çünkü o bir tavşan! 
- Aaa evet doğru. Her zaman seninle uyuduğu için ben öyle düşünmüştüm.
- Ben uyumak istemiyorum. Sen bana uyu dedin annesi ben kamyonu vınn diye sürecektim ( dudaklar titrer)
- Kamyonu da vereyim yanına. Kamyonunu çok seviyorsun. Hala onunla oynamak istiyordun biliyorum. Uykun gelince kamyonla oynayamayacaksın diye üzüldün.
-İstemiyorum wwoooaaaaaooaaaaa
.....

Her türlü bilimsel destekli çabam bu şekilde neticeleniyor. Bir kaç kez daha fazla sabredemeyip "yeter artık ben de sinirleniyorum" diye sert çıktım. Ne mi oldu? O an için yatıştı sonra daha büyük bir karşı koyma ile anamdan emdiğimi burnumdan damlalar halinde getirdi...

Durum böyle olunca, yine ehhh bu da böyle bi çocuğumuz naaapalım deyip delirtici derecedeki sevimli taraflarına odaklanmaya çalışıyorum. Böylece çivi çiviyi söker mantığıyla; kaybettiğim akıl sağlığımın geri kalanını datlu anlarda coşarak ve "çokkk seviyooommm ulan seni minnaaaaaakkk" diye bağırarak harcıyorum. 

Geriye 3 (13? 23?....) yaşı umutla beklemek kalıyor.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Benzetmelere gel!

Ressssmen dilim şişti. Hani böyle konuşmak istersin istersin ama kimse yoktur, dedikodular birikir içinde dağ olur ama çıtlatacak kimseyi bulamazsın, kafan çingene çadırına döner anlatıp rahatlayamazsın… Hah! İşte öyle oldum şu son iki haftadır. Bin bir çeşit şey var aklımda yazmak istediğim fakat ya zaman yok ya da yazmak için sıraya koyamıyorum.

Mesela çok hevesle sipariş ettiğim kitaplardan 2’si geldi, biri D&R’ın nedensiz iptali ile elime ulaşamadı. Birini şu sürece rağmen bitirdim. Hayatın mı değişti derseniz, değişmedi henüz, ama değişeceğine dair içimde arsız bir çiçek gibi umut çoğaldı.
Tabii diğer taraftan her şey minnak evrenimdeki kadar minnoş değildi. Ben de güzel memleketimizin “yamulan kitlesi” nden biri olarak bayram sonrası ilk bir haftayı içine metan gazı basıla basıla şişmiş ama “patlayamamış”  gergin bir balon gibi geçirdim. Seçim ile ilgili bir şey okuduğumda histerik bir gülme geldi, ağlayamadım.
İncelemesini bitirip sisteme yüklemem gereken projeler vardı, kendimi onlara verdim. Bayramın ikinci günü bağımsızlığını ilan eden sümüklerim burnumun önüne ve arkasına çılgınca akarak fiziksel olarak da yamulmamı sağladı. Sesim kısıldı, halsizleştim, ne yaparsam yapayım yaşatamadığım ve bir şekilde ince ince solup kuruyan orkidelerime benzedim.

Sağ olsun yavru da bu süreçte bana çok destek çıktı; sinir krizlerini çifter çifter geçirmek olsun, insanı eşekten düşmüşe döndüren tuhaf diyaloglar yaratmak olsun, durup durup kafa göz yarmak olsun, her türlü maharetini sergiledi. Örnek vermek gerekirse:
  • Banyodan çıkarken havluya sarıp kucağıma aldığımda babası ayaklarına su döker sonra benden alıp içeri taşır. Banyo rutininin sonu bu (rutinin başında da Kızılderili dansına benzeyen bol kafa sallamalı bir dansla banyo-banyo! banyo-banyo! diye çığırarak ortalığı inletmek var). Neyse, o gün bu sıralı işlem aksadı ve tam babasının kucağında içeri giderken “ayağımı yıkıyacaaaaammmm” çığlığı yükseldi. Geri dönünce “yıkamak istemiyooooom”, banyodan çıkınca “Ayaaağııııım! Yıkayın ayağımııııı”, geri dönünce…daha yazayım mı?! En son zorla odaya taşıma, deli gibi ağlayarak ve çırılçıplak halde ayaklarını yıkamak için banyoya koşma, kapıyı haşırt diye ayak parmağının üzerine çekme ve acıdan morarana kadar ağlama durumunda kalan bir yavru. Sinirleri laçka olmuş; üstüne basılmış domatese benzeyen ana-baba. Hikâye tabii bitmedi; gece 2’de uyanıp “beni kucağına aaaall”, “hayııırr almaa bırak yatağımaaa”, “baba giiitttt” - “babam nereye gitttiiiinnn” diye kör karanlıkta çığlık çığlığa ağlama… “gece gece neeee bağırıyosun çocuğum yaaaaa!” diye dellenen anne. 30 dakika ikna çabası ve kapanış. Biri bana gece uykudan uyanıp kaldığı yerden sinir krizine devam eden çocuğun normal bir şey olduğunu söylesin lütfen. Lütfen ama bak: İhtiyacım var.
  • Uykudan önce sakince pijamalarını giydirebilmek için anlatılan hikaye, fıkra ve bilimum saçmalıktan sonra “haydi bakalııım, şimdi iyi geceler diyelim” lafını duyunca bir anda ciddileşti yavru… “Babası, seninle biraz konuşabilir miyiz?” şeklinde bir soru sordu. 10 senedir tanıdığım adamdan daha önce hiç duymadığım o tatlı ses tonuyla cevap geldi “tabii konuşabiliriz oğlum, ne oldu anlat bakalım?” (Bu arada sanki karşısındaki yavru 2 değil de 22 yaşındaymış ve tefeciye dadandığını falan söyleyecekmiş gibi bi hallerde). Sonra yavrunun cevabı “hadi domates olur musun babası?” ! Özetle sebze ve meyve taklidi yaptıkları o salak oyunu oynayarak uykuyu ertelemeye çalışan manipülatif pandanın gazına geldik, şaşkın ördeklere döndük.
  • Bir hafta içinde tam 3 kez dudağını, dişini, burnunu patlatmayı başardı yavru. “Biz çocuk bakamıyoruz yaa, bu zamana kadar iyi hayatta kalmış bu yavrucak” diye diye içi kurumuş bal kabağına benzedik.
Yazdım yazdım yine ne diyecektim unuttum.
Ay galiba bir yere bağlayamadım, bu yazı da parçası kırılıp takımı bozulmuş tabak gibi elimde kaldı ☺

26 Şubat 2018 Pazartesi

Ordan burdan (gıybetler) serisi-1

Sanki on bin milyon baloncuk sayısında insan burayı okuyormuş gibi, aklıma gelenleri seriye bağlayarak yazmam komik di mi? Bence de komik, ama serde manyaklık var. Hadi geri dönüp böyle şeyleri topluca okumak istersem? Yazılarımı kutulara koyup üstüne etiket yapıştıramadığıma göre…
Aslında ordan burdan gıybetler de olabilirdi başlığın adı, çünkü biraz etrafıma çemkirmek istiyorum.
Az önce instagramda bir tarif ararken, yine (!) bir serzeniş postu gördüm. Tariflerinin isimsiz kullanılmasından rahatsız olan atarlı giderli “ablamız” yazmış. Cidden sağlıklı alternatifler öneriyor hem de pratik (anti-hamarat insanlar için en önemli kısmının bu olduğunu vurgulamaya gerek yok sanırım!). Fakat abla beni boğuyor, tarif kısmına gelene kadar yazdığı o birkaç cümle beni uyuz ediyor. “O senin uyuz bakan gözlerinin suçu cınımmm” der belki, bi’ şey diyemeyeceğim, hadi bunu geçiyorum. Yahu ilk defa pırasa ile “kekimsi börek” yapan sen misin? İçine de ay tozu falan koymuyorsun, mısır unu vs. var. Bunu senden başka kimsenin akıl edemeyeceğini düşünmüş olmana sebep olan özgüven nere(n)den fışkırıyor, bir söyle bana?! Aaaaayyyh! Sensin uyuz.

Yavru doğmadan önce, tane tane ve mantıklı anlatıldığında çocukların her komuta uyacağını sanan müthiş bir salak olmakla birlikte, eğer çocuk bana göre tuhaf davranıyorsa bile, anne babasına saydırmadan önce “huyu böyle galiba” diyecek kadar da olsa vicdanım vardı. Çoluk çocuk sahibi insanların “Ooooaaaaaaa, neden öyle yapıyoooooo” diyen cümlelerini duyunca, “sen sorasın diye yapıyor neden olacak!” diye carlayasım geliyor. Yahu şu devirde benimkinden birkaç yaş büyük çocukların 2 yaş krizi yaşamamış, ortalığı birbirine katmamış ya da anne babayı manipüle etmemiş olmasına inanmam mümkün değil! Evet, biliyorum, çocuğum kişilik bölünmesi yaşıyor gibi görünüyor; az önce kahkahalarla gülerken tek bir (yanlış?!) kelimeden sonra Hulk yanımda halt etsin tarzı hareketler yapıyor… Ama ne yapabilirim?  Benimki içindeki “birey”i parçalayarak dışarı çıkarıyor anlaşılan… Kendisininki dışında her çocuğu gözlerini kocaman açarak ayıplamak ne yaaa!

Bir de açık sözlülükle ortaya bomba gibi laf koymak arasındaki farkı bilmeyenler var. Hepimizin pot kırdığı, hatta daha çok sevdiğim tabirle çam devirdiği ve sonra gece uykusunun kaçtığı olmuştur. Son şahit olduğum olay durumu bundan bir adım öteye taşımaktı... Aslında, samimi olduğum bir arkadaşımdan duyduğum için kötü niyet aramak istemiyorum AMA boşanmış ve adamın onlar evliyken ne haltlar etmiş olabileceği konusunda kafası zonklayan bir insana “kesin birini bulmuş o, yoksa ayrılıp düzenini bozar mıydı” demenin neresi iyi niyetle doludur bilemiyorum!  
Yumurtlayacaklarım bu kadar. İyice bonus kaybetmeden susuyorum.

3 Kasım 2017 Cuma

Sen Mızmızsın mızmız kal!

Taslaklarda bir yazı duruyor; “… bu kadar uykusuzluğa ve kendime 10 dakika zaman ayıramadan yavrunun peşinden yatağa koşmama rağmen depresyona girmedim, aman da aferin bana, ne kadar da iyimser olmaya başladım…” falan diyor. Yayınlayamayacağım için burada gömebilirim kendi yazdığım yazıya.

Hayır da, otuz küsur senelik Mızmız, iki hafta iyi idare ettin diye kendini ne zannettin? Hayata küsmeyince ne oldum sandın? Ayol iyimserlik senin neyine? Tamam, 16lık melankolik çiçek değilsin artık ama ayıp yahu, eşek kadar oldun, o kadarcık da düzelmiş ol. Üstelik bir de ruh hali seninkine endekslenmiş bir insan yavrusu var evde, herhalde hofff pofff diye gezemeyeceksin. Ay kendime gıcık kapıyorum şu an. Hemen vermiştim coşkuyu, galiba biraz da inanmıştım artık gerçekten daha olumlu bir insan olduğuma. Ta ki, bu hafta 5. kez gece yarısında kalkıp geri uyumayan yavruyla uğraşıp sinir krizi geçirene dek… En sonunda “aaaaa yeterrrrr uyu artık oğluuummmm” diye bağırdım. Tabii sonraki üç gün falan müsait olduğum anlarda ağladım ve kendimden nefret ettim.
Sonuç olarak hala kendime sinir oluyorum ama üzgünüm, yavrunun bu çözülmek bilmeyen uyku olaylarına da sinir oluyorum. Yeter yahu, cidden yeter. Karşıma alıp, “dana kadar oldun evladım, uyumalısın artık, ben de normal insanlar gibi yaşamalıyım; ay bu gece kaç kere kalkacak, şimdi yatarsam 13 dakika kazanırım, 5 kere kalkarsa şu kadar uykusuz olurum, kalkar da uyumazsa iş yerinde perişan olurum diye düşünüp gerilmeden kafamı yastığa koymalıyım” diye anlatasım var. Anlatsam büyük ihtimalle alacağım cevap “Anne uyku? Nen nen? Hayırrrrrrr… Anne meme? Memeeeeeeee” şeklinde olacak.
Bu ara her olayın başı ve sonu, her kavuşmanın neticesi, her ayrılığın öncesi “meme”. 18 ay kontrolünde doktoru uyarmıştı; anneye yapışabilir, babayı itebilir hatta babayla rekabete başlayabilir, uykular sorun olabilir ve 2 yaş sendromu öncesi ilk sinyalleri görebilirsiniz diye. Sağolsun, literatürde yer alan hiçbir bağlanma atağını atlamayan oğlum bunu da atlamadı. Cafcaflı 18 ay bağlanma atağını dibine kadar yaşıyoruz; yavru, ben ve meme. Baba bu sırada, artık gece ben kalksam da seni istiyor gerekçesi ile sabaha kadar horul horul uyuyor ve sabahları da “yorgun” uyanıyor. Yüzünde uykusunu iyi almamış insan ifadesini görünce yastığı kafasına atmak (hatta yastığın da üstüne oturmak)  istiyorum. Uyuyan herkese sinir oluyorum, gece apartmanın zillerini çalıp kaçasım var mesela, kimse uyumasın! Neyse konuyu dağıttım, atak diyordum, kafama tuğla atılmış gibi beynimi zonklatan atak. Geçecektir yakında diye ümit ediyorum. 12-13 ay civarı da yaşamıştık bir benzerini… Bu şiddeti azaldığı anda ilk yapacağım gece emzirmesini kesmek. Çünkü artık ne fiziksel ne ruhsal olarak dayanamayacağımı anladım, zaten bunu yapmazsam 2 yaşına kadar emsin düşüncemden de uzaklaşacağım. Şu vakte kadar onun duygusal olarak ihtiyacı olduğunu hissettiğim hiçbir şeye müdahale etmedim, kendiliğinden geçsin diye bekledim. Yine vicdanım ve tahammülüm arasında sıkışmış durumdayım, ne olacak bakalım, göreceğiz.
Bunun dışında her şey aynı; günlük telaşlar, işler güçler, her sabah hava soğuk yaa oflamaları, küçücük çocuktan 10 saat ayrı kalınır mı yaaaaa diye bağıran iç ses, sanki önceden iyi uyuyan bir çocukmuş gibi ahh acaba beni özlüyor da ondan mı gece uykuları böyle oluyor diye vicdan parçalamalar…
Bu da bir iç dökme ve başarısız bir iyimserlik denemesinin sonucu olarak burada dursun. 

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...