13 Mayıs 2019 Pazartesi

Daha dün annemizin kollarında yaşarken...

Evdeki minik insan okullu oluyor. Bu durum bende ağlamakla gülmek arasında bir hali tetikliyor, var mıdır bilimsel açıklamasını bilen? “İnanamıyorum yaa, sen ne ara büyüdünnnn?!!” şeklindeki iç çığlıkları ve gözümün kenarında bekleyen yaşlar bir iki saniye içinde “yaaa bacak kadar yavrudan vesikalık fotoğraf istediler, aahahahah çok komik şunun tipe bak” goygoyuna dönüşüyor. 



Okulda ilk günü(müz) geçen cumaydı. Kayıttan önce okula götürmüş sınıfları gezdirmiş ve okulun kurucusu ile tanıştırmıştım. O gün kurucuyla epey sohbet etmiş, az sonra açılıp “ben şu oyun odasına gitsem iyi olmaz mı?” demeye başlamıştı. Cuma gün de önce oyun odasına girdi (benimle birlikte), öğretmeniyle tanıştı, bir oryantasyon öğrencisi daha vardı, onunla bakıştı… derken oyuna dalınca ben odadan çıktım ve hemen kapının önündeki bekleme alanına geçtim. 5 dakika sonra elinde koca bir araba ağlayarak geldi. Diğer arkadaşından korkmuş belli ki, hiç şaşırmadım. Sonra öğretmeni o arkadaşı sınıfa çıkarınca bizimki kurucu hanımla takılmaya başladı, tanıdığı için kendini güvende hissetti sanırım. Sonra depodan etkinlik malzemeleri alıp kayboldular. 45 dakika sonra neşeli neşeli geldi, tadı damağında kalsın(böylece heveslenerek gelsin) diye süreyi bitirdik ve yine geleceğini söyledi, ayrıldık.

Sonra evde bana ağlamasının nedenini anlattı, arkadaşı önüne geçmiş : ))) Buymuş meğer derdi.  

Hafta sonu boyunca arada bir okulu andık, eğlenceli olduğuna vurgu yaptık. Sorup konuşturmaya çalışmadık. Bu sabah yeniden gittik, daha rahattı ama bir tedirginliği vardı. Onu ağlatan arkadaşını sorup duruyor, gitmeyelim demek de istemediği için “T. hala orada mı acaba? Belki o gitmiştir”diye kıvranıyordu. Neyse ki, o bugün sınıfa çıkmış, rahatladı bizim yavruİçeri girdikten sonra beni bir iki kez oyun odasına çekiştirse de tanıdığı bir ablanın ayakkabılarını giydirmesine izin verdi, yine malzeme aldı, ablanın elinden tutup yukarı çıktı. Beni çağırmadı. Epey etkinlik yapmışlar baş başa, bir ara sınıfa 5-10 dakika girip çıkmışlar, diğer çocuklarla tekrar tanışmışlar, sonra kendi öğretmenlerinden biri (2 tane öğretmenleri var) gelmiş onunla vakit geçirmiş. Yaklaşık 75 dakika sonra geldi öğretmeniyle, yaptığı boyamayı bana hediye etti ve yarın görüşmek için öğretmeniyle sözleşti. Öğretmeni biz okuldan ayrılmadan önce “Burada yemek yemek ister misin? Çok lezzetli yemeklerimiz var.” diye sorunca  bizimki bombayı patlattı:  “Üzgünüm… Üzgünüm ama bugünkü sürem bitti, gitmeliyim”! Tabii hepimiz gülmekten kırıldık, yukarıda G. İsimli arkadaşıyla tanışınca gözünden kalpler çıktığını öğrenip bir de ona güldük ve ayrıldık. 

Şimdi işe geldim ve her bir detayı tekrar düşünüyorum. 3 yaşında bir bıdırığın okula başlıyor olması mı, annesinin hiç durmadan onu düşünmesi mi daha trajikomik karar veremiyorum. Tek bildiğim çocuklar aslında sandığımızdan çok daha bilge. Narinler ve evet muhtaçlar, ama bizden çok daha bilgeler. Adım gibi eminim ki sürecin her bir detayının, benim tüm hislerimin, her şeyin farkında. Kendisinin buraya alışmak zorunda olduğunun ve aslında ihtiyacı olduğunun da… Evden çıktığımız sırada, tam ayakkabısını giydirmeye eğilmişken bana “Evde de yapacak hiçbir şey yok anne, hiçbir şey.” dedi. Kendini ikna etmek için mi, cidden artık evdesıkıldığını bildiğinden mi, beni rahatlatmaya çalıştığından mı yoksa hepsinden mi bilmiyorum. Sadece bunu bilinçli söylediğine eminim.

Yine süreci yönetmeye çalıştığım ama aslında ne kadar da “eser miktarda etkili” olduğumu gördüğüm günler yaşıyorum. 

Allah işimizi kolaylaştırsın, umarım her şey su gibi akıp gider. Yavru okulu çok sever…

2 Mayıs 2019 Perşembe

Bir anlamı olmalı...

Az önce yine doluyla karışık sağanak yağmur başladı. Bu güzide Ankara havası boşa gitmesin bir kahve içeyim dedim, 4 günlük kahvesizliğimi bozmaya niyetlendim. Kahveyi yaptım ama daha fincana dökerken anladım ki iğrenç; belli ki iş yerinde kahveyi teminden sorumlu olanlar yine en ucuz ve işe yaramaz olandan almışlar. Geri döktüm. 

Az önce okuduğum Lousie L. Hay kitabının hastalıkların zihinsel nedenlerinin sıralandığı bölüm ve bunu yenmek için yapılabilecek olumlamalar geldi aklıma. 

Kitaptaki şu bölümün kendimle ilgili olduğunu fark etmek niyeyse bana çok dokundu…  
Memeler:  Annelik etmeyi ve beslemeyi temsil ederler.OlumlamasıKusursuz bir denge içinde besliyor ve besleniyorum.”. “Meme Rahatsızlıkları:  Kendini beslemeyi reddetme, herkesi kendi önüne geçirme anlamına gelir. Meme Kistleri, Şişleri, Ağrıları (Mastit)ırı annelik etme. Aşırı koruma. Zorbaca bir tutuma varan aşırı müdahale demek olabilir. OlumlamasıBen önemliyim. Değerliyim. Artık kendime sevgiyle ve keyifle,özen ve bakım gösteriyorum. Başkalarına kendileri olma özgürlüğünü tanıyorum. Hepimiz emin ellerde ve özgürüz.”

Birisi çıkıp deli saçması diyebilir, belki sağlam sallamış diyen de çıkar. Eminim hararetle savunacak olanlar da vardır. Şu aşamada benim aldığım mesaj ise şu; kendime kötü davrandığımı iyice fark etmem ve bunu değiştirmek için niyetlenerek en azından vücuduma iyi bakayım diye yediklerimi kontrol etmemin ardından, aylar önce okuyup neredeyse unuttuğum bir kitabın eski versiyonu bir arkadaş tarafından pdf dosya olarak telefonuma yollanıyor. Açıp okuyor ve tek tek baktığım hastalıklarım içinde en çok burası kafama takılıyor. Kadın delidir değildir, yazılanlar bilimseldir ya da uydurmadır bilmiyorum ama bunun tesadüf olmadığını biliyorum. 

Herkesi her şeyden korurken kendimle ne kadar az ilgilendiğimi düşünerek üzülüyordum ne zamandır. Hem ipin ucunu bırakıvermek hem de her şeyi kontrol etmek istiyordum. Tüm bunlar olurken, kendime acımak ve karşılanmayan ihtiyaçlarımı düşünerek hırçınlaşmak da cabası…

Özellikle şu sıralar en çok yakındığım bir diğer konu olan alerji için de şöyle demiş; “Alerjiler, bknz saman nezlesi: Kime karşı alerjiniz var? - Kendi gücünü yadsıma.Olumlaması Dünya güvenli ve dostça bir yer. Ben emin ellerdeyim. Hayatla barış halindeyim”. Diğer bir kısımda da “Saman nezlesi: Duygusal tıkanıklık. Takvimden korkma. Kendini baskı altında hissetme. Suçluluk duygusu.OlumlamasıTÜM HAYAT ile birim. Her zaman güvenlik içindeyim.

Baskı altında hissetme? Suçluluk (çünkü ne yapsam yetmiyormuş ve hep eksikmişim diye düşünme)? Dünyaya güvenmeme? Çözümü barışmış, güvende hissetmekmiş. Hiç şaşırmadım. Çünkü hiç de güvende hissetmiyorum.

Tiroid için şunu eklemiş ; Aşağılanma. Yapmak istediklerimi asla yapamayacağım. Benim sıram ne zaman gelecek?soruları ve olumlamasıEski sınırlamaları aşıyor ve artıkendimi özgür ve yaratıcı bir biçimde ifadeye izin veriyorum.Tiroidin az çalışması; Vazgeçme. Kendini, umutsuz bir biçimde bastırılmış hissetmeOlumlamasıKuralları beni tümüyle destekleyen yeni bir hayat yaratıyorum. "

Herhalde bunun da işle ilgili konulardaki hislerim/düşüncelerim olduğunu söylemeye gerek yok. Biri aklımda pır pır uçup duranları kağıda yazmış gibi. 

Şimdi bunların hepsini okumak tekrar hatırlamanın ve yüzleşmenin bir anlamı olmalı diye düşündürdü.
Öyle olmak zorunda.
Kullanmasını bilirsem işe de yarayacak.
Dilerim artık bulutlar dağılacak.

24 Nisan 2019 Çarşamba

Kendimle derdim

Herkesin kendine pis pis davrandığı hatta gıcık olduğu dönemler oluyordur değil mi yaa, sadece bana oluyor olamaz? 

Şöyle anlatayım; kendi kendimin yanından geçsem gözlerimi devirip “salak yaaa” hareketi yapıyorum. İki dakika dert anlatayım desem, “sen kendin istedin bunları, herkes hak ettiğini yaşar tatlı kız” diye cevabı yapıştırıyorum. Çok pis ve boş beslenmeye başladım, farkındayım, ama azıcık kendime çeki düzen vermeyi düşünsem en cazip çikolatalar, en karşı koyulmaz kısır-kurabiye-ıhlamur üçlemeleri ile geliyorum, “istersen yeme” diyerek daha çok kışkırtıyorum. Yaptığım anneliği beğenmiyor, “çocuğu ihmal ettin ne zamandır taşınma, yerleşme, yoluna koyma derken, üstelik bi de tahammülsüzsün, çirkef karı” diye kendimi itip kakıyorum. İş yerinde performansım diplerde, hoş, bakanlığın anasını ağlattıklarından mütevellit iş falan yok ama ben kendimi yine de eleştiriyorum; hiçbir şey diyemesem “o kadar boş vaktin var az otur da makale falan oku, tam memur oldun sümsük şey” diyerek kendime çemkiriyorum. Kocama aşırı gıcık oluyorum bu ara, aslında çoğunu hak ediyor, ama yine de “bu adam iyi dayandı sana…” diye laf sokmayı ihmal etmiyorum. Haftalarrrrdır burnum akıyor, tıkanıyor, öksürük baş ağrısı, diş ağrısı birbirine karışıyor, yeniden başladığım alerji ilacını içerken bile kendime sempatim artmıyor, “ah canımm yoruldun hastalıktan…” diyesim gelmiyor.

Kendimle ilişkim şu an bu seviyede.

Daha bir önceki yazıda umarım evren bana gol atmaz falan diyerek manevra şaşırtmaya çalışsam da, terrible 2 kapıdan çıkarken horrible 3 geldi (Nazar değen olduysa ne diyeyim ben şimddiiiiiii?!). Çocuğum sürekli şu şekil bakıyor;



…ve internet ananın söylediği şu durum evde cereyan ediyor; “…yüksek seviyedeki dil gelişimi, 3 yaşın 2’den daha zor olmasının nedenidir. 3 yaşındaki çocuğunuz önceki yaşına göre daha büyük, daha akıllı ve daha kararlıdır. Dil gelişimi hep iyi sanıyordum ben bu sıpanın ama dil gelişimi galiba hazırcevaplık gibi bi şeymiş; “anne sen su bi konuşma, ben bunu babama soracağım (Çünkü o kesin izin verecek onu çok kolay manipüle edebiliyorum)” diyerek cümlenizi ağzına tıkmak gibi yani… İşte, yavru cephesinde de durumlar böyle olunca kendimle olan derdimi çözmeye elim varmıyor.

Resmen nisanı bitirdik, senenin üçte biri gitti ve 2019’u boşa sene ilan etmek üzereyim. Ciddi ciddi 4 aydır ne yaptığımdan, ne okuduğumdan, ne yediğim içtiğimden derinlemesine zevk almıyorum. Günü kurtarmak resmen yaptığım.

Sonu nereye varacak ben de meraktayım. 

9 Nisan 2019 Salı

3 yaş mektubu

Oğlum, canım, bin bilmişim, minik adamım, can parçam,

Resmen 3 yaşındasın! Üstelik farkındasın; doğum günü sabahı doktora gitmek zorunda kalmamıza rağmen ilk kez muayene sırasında hiç ağlamadın ve “Biliyor  musun? Ben tam 3 yaşına girdim” diye hava attın doktora.

Bu sene de geleneksel bir şekilde- geleneksel çünkü geçen sene ve evvelki sene de aynısı oldu- doğum gününden bir ay kadar önce başlayan aşırı duygusallaşma dönemine girdim. Bütün bebeklik belirtilerin yok olmaya yüz tutmuş; söylediklerimi mantıklı gerekçeler sunarak çürütür, uçağa binmekten ve tatile gitmekten keyif alır, “ne kadar güzel bir gündü, yazın gelip denizin tadını çıkaralım anne!” benzeri cümleler kurarken, nasıl duygusallaşmam? Tombulluğundan gıdısının altı kızaran bebeğin yerine, bana tüm gün eşlik edecek, arkadaş gibi takılabileceğim birini vermişler sanki… Her bulduğum fırsatta elimden kapıverecekler gibi çılgınca öpe koklaya nasıl sıkıştırmam?... Hissettiğim tam da bu çünkü! Üstelik -bunu yazdığım için umarım evren bana bir gol atmaz ama-  2 yaş krizlerin de epeyce seyrekleşmiş, tadından yenmez olmuşsun be minikim, gözlerim nasıl dolmaz…

İşte tam bu hisler içindeyim oğlum. Bazen aklım gelip gidiyor; bir sene hatta birkaç ay öncesine bakıp şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak oluyorum. Öğlen uykusunu 31 dakikadan fazla uyumayan, öteki odada dizim çıt dese uyanan o çocuk, koltukta uzanıp ağzı açık sızan ve 1 saattir kahkahalarla sohbet etmeme rağmen uyanmayan bu çocuk mu diye hayrete düşüyorum. Bebek arabası ya da oto koltuğunda oturmadığı için ağlamaktan içi dışına çıkacağını bildiğimden, gezmeye götürmeye korktuğum o yavru, aynı gün   önce Havaş, sonra bol beklemeli bir uçak, sonra da taksi ile seyahat eden bu yavru mu diye ciddi ciddi düşünüyorum.

Anlıyorum ki büyümüşsün. Anlıyorum ki büyüyorsun. Anlıyorum ki tüm zorluklar geçici ve tabii tüm güzellikler de öyle… Her bir tatlı anımızı turşu kurar gibi kavanozlamak, her gülüşünün fotoğrafını çekmek, hiç değişmeyen mis konunu parfüm yapıp şişelemek, her gece senin uykucu tavşana sarıldığın gibi sana sarılıp uyumak, “duruuuuuuunnnn geçmesinn zaman” diye delice bağırmak istiyorum bazen. Sonra büyümekten ne kadar memnun olduğunu görüyorum. Daha dün yapamadığın bir şeyi bugün yapınca nasıl da kabardığını, “ben bu işte uzmanım anne” diyerek benim motivasyon cümlemi bana sattığını fark edip, büyüsün miniğim diyorum, varsın büyüsün, içimdeki sevgi de aynı hızla büyüyor, her gelen gün daha güzel olacak… Büyüsün.

Kreşe başlayacağını düşününce hala içim eziliyor, tüm bu anlattıklarımın tersine, sanki çok küçükmüşsün gibi geliyor. Sen miniciksin ama dertler büyük gibi. Oysa hiç de değil, hayat yine kendi dengesinde devam ediyor. Çok ince bir hatırlatma almadık mı daha geçenlerde? Can sağlık olsun yeter yavrum, ben ömrüm oldukça senin için buradayım diyorum, her şey geçiyor.

Böyle böyle 3 yıl bitmiş.

Dün sıklıkla, ne kadar da pembe olduğunu düşündüm doğduğun gün… Kirpiklerinin belli belirsiz hallerini… Çenendeki yuvarlak çizgiyi, tıpkı benim gibi diye düşündüğümü ve yüzünde en değişmeyen şeyin yine orası olduğunu, daha hastaneden çıkmadan fark ettiğim gamzeni ve bana benzeyecek benim de gamzem var diye içten içe sevindiğimi… Yüzünü düşündükçe ne kadar değiştiğini ve aslında seni ilk gördüğüm o an bu çehreyi de görmüş olduğumu fark ettim… Galiba annelik serüveninde solucan delikleri, paralel evrenler ve bir takım süper hadiseler mevcut. Belki bunları da okuyunca evet annem başından beri hep biraz kaçıkmış dersin. De oğlum önemli değil. Tek dileğim annem beni sonsuz sevdi demen ve bunu bilmen.

Sağlıkla, mutlulukla, huzurla, sevgiyle yaşa yavrum, nice güzel yaşların olsun.



28 Mart 2019 Perşembe

Çok sevinçli ağlamak

Hayatın insana önemli -ama gerçekten önemli olan- şeyleri hatırlatmak için ilginç yolları var. Planlarını alt üst etmek bir seçenek evet, ama bu epey eski bir yöntem. Onun yerine; olmasını dilediğin şeyin tam da dilediğin şekilde ama aslında bambaşka bir biçimde gerçekleşme hali var ki insanı  hayrette bırakıyor.

Cok yoğundum ne zamandır ve aşırı keyifsizdim. Ev bitti bitmedi taşındık taşınamadık eyvah yeni kiracı buldular ortada kaldık derken çok gerildik. Her gün bizim gibi işlemlerin bitmesini bekleyen ve artık deliren komşularımızla yazışarak içimizi iyice karartan grupta kaybolduk.

Dedim ki şu eve oturalım ilk akşam pasta keseceğim bi de göbek atacağım delireceğim sevinçten.

İki hafta kadar önce taşındık, abonelikler yeni açıldı, yerleştik derken dün ilk kez kendi evimizde uyuyacağız.

Önceki akşam yemekte telefon çaldı. En sevdiğim arkadaşlarımdan biri "Ankara'ya geliyoruz acil olarak. Oğlanın trombosit değerleri sınırın çok altında..."...

Bu cümleden sonrası sabaha kadar kalp çarpıntısı uykusuzluk tarifsiz iç sıkışması. Gün doğmadan vardılar. İncelemeler başladı. İlk teşhisler cok korkutucu degil ama incelemeler devam ediyor. Öğlen bir telefon; kemik iliği alacaklar yayma testinde gariplikler gördüler.... Elimin ayağımın titremesi artıyor mesaiden izin alıp hastaneye koşuyoruz. Orada sonuçları bekliyoruz. Içimden durmadan dua ediyor onlara da rahat olun bir şey cikmayacak diyorum. Doktorları kapıdan çıkınca onları yalnız bırakıp köşedeki kolonun arkasına saklanıp hüngür hüngür ağlıyorum. Kocam geliyor ben duydum bir şey yok diyor daha çok ağlıyorum.

Hastaneden çıkıp eve gidiyoruz. Kimse pasta istemiyor. Çay demliyor sevinçten göbek atmanın üstüne çıkarak durup durup ağlıyoruz birlikte. Herkes uyuyunca bir daha ağlıyorum. Şimdi bir görev icin sehir dışı seyahatimde trende bunları yazarken yine ağlıyorum.



Tam da istediğim gibi aşırı sevinçli bir ilk akşamdı yeni evimizde... Canımı sıktığım onca şey için bir tokattı.

Sen bizi, her şeyin üzerinde etkimizya da gücümüz varmış gibi bir yanılsamaya düşmekten koru Allahım.

Biz istemeyi bilmiyoruz sen hakkımızda hayırlı olanı gönlümüze ilham et.

18 Şubat 2019 Pazartesi

Ortaya karışık günü-Şubat

Bu aralar yine bir garip her şey.
Zaman yine; ya çok bol, ya çok darmış gibi. İşler güçler birbirine girdi haliyle. Elimi kolumu kıpırdatmak istemediğim günler olduğu gibi kafam kazan olana dek çalıştığım günler de var.
Sabahları uyanmakta aşırı zorlanıyorum. Hâlbuki fark ettiniz mi uyandığımız vakitler artık kör karanlık değil?  Eve dönene kadar da yatsı vakti olmuyor. İşten çıktığımda havanın tam olarak kararmamış olması benim açımdan inanılmaz önemli. Şöyle ki; “bu geri zekalı yerde ömrümüzü çürütüyoruz! Akşama kadar gezegeni mi kurtardık ne halt ettik de bu saate kadar mesai yaptık! Ben bile bunaldım o çocuk evde bizi beklerken bunalmadı mı!...” diye uzayan iç bağırmalarım susuyor. Yine yorgunum ama olsun, karanlık yok ya mutsuz değilim. Bunlar hep bahar habercisi, Ankara’da dehşetli soğuklar gelip gelip gitse de aldırmıyorum, seviniyorum kışın sonu göründü diye.

Haftaya ilk kez yavrudan ayrı kalacağım. 2 günlük bir yurt dışı görevim var,  3. Gece sabaha karşı dönmüş olacağım. Daha önce hiç ayrı uyumadık. Yalan yok epey huzursuzum. Bir yandan babası ile kalabilir neredeyse 3 yaş oldu diyor bir yandan da Allahımmmmmm napıcam diye höykürmek istiyorum. Hayır denmez miydi bu göreve? Denirdi elbet, ama erkek egemen çalışma ortamlarında var olmaya çalışan tüm kadınların bileceği üzere, bunu sizin karşınıza çıkacak her ilerleme fırsatında “onun çocuğu var, o olmaz” diyerek kullanırlar. Hoş, zaten kullandılar da daha önce, bu kez o fırsatı vermek istemedim. Çünkü işle ilgili minik umutlarım var, çok istediğim bir değişiklik için nefesimi tuttum bekliyorum. Ama işlemler o kadar çok dış koşula bağlı ki, sonradan üzülmeyim diye kendime bile söylemiyorum ne kadar istediğimi…

Bu aralar çikolataya dadandım bir de… Nedenini bilmiyorum. O da bahardandır belki. Bahar oldu hala eve taşınamadık, teslimatı yapamadılar diye düşündükçe gidip siteyi ateşe veresim geliyor ama o da olsun… O kadar cinnet her Türk insanında olur bence.

Son olarak bir de kreş konusu var. Gerçekten sorun ama bu. Mesela şöyle açıklayım; arabaya binmiş işe giderken bu konuşmaya başlayan ebeveynlerin boğazları yırtılırcasına birbirlerine bağırarak tartıştıkları bir konu. Niye bu kadar tartışıyorlar derseniz ben hiç bilmiyorum, tartışan arkadaşlara sorun, 11 senedir birlikteyiz hiçbir şey için böyle bağırmadık birbirimize… demek isterdim. Fakat tabii ki de o manyaklar biziz. Niye bu kadar delirdiniz sorusunun cevabını ise gerçekten bilmiyorum. Kreşlerin kolej parası kadar etmesi, bizde şu an o paranın olmaması, benim aşırı detaycılığım kocamın genel rahatlığı, bu konudaki sabit fikirlerimiz buna neden olmuş olabilir. Yine de temel sorun ne yapacağımızı gerçekten bilememek gibi geliyor bana.

İşte bu düğümler hep peş peşe geldi bu aralar.

Hepsine hayırlısı diyelim o zaman.



16 Ocak 2019 Çarşamba

Ortaya karışık günü

Ocağın yarısına geldik. Eve taşınma işi sonu fos çıkan salak dizilere benzedi. Beklentiyi her yeni haberle yükseltip, sonra fıssss diye söndürüyorlar sanki. Oturduğumuz evi tutmak istiyorlar diye gelen 4. kiracıya Şubat 15 gibi çıkacağız demiştik, o zaman haberler o yöndeydi. Ankara’da zırt pırt kar yağdığını ve bizim evlerden ses olmadığını düşünürsek İglo nasıl yapılır videosu falan bulup izlesem iyi olur. 2+1 bize yeter bence, şu şekil bişey de olabilir tabii, neticede yaşasın sadelik;



İş yerinde gıybetin dibine düştük bu ara. Allah affetsin bir sus, iki sus, üçüncüde bi bakıyorsun kürsüden halka seslenir gibi savuruyorsun gitsin. Üstelik öyle pis bir iş ki, ağzını tamamen iyi niyetle ve yardım etmek, bir yanlışı işaret edip doğrusunu göstermek için bile açsan, lafın “…neyse çok konuştuk, dedikodu olmasın” diye bitmesine engel olamayabiliyorsun. Valla gidişat iyi değil. Bir mıntıka temizliği lazım bana.
Bundan da giyersem tam olacak sanki...


Bu aralar yavru da hafiften isyanlarda. Öyle bağırmalı çağırmalı da değil, alttan alttan bi dümen hazırlıyor gibi, sanki biriktiriyor da çok pis patlayacak… Havalar bir anda aşırı soğudu, evden çıkamaz ya da yarım saatten fazla dışarıda kalamaz oldular. Biz akşamın köründe eve varıyoruz, kapıda yakamıza yapıştığı gibi suyumuzu çıkarırcasına ilgi, alaka, oyun istiyor. Bunda sorun yok, samimi bir şekilde anlıyorum. Arada bir gözlerimi gözlerime dikip sonra da “ben gidiyorum!” diyerek odadan çıkıp gittiğinde anlamıyorum ama… Zorlukla çalışmaya ikna ettiğim beynim ve açık tutmaya çalıştığım gözlerimin ardından sisli düşünceler geçiyor. “Neye bozuldu bu şimdi? E neşeli neşeli kitap okuyorduk ya…” Bunları uzun süre düşünür de harekete geçemezsem salon kapsının ardından sesi geliyor;  “Ağlıyorum ben. Bak ağladım!”. Elbette ağladığı falan yok. Gerçek bir ağlama gelince gözlerden pıtır pıtır yuvarlanıveriyor gözyaşları, minik burnu da kızarıveriyor. Ne kadar yorgun da olsam elektrik verilmiş gibi tüm kaslarım canlanıyor. Bak yazarken bile içim bi kavruldu, manyak mıyız neyiz ana kısmısı olarak? Haa bu arada kitap okurken niye delirdiğini de anladım; kitapta karpuz yiyordu kahramanlar, buna bozulmuş. En sevdiği şey karpuz bizimkinin, fakat biliyor ki şimdi karpuz yok, istese de, ağlasa da yok. Aklı ve muhakemesi buna yetiyor, harika. Yine de trip yapmak ihtiyacı duyuyor, bu da harika galiba. Ne biliyim…
Bunu da sevdiğim için koydum. Yakında daha fazla lazım olacak gibi...

Millet domuz gribinden kırılıyor. Geçen sene yavru da geçirmişti, hiç hoş bir hatırası yok bizim açımızdan. Ödüm kopuyor yalan değil. Arkadaşlarım, onların arkadaşları, akrabalar derken baya şehir efsanesi gibi “omuz gribi şöyle çarpmış” konuları konuşur olduk. Bence baya korkunç durum vaziyet. Annem envai çeşit baharatı balla ve limonla karıştırıp yutturuyor bize. Artık savaşmıyorum hatta içerikleri ve tek tek etkileşimlerini falan da araştırmadım. Sabahın köründe çıkan programların birinde doktor anlatmış. “Anne şunları dinleme yaaa!” deyince patoloji uzmanı doktor kuzenine topu atıp, geçen gün Gülçin de bizim grupta paylaştı diyor. Bilemiyorum artık doğru mu... Gülçin ablayı da mı satın aldı baharat lobisi, onu da bilmiyorum.


Hasta olmadan kışı bitirirsek annemin karışımlarının işe yaradığına inanmayı seçeceğim artık mecburen.

11 Ocak 2019 Cuma

Yapamadım. Ne olmuş?

Bugün çok içimi acıtan bir imza attım. Fen bilimleri enstitüsünün doktora kayıt sildirme formuna, kendi isteğimle kaydımın silinmesini arz ederim diyen yerin hemen altına… Bir yandan çok ağırıma gitti, bir yandan da hayal ettiğin o kötü şey olunca garip bir rahatlama duyarsın ya, öyle hissettim.
Daha önce doktora içimde bir yara diye yazmıştım hani… Danışman hocama mı , kendime mi, çalışma şartlarıma mı, hayatın getirdiklerine mi söyleneyim bilememiştim. O dönemde evde oğluma bakıyor ve kökünden değişen hayatımı sindirmekle uğraşıyordum. Sonra işe başladım, danışmanımın yanına gittim, araştırmalar, enstitü ile bir sürü dalaşmalar derken tekrar harekete geçtim. O ayaklanma, harekete geçme hali bana gelince "kendimi affettim" dedim. Bu da bana güç verdi. Derken tez konumu biraz değiştirmek için yeniden çalıştım, uğraştım, hocamla defalarca görüştüm ve 6 aylık emeğim diğer hoca yüzünden çöp oldu. Bu da bende bardağı taşırdı. İyice bunaldım.
Evvelki gün hocamı arayıp konuştum. Artık bu mevcut tez konusunu çalışmak istemediğimi, olayların nerelere vardığını ve diğer danışmanla ilgili düşündüğüm her şeyi söyledim. Garip bir şekilde ilk kez çok destekleyiciydi. Atılmamak için önce kayıt sildirmemi bir sonraki dönem yeniden başvuru yapıp, dersleri saydırıp temiz bir sayfadan başlangıç yapabileceğimizi söyledi.
Tamam dedim!
Dilekçemi bugün yolluyorum.
İçimdeki mükemmeliyetçi aralıksız konuşuyor. Bu sefer onu susturmaya çalışmıyorum, konuşsun, söylediklerinin tamamında haksız değil. Çok çok zordu ama imkansız değildi bitirmek.
Ama… Olmadıysa olmadı! Yapamadım. Ben de başladığım bir işi beceremedim; dış etkenlerin benden kuvvetli olmasının önemi yok, sonuç olarak süresinde teslim edemedim bu tezi. Üzülüyorum evet, üzüntümü de hoş görüyorum. Kendimi seviyorum, daha çok sevicem bundan sonra. Bu süreçte olanlardan bir sürü ders çıkardım, cebime koydum.
Belki bir dahaki döneme fikrim değişir temelli vazgeçerim.
Belki canavar gibi asılırım.
Her ne olursa olsun benim kararım.
Kararlarımı da sevicem.
Bugünkü aklım, başıma bugün geldi. Dün gelmiş olsaydı, adı dünkü aklım olurdu. İşte o kadar!
Geçti bitti.
Değerimi başardıklarımla ölçmeye çalışan iç seslerim; ağzınızın üstüne kürekle vurabilirim; anlayın artık o iş öyle değil.  
Seni seviyorum;  “Ben”. Her ne yaptıysan ve yap(a)madıysan s(b)eni seviyorum.
Oh be!

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...