22 Temmuz 2019 Pazartesi

Aşk, yeniden!

Yine, yeniden aşıkım. Çok. Çarpık bacaklı, yumuşak yanaklı, gıdıklı ve hafif tüylü birine hem de! Mis gibi kokuyor ve zaman zaman aşırı asabi olabiliyor. Uyumadığı zamanlarda epey gürültücü. Bu arada, şaşı olduğunu da söylemiş miydim? Ciddi bakışları şaşılıkla karışınca aşırı tatlı oluyor. Kendisi ailemizin yeni üyesi, misminnakımız, pamuk prensimiz. Aramıza 6 gün önce katıldı ve beni teyze yaptı. 

Teyze olmak A101 dersinde ilk öğrendiklerim;

Kardeşime kızdığım her şeyi misliyle ben kendi yeğenim için yapabilirim, annesi düşünsün.
Aşkından çıldırmak serbest: Kırkı çıktığı gün o yanakları hüpletmeyen bizden değildir.
Minicik bir yenidoğanın farklı bir pozu olabilirmiş gibi; “yeni foto yollayın, bi daha yollayın, bi daha yollayınnnn!” diye anne babayı darlamak normalmiş.
Bütün o “tuhaf ilk zamanlar”daki ruh halini hatırlamak ve zaman zaman kendi travmalarına göz kırpmak da normalmiş.
Tüm zorlukların farkında olmak ama geçeceğini bilmek harikaymış.
Keşke aynı şehirlerde yaşasaydık hissini kendi çocuğundan sonra ilk kez bu kadar kuvvetli hissetmek ve üzülmek de varmış.
Kucağında uyuyan miniğe bakıp uyanmasa da daha beş saat tutsam böyle demek ilginçmiş.
Teyzelik de annelik gibi bir tür delilikmiş.

5 Temmuz 2019 Cuma

Hepsi geçmese mi acaba?


Çocuklar çok ilginç değil mi? Uzunca bir zaman benimki “biraz cins sanıyordum ama yok, hepsi değişik. Aslında, bizim (zavallı) yetişkin bakış açımıza uymadıkları için “ilginç, tuhaf, değişik, zorlayıcı, anlaşılmaz” geliyorlar bize, biliyorum. Yine de hayret etmekten alıkoyamıyorum kendimi… Kendilerini neyin mutlu edeceğini, rahatlatacağını, neye ihtiyaçları olduğunu mükemmel bir şekilde biliyorlar ve talep ediyorlar. Bizse onların taleplerini karmaşık olmakla itham ediyor ve anlamıyoruz.

Sevilmek, ilgilenilmek, temasta kalmak, günü dolu doluyaşamak, hissettikleri her şeyi dışa vurmadan günü tamamlamamak istiyorlar. 

Bizimkinin okulu yaz moduna geçti; daha fazla bahçe saati, coşmalı oyunlar, sıcakların zorlaması ve öğle uykusu uyumamasının etkisiyle akşamları epey yorgun oluyor fakat uyumamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Ben de kendi yorgunluğum üstüne eklenen bu diretme karşısında volkan gibi kabarıyor, uyumaya direndiği her dakikayı sayıp içimden dört işlem yaparak yine kendime zaman ayıramadığım gerekçesi ile deliriyorum. 

Bugün düşündüm de, okulda zaten uzun saatler geçirdikten sonra eve geliyoruz. Ya hemen sitede oyuna dalıp hava kararmaya yakın koştur koştur yemeğe geçiyoruz ya da tam tersini yapıyoruz. Saat sekiz buçuktan sonra güneş batıyor, aşağıdan yeni gelmiş ya da sofradan yeni kalkmışken dokuzda çocuğu banyoya sürüklemeye başlıyoruz. Dokuz buçuk-on arası uyumuş oluyor. Bu sırada kan ter gözyaşı üçlüsünün sahne almış olması muhtemel. Banyo yapmam-yaparım, çıkmam-çıkarım, bir fıkra anlat hayır hayır 5 tane anlat, bir tiyatro yapalım tamam söz sadece 1 tane yapalım, 2 kitap hayır 3 kitap oku, hayır ben uyumak istemiyorum, evet ışığı kapatalım-hayır ışığa dokunma, evet farecikler hikâyesini anlat-hayır anlatma ninni söyle, hayır ninni söyleme türkü söyle…. derken artık dayanamıyor ve sızıyor. 

Mesela geçen gün ben uyumayacağım diye ayağa dikildi,sonra yanıma uzandı kitabı kapattırdı, türkünün nakaratına gelirken uyuyup kaldı. Madem kitabı bile dinleyemeyecek haldesin, uyumayacağım diye fırlamak nedir? “Sizinle daha fazla zaman geçirmek istiyorum, daha oynayamadığım oyunlar, atamadığım kahkaha ve gözyaşım var” demek istiyor aslında… Bunu anlayınca içim sızladı. 

Hiç yanımızda yatırmadığımız çocuğumuz taşınma olaylarından sonraki süreçte sık ve uzun hasta olunca bizimle uyudu birkaç kez. Sonra ne zaman uyansa yanımıza gelmek istedi. Önce o yataktayken uyuyamıyordum; kıpırdadıkça uyanıyordum. Üstelik sokaktan sinek geçse ses var diye kalkan yavru uyanıp da geri uyumayacak diye ödüm koptuğundan mumya gibi kıpırdamadan hatta nefessiz yatıyordum. Gecenin bir kısmını birlikte uyuma olayı artınca fark ettim ki yatakta tepinsem bile uyanmıyor çocuk! Arada elini yüzüme koyuyor, kafasını kolumuzun altına sokuyor ve bazen beni öpüyor! İçim bir daha sızladı, büyümüş, büyüyor ve belki bir zaman sonra istesem de benimle uyumayacak! Şimdi ona sarılınca ince uzun bir “çocuk” olduğunu fark ediyorum. O tombik, yusyuvarlak, minicik bebek yok!

Bu uyumamak için direnmeleri, talepleri için savaşmaları, arada bizi bunaltmaları da zamanla geçecek. Büyüdükçe, biraz daha yetişkin olmaya yaklaştıkça, sınırları, kuralları, dürtü kontrolünü öğrendikçe bizden uzaklaşacak. Bize daha az ihtiyaç duyacak evet ama bu büyümenin getirdiği olumlu halden çok hepimizin başına geldiği gibi kendinden uzaklaşmak yüzünden olacak belki. Yani vücudunu dinlemeyi unutacak, duygularının önüne düşünceler ve kalıplar geçirecek ya da duygularını dışa vur(ma)mak için daha “usturuplu?” yollar bulacak.

Kaybolan bebekliği gibi, çocukluğu da kaybolacak. 
“Anne kalbini bi dinleyim mi, ne diyor? Bak benimki tıktık anne, tıktık anne diyor” demeyecek bir gün. 
Annneaaaa! Bugün bir yarış arabası rüyası gördüüüümmmm!” diye uyanmayacak.
“Seni yerim çocuk!” diye üstüne atladığımda, “Anne ben kek miyim? Yeme beni!” diye ağlamayacak.
“Anne bi geler misiinn, anne bii geleeeerrr misiiinnnbi geleeeerrrr misiiinnn?” diye saniyede 3 kez seslenmeyecek. 
“Kucağında ağlayabilir miyim biraz?” diye sormayacak. 
Ne kadar büyürse büyüsün benim yavrum olsa da, şimdi bıraktığım yerde kalmayacak. 

Her anın güzelliği şimdi anlaşılmazsa, bilmiyorum ne zaman anlaşılacak!





28 Haziran 2019 Cuma

Yaza güzelleme

Yaz gelince bana bi his geliyor; güneşin, sıcağın, uzayan günlerin bir dakikasını bile ziyan etmemeliyiz gibi... Gerçekten böyle hissediyorum çünkü kışları hep birbirini tekrar eden günlere inat sanki sonsuz seçeneğimiz var. İşten çıktığımızda hava aydınlık oluyor ki bu durum benim yaşama sevincimi doğrudan arttıran bir faktör. Yemeğini kap hemen dışarıda piknik usulü ye, biraz meyve atıştır hava kararana kadar dışarıda takıl sonra yemek ye, market işin varsa hallet, yakınlarınla buluş, üstüne yorgunluk çöken o son noktaya kadar eğlenmene bak, yaşadığını ve doğanın da yaşadığını hisset,  gökyüzünün pembe-mor oluşunu seyret, daha bir sürü şey… 

Şimdi bu edebi paragrafı neden yazdım? Kocama çemkirmek için! Havanın sıcak olduğunu bahane ederek okuldan aldığımız yavruyla bizi eve çıkaran (ev bu arada magma sıcaklığına yaklaşmış, batı cephe sağ olsun), yavru uyanıkken televizyon açılmayan evde haberleri açmak gibi enteresanlıklar yapan kocama uzun uzun saydırma hakkımı kullanmak istiyorum. Yahu haziran bitti daha hava bu hafta ısındı, şurada 2 ayımız var yok, sonra gerisi zaten sıkıcı Ankara ve gri kış. Her gün robot gibi aynı şeyleri yapacağız. Neden eve dönüyoruz nedeeeennnnn?!

Çocukken bile tam akşamüstü vakitlerini dışarıda, en azından balkonda geçirmek isterdim. Annem de tam o saatte sofra hazırlar ya da bana hazırlatır, önümüze yemek koyardı! Yemeği yarım bırakıp kalktığım çok olmuştur, günü elimden çalıyorlar gibi gelirdi…
Hele şimdi, günümün büyük kısmı işte geçer, yavru akşama kadar okulda mesai yaparken, aşağıdan çocuk sesleri gelir güzel bir mesirelik evimizin yakınında bizi çağırırken neden gitmeyelim ki? Yavrunun çok küçük olduğu zamanlarda hafta sonu iki gün, sabahın kör vaktinde (çünkü 5.30-6.da uyanırdı biz de 7.30-8.00’de orda olurduk) kahvaltılıklarımızı hazırlar ve aynı yere giderdik. Biraz nefes almak, kahvaltıyı dışarıda yapmak, yavruyla bir ağaç gölgesinde yuvarlanmak akıl sağlığımı korumama yardım eden birkaç şeyden biriydi. Çünkü yalnızdım, uykusuzdum, evde oturmaya hiç alışık değildim ve gün boyu mızıklanan, emmeyen, uyumayan bir bebekle uğraştığım o günlerde kocam gelsin de artık bir lokma yemek yiyeyim ya da lavaboya gideyim diye beklemek hiç güzel değildi. Şu an yazarken bile kalbim sıkıştı. Yine de yaz mevsiminin verdiği o ferahlık hissi beni bir parça kendime getiriyordu. Yavru erken yatıyordu; onun ilk uyanışına kadar biraz balkonda oturabiliyor, hafta sonları sabah ve ikindin kendimizi dışarı atıp rahatlayabiliyordu(m)k. 

Yine başımın belası PMS mi beni yine buraya getirdi de acayip konulara daldım bilmiyorum ama cidden yaz mevsimine derinden bağlıyım. İmkânım olsa yazları yarım günden fazla çalışmaz ve yavruyu yarım günden fazla okula yollamaz, tüm sene yetecek enerjiyi hoplayarak zıplayarak, bulduğum her ağacın ve suyun yanında pinekleyerek, rengârenk meyveleri gün boyu yiyerek depolardım. 


21 Haziran 2019 Cuma

Ortaya karışık günü Haziran

En son ne yazdığımı unutunca fark ettim, yine bir ay olmuş yazmayalı… E tabii araya bayram girdi, bayram tatilinde yavruda antibiyotik gerektiren dev bir hastalık durumu, döndüğümüzde annem olmayınca yapılması gereken yemekler, halledilmesi gereken işler, arkasından dev bir uluslararası organizasyonda gerilim türünde görevler, bol bol yorgunluk, hay ben bu memlekette işlerin gidişine… diyebaşlayan sövmeler… Böyle böyle bir ay geçmiş.

Yine ağzım burnum dolu, yine bi alerjiler, bak bunu yazmamışım. Bir de yanında bunuş; yavrunun da alerjik olduğunu tescilledik. Ha bire tekrar etmeye başlayan kulak enfeksiyonuhapşurmalar ve ara ara başlayıp kaybolan; grip olacakmış da olamamış benzeri burun akıntıları tam tahmin ettiğim gibi alerjik rinit kaynaklıymış. Şimdilik bir şurup ve burun spreyi kullanıyor, 3 haftanın sonunda kontrole gideceğiz bakalım ne diyecek doktor. 

Okul cephesinde de olaylar her sabah okula girerken dudak büzerek hafiften ağlamalı, çıkışta neşeyle “ Günüm çok iyi geçti anne! Çok eğlendim!” demeli seyrediyordu. Dün ilk kez sabah ağlamadan okula girdi. Hala tam okula girdiği sırada gergin olduğunu hissediyorum ama sabahları evden çıkmamak için bahane üreten çocuk bu kez “hadi geç kalacağız anne, çabuk” dedi ya (çok şükür), artık bu işi kotardık diye ümit ediyorum. 

Aslında yazmak için ilk oturduğumda, nasıl da iş ahlakından yoksun olduğumuza, “padişahımısss kıymetlimissss” demekten başka bi’ halta yaramayanlara, her yönüyle insanlarımıza saydıracağım uzun bir yazı yazmak geçmişti içimden. Şu an kısaca özetlemek istiyorum: Bu toplumdan bicacık olmaz. Bu konuda can çekişen ümidim ha bire kafasına sıkılmak suretiyle öldürülüyor, artık hortlamasa iyi olur, ümit bazen işkence yani bu memlekette. 

Neyse, güzel şeylerden bahsedelim: Mesela evi hamam böceği basmadı, aç kalmadık, kendiminkileri unutmuş (evet unutmuş) olsam da çocuk ve babası ütüsüz kıyafetlerle insan içine çıkmak zorunda kalmadı, ev beklediğimden toplu ve temiz, çocuğum anneanne ve dedenin artık burada yaşamadığını idrak etmiş ve kabullenmiş (bayram tatilinde 1 hafta yüz vermedi onlara) durumda… Her korkutucu durumda olduğu gibi bir çaresi bulundu yani. Hayalimdeki ışıl ışıl ev ve düzeni yakalayamasam da (ne zaman yakalandı ki?) şu an kendimden ve çıkardığım işten memnunum. Annem buralardayken kendini rölantiye alan kocam da yeniden tam destek fulldestek moduna geçmiş durumda. Eh, çok şükür. 


22 Mayıs 2019 Çarşamba

Annem gidince ben...

Gerilim film müziği nasıl yazılıyordu yaa? Kafamda çalıyor şu ana ama buraya aktaramıyorum. Neyse, küçük Emrah filmmüziklerinden de olur: “Beeeen acılaaaaarçocuğğğğuyummmmm…” diye inlediği mesela…

Sebep? Cumartesi gün annemler memlekete dönüyor. Yine Ediile Büdü (ve yavrusu (?!) ) gibi baş başa ve bir başınakalıyoruz Ankara’da özetle…
Annem hafta sonu gitmemiz gerekli deyince ben... Yemsili değil. Kaşlarım kesin böyle!

Evde bizim için süper yemekler pişiren, pazar market ihtiyacımızı halleden, evi derleyip toplayan, ütülerimizin büyük kısmını yapan, yavruyu siz okuldan alıverin diyeceğimiz, hasta olduğumuzda destek için çağıracağımız ya da kendimizi güvende hissettirecek kimsemiz kalmayacak yani.

Cidden kabullenmekte zorlanıyorum, beynim düşünmeyi o kadar reddediyor ki pazartesiden itibaren ne halt edeceğimize yönelik bir plan yapmaya bile oturamıyorum! Arkadaşım evi b.k götürsün okey de, yemek ne olacak yemeeeeekkHiç sevmiyorum yemekle uğraşmayı-ve yemeyi. Ne kadar süre makarna yiyerek yaşayabiliriz acaba? Bunu mu araştırsam? Bu hikayenin sonu kocası çocuğu da alıp gitti şeklinde biter bizim evde! Adam yemek yemeyi - ve Allah’tan- yapmayı seviyor. Fakat zaman? 

        Annemin yemek yapmaktan anladığı yukarıdaki... Aşağıdaki de benim:


Çocuktan önce, hafta sonundan 1 etli, 1 sebzeli iki çeşit yemek yapıp koyar, Cuma günlerini de film karşısında sebzeli/peynirli/soslu makarna ya da kısır/mercimekli köfte günü ilan ederdik, haftayı atlatırdık. Hafta sonu zaten bir kahvaltı, diğer öğün de dışarıda olurdu. 

Şimdi evde “beslenmesi” gereken bir küçük insan var. Üstelik -bana hala komik geliyor ama- kreşe gidiyor ve okulda yediği öğle yemeğine göre benim akşam menüsü ayarlamam lazım. 

Tekrar soruyorum eve geldiğimizde saat en iyi ihtimalle 18.30 civarı olacak. Ne zaman yapılacak o günlük yemekler?

Aslında çok komik değil mi en çok bu konudan korkmam? Şahsi beceriksizliğim dışında kültürümüzün de bir etkisi yok mu bunda? Evde yemek olacak, nokta. Öyle pratik yemek, salata, dürüm vs. değil adam gibi tencere yemeği olacak. Sinirim bozuldu asdfasdf bak yine soruyorum işte o yemeği kim yapacak?!

Son 3 gündür evdeki ağlama faslından sonra sakinleştirip okula götürdüğümüz, sınıfa çıkarken çığlık atan, bir süre sonra neşeli fotoları gelen ama anasının ciğerini delen yavru ne yapacak mesela pazartesi tam gün okulda kalınca? Biri bunu da cevaplasın.

Evin düzeni, çamaşır, ütü, alışveriş gibi konuları doğrudan Allah’ a havale ediyorum. Kuş yuvası kadar evi çekip çeviremezsek zaten Kim bizi ne yapsın...

Peki ya birimiz hastalanınca? Yavru hastalanınca? Hepimiz hastalanınca? Yok, bunu gerçekten düşünemiyorum, nefesim kesiliyor. Kimse cevaplamasın, sessizce Allah korusun diyelim.
Şimdi son laylaylom günlerimizin tadını çıkaralım. Nasılsa buraya ağlamaya gelirim.


13 Mayıs 2019 Pazartesi

Daha dün annemizin kollarında yaşarken...

Evdeki minik insan okullu oluyor. Bu durum bende ağlamakla gülmek arasında bir hali tetikliyor, var mıdır bilimsel açıklamasını bilen? “İnanamıyorum yaa, sen ne ara büyüdünnnn?!!” şeklindeki iç çığlıkları ve gözümün kenarında bekleyen yaşlar bir iki saniye içinde “yaaa bacak kadar yavrudan vesikalık fotoğraf istediler, aahahahah çok komik şunun tipe bak” goygoyuna dönüşüyor. 



Okulda ilk günü(müz) geçen cumaydı. Kayıttan önce okula götürmüş sınıfları gezdirmiş ve okulun kurucusu ile tanıştırmıştım. O gün kurucuyla epey sohbet etmiş, az sonra açılıp “ben şu oyun odasına gitsem iyi olmaz mı?” demeye başlamıştı. Cuma gün de önce oyun odasına girdi (benimle birlikte), öğretmeniyle tanıştı, bir oryantasyon öğrencisi daha vardı, onunla bakıştı… derken oyuna dalınca ben odadan çıktım ve hemen kapının önündeki bekleme alanına geçtim. 5 dakika sonra elinde koca bir araba ağlayarak geldi. Diğer arkadaşından korkmuş belli ki, hiç şaşırmadım. Sonra öğretmeni o arkadaşı sınıfa çıkarınca bizimki kurucu hanımla takılmaya başladı, tanıdığı için kendini güvende hissetti sanırım. Sonra depodan etkinlik malzemeleri alıp kayboldular. 45 dakika sonra neşeli neşeli geldi, tadı damağında kalsın(böylece heveslenerek gelsin) diye süreyi bitirdik ve yine geleceğini söyledi, ayrıldık.

Sonra evde bana ağlamasının nedenini anlattı, arkadaşı önüne geçmiş : ))) Buymuş meğer derdi.  

Hafta sonu boyunca arada bir okulu andık, eğlenceli olduğuna vurgu yaptık. Sorup konuşturmaya çalışmadık. Bu sabah yeniden gittik, daha rahattı ama bir tedirginliği vardı. Onu ağlatan arkadaşını sorup duruyor, gitmeyelim demek de istemediği için “T. hala orada mı acaba? Belki o gitmiştir”diye kıvranıyordu. Neyse ki, o bugün sınıfa çıkmış, rahatladı bizim yavruİçeri girdikten sonra beni bir iki kez oyun odasına çekiştirse de tanıdığı bir ablanın ayakkabılarını giydirmesine izin verdi, yine malzeme aldı, ablanın elinden tutup yukarı çıktı. Beni çağırmadı. Epey etkinlik yapmışlar baş başa, bir ara sınıfa 5-10 dakika girip çıkmışlar, diğer çocuklarla tekrar tanışmışlar, sonra kendi öğretmenlerinden biri (2 tane öğretmenleri var) gelmiş onunla vakit geçirmiş. Yaklaşık 75 dakika sonra geldi öğretmeniyle, yaptığı boyamayı bana hediye etti ve yarın görüşmek için öğretmeniyle sözleşti. Öğretmeni biz okuldan ayrılmadan önce “Burada yemek yemek ister misin? Çok lezzetli yemeklerimiz var.” diye sorunca  bizimki bombayı patlattı:  “Üzgünüm… Üzgünüm ama bugünkü sürem bitti, gitmeliyim”! Tabii hepimiz gülmekten kırıldık, yukarıda G. İsimli arkadaşıyla tanışınca gözünden kalpler çıktığını öğrenip bir de ona güldük ve ayrıldık. 

Şimdi işe geldim ve her bir detayı tekrar düşünüyorum. 3 yaşında bir bıdırığın okula başlıyor olması mı, annesinin hiç durmadan onu düşünmesi mi daha trajikomik karar veremiyorum. Tek bildiğim çocuklar aslında sandığımızdan çok daha bilge. Narinler ve evet muhtaçlar, ama bizden çok daha bilgeler. Adım gibi eminim ki sürecin her bir detayının, benim tüm hislerimin, her şeyin farkında. Kendisinin buraya alışmak zorunda olduğunun ve aslında ihtiyacı olduğunun da… Evden çıktığımız sırada, tam ayakkabısını giydirmeye eğilmişken bana “Evde de yapacak hiçbir şey yok anne, hiçbir şey.” dedi. Kendini ikna etmek için mi, cidden artık evdesıkıldığını bildiğinden mi, beni rahatlatmaya çalıştığından mı yoksa hepsinden mi bilmiyorum. Sadece bunu bilinçli söylediğine eminim.

Yine süreci yönetmeye çalıştığım ama aslında ne kadar da “eser miktarda etkili” olduğumu gördüğüm günler yaşıyorum. 

Allah işimizi kolaylaştırsın, umarım her şey su gibi akıp gider. Yavru okulu çok sever…

2 Mayıs 2019 Perşembe

Bir anlamı olmalı...

Az önce yine doluyla karışık sağanak yağmur başladı. Bu güzide Ankara havası boşa gitmesin bir kahve içeyim dedim, 4 günlük kahvesizliğimi bozmaya niyetlendim. Kahveyi yaptım ama daha fincana dökerken anladım ki iğrenç; belli ki iş yerinde kahveyi teminden sorumlu olanlar yine en ucuz ve işe yaramaz olandan almışlar. Geri döktüm. 

Az önce okuduğum Lousie L. Hay kitabının hastalıkların zihinsel nedenlerinin sıralandığı bölüm ve bunu yenmek için yapılabilecek olumlamalar geldi aklıma. 

Kitaptaki şu bölümün kendimle ilgili olduğunu fark etmek niyeyse bana çok dokundu…  
Memeler:  Annelik etmeyi ve beslemeyi temsil ederler.OlumlamasıKusursuz bir denge içinde besliyor ve besleniyorum.”. “Meme Rahatsızlıkları:  Kendini beslemeyi reddetme, herkesi kendi önüne geçirme anlamına gelir. Meme Kistleri, Şişleri, Ağrıları (Mastit)ırı annelik etme. Aşırı koruma. Zorbaca bir tutuma varan aşırı müdahale demek olabilir. OlumlamasıBen önemliyim. Değerliyim. Artık kendime sevgiyle ve keyifle,özen ve bakım gösteriyorum. Başkalarına kendileri olma özgürlüğünü tanıyorum. Hepimiz emin ellerde ve özgürüz.”

Birisi çıkıp deli saçması diyebilir, belki sağlam sallamış diyen de çıkar. Eminim hararetle savunacak olanlar da vardır. Şu aşamada benim aldığım mesaj ise şu; kendime kötü davrandığımı iyice fark etmem ve bunu değiştirmek için niyetlenerek en azından vücuduma iyi bakayım diye yediklerimi kontrol etmemin ardından, aylar önce okuyup neredeyse unuttuğum bir kitabın eski versiyonu bir arkadaş tarafından pdf dosya olarak telefonuma yollanıyor. Açıp okuyor ve tek tek baktığım hastalıklarım içinde en çok burası kafama takılıyor. Kadın delidir değildir, yazılanlar bilimseldir ya da uydurmadır bilmiyorum ama bunun tesadüf olmadığını biliyorum. 

Herkesi her şeyden korurken kendimle ne kadar az ilgilendiğimi düşünerek üzülüyordum ne zamandır. Hem ipin ucunu bırakıvermek hem de her şeyi kontrol etmek istiyordum. Tüm bunlar olurken, kendime acımak ve karşılanmayan ihtiyaçlarımı düşünerek hırçınlaşmak da cabası…

Özellikle şu sıralar en çok yakındığım bir diğer konu olan alerji için de şöyle demiş; “Alerjiler, bknz saman nezlesi: Kime karşı alerjiniz var? - Kendi gücünü yadsıma.Olumlaması Dünya güvenli ve dostça bir yer. Ben emin ellerdeyim. Hayatla barış halindeyim”. Diğer bir kısımda da “Saman nezlesi: Duygusal tıkanıklık. Takvimden korkma. Kendini baskı altında hissetme. Suçluluk duygusu.OlumlamasıTÜM HAYAT ile birim. Her zaman güvenlik içindeyim.

Baskı altında hissetme? Suçluluk (çünkü ne yapsam yetmiyormuş ve hep eksikmişim diye düşünme)? Dünyaya güvenmeme? Çözümü barışmış, güvende hissetmekmiş. Hiç şaşırmadım. Çünkü hiç de güvende hissetmiyorum.

Tiroid için şunu eklemiş ; Aşağılanma. Yapmak istediklerimi asla yapamayacağım. Benim sıram ne zaman gelecek?soruları ve olumlamasıEski sınırlamaları aşıyor ve artıkendimi özgür ve yaratıcı bir biçimde ifadeye izin veriyorum.Tiroidin az çalışması; Vazgeçme. Kendini, umutsuz bir biçimde bastırılmış hissetmeOlumlamasıKuralları beni tümüyle destekleyen yeni bir hayat yaratıyorum. "

Herhalde bunun da işle ilgili konulardaki hislerim/düşüncelerim olduğunu söylemeye gerek yok. Biri aklımda pır pır uçup duranları kağıda yazmış gibi. 

Şimdi bunların hepsini okumak tekrar hatırlamanın ve yüzleşmenin bir anlamı olmalı diye düşündürdü.
Öyle olmak zorunda.
Kullanmasını bilirsem işe de yarayacak.
Dilerim artık bulutlar dağılacak.

24 Nisan 2019 Çarşamba

Kendimle derdim

Herkesin kendine pis pis davrandığı hatta gıcık olduğu dönemler oluyordur değil mi yaa, sadece bana oluyor olamaz? 

Şöyle anlatayım; kendi kendimin yanından geçsem gözlerimi devirip “salak yaaa” hareketi yapıyorum. İki dakika dert anlatayım desem, “sen kendin istedin bunları, herkes hak ettiğini yaşar tatlı kız” diye cevabı yapıştırıyorum. Çok pis ve boş beslenmeye başladım, farkındayım, ama azıcık kendime çeki düzen vermeyi düşünsem en cazip çikolatalar, en karşı koyulmaz kısır-kurabiye-ıhlamur üçlemeleri ile geliyorum, “istersen yeme” diyerek daha çok kışkırtıyorum. Yaptığım anneliği beğenmiyor, “çocuğu ihmal ettin ne zamandır taşınma, yerleşme, yoluna koyma derken, üstelik bi de tahammülsüzsün, çirkef karı” diye kendimi itip kakıyorum. İş yerinde performansım diplerde, hoş, bakanlığın anasını ağlattıklarından mütevellit iş falan yok ama ben kendimi yine de eleştiriyorum; hiçbir şey diyemesem “o kadar boş vaktin var az otur da makale falan oku, tam memur oldun sümsük şey” diyerek kendime çemkiriyorum. Kocama aşırı gıcık oluyorum bu ara, aslında çoğunu hak ediyor, ama yine de “bu adam iyi dayandı sana…” diye laf sokmayı ihmal etmiyorum. Haftalarrrrdır burnum akıyor, tıkanıyor, öksürük baş ağrısı, diş ağrısı birbirine karışıyor, yeniden başladığım alerji ilacını içerken bile kendime sempatim artmıyor, “ah canımm yoruldun hastalıktan…” diyesim gelmiyor.

Kendimle ilişkim şu an bu seviyede.

Daha bir önceki yazıda umarım evren bana gol atmaz falan diyerek manevra şaşırtmaya çalışsam da, terrible 2 kapıdan çıkarken horrible 3 geldi (Nazar değen olduysa ne diyeyim ben şimddiiiiiii?!). Çocuğum sürekli şu şekil bakıyor;



…ve internet ananın söylediği şu durum evde cereyan ediyor; “…yüksek seviyedeki dil gelişimi, 3 yaşın 2’den daha zor olmasının nedenidir. 3 yaşındaki çocuğunuz önceki yaşına göre daha büyük, daha akıllı ve daha kararlıdır. Dil gelişimi hep iyi sanıyordum ben bu sıpanın ama dil gelişimi galiba hazırcevaplık gibi bi şeymiş; “anne sen su bi konuşma, ben bunu babama soracağım (Çünkü o kesin izin verecek onu çok kolay manipüle edebiliyorum)” diyerek cümlenizi ağzına tıkmak gibi yani… İşte, yavru cephesinde de durumlar böyle olunca kendimle olan derdimi çözmeye elim varmıyor.

Resmen nisanı bitirdik, senenin üçte biri gitti ve 2019’u boşa sene ilan etmek üzereyim. Ciddi ciddi 4 aydır ne yaptığımdan, ne okuduğumdan, ne yediğim içtiğimden derinlemesine zevk almıyorum. Günü kurtarmak resmen yaptığım.

Sonu nereye varacak ben de meraktayım. 

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...