Günlerdir içimde bir sıkıntı ile tatlı heyecan boğuşuyor. Bir heyecan, bir sıkıntı galip geliyor. “okulun ilk günü karnı ağrıyan çocuk” sendromuna girdiğime göre sanırım sıkıntı ve korku daha baskın. Eh kolay değil, uçan kuşlara, martılara ve bankalara boyumdan büyük borcum var artık! Niye? Durduk durduk memleketin şu cafcaflı batış döneminde ev almaya kalkıştık!
Nasıl bir mantıkla bunu yaptık bilmiyorum, galiba mantığı falan yok… Bu şartlarda ev alamayacağımıza kanaat getirince bari 1+1 daire alalım, hem annemler yavruya baktıkları sürece içinde otursunlar böylece şu an oturdukları daire için ödediğimiz kiranın üstüne biraz kredi eklemiş ve yatırım yapmış oluruz dedik. Tabii ev aramaya başlayınca bu aşırı zekice fikrimiz elimizde patladı çünkü ya fiyatlar, ya tapu durumları, ya konumlar uyuşmadı… Derken öylesine ziyaret ettiğimiz bir firma ellerinde 1+1 olmadığını, 2+1 daireleri de bitirdiklerini, fakat uygun fiyata bir başka daireleri olduğunu söyledi. Örnek daireyi gezdik, sevdik.
“3+1 diyorlar ama olsa olsa 2,5+1 olur orası… Olsun, olsun çok sevimli. Ay ne güzelmiş, aamaaan ne olacak yeter bize……” falan derken bir baktım ki adamlardan fiyat alıyoruz. Ertesi gün ise kumbaradaki bozuklukları bile saymış, oradan borç, buradan harç bulmuş kapılarına dayanmışız… pazarlık, kavga kıyamet derken gerisini hatırlamıyorum..! Bugün üstüme dev bir konut kredisi tanımladılar, kafam sepet olmuş geziyorum. İnşallah bir aksilik çıkmazsa iki haftaya kalmaz tüm ıvır zıvırlar bitecek, sonbaharda da taşınacağız. Şaka gibi!
Evi almayı konuşmaya başladığımızdan beri kendimle dalga geçiyorum; evrenden ne istediğine dikkat et diye boşa uyarmadı seni kitaplar, vay sadeleştim vay sadeleşeceğim, aman eşyaları attım keşke hepsini atsam derken al bakalım! Kuş yuvası kadar ev! Sıkıysa sadeleşme!
Biraz temsili biraz gerçek!
Şimdi düşünüyorum da, oturduğumuz evi çok sevdiğim ve rahat ettiğim halde, son birkaç aydır iyice bunalmıştım. Bir türlü toplanmamasından, çok büyük olduğu için sadece bir hafta sonu temizliğinin saatler istemesinden, kendimize ait olmadığı için duvarına bir fotoğraf bir tablo asamamaktan sıkılmıştım. Küçük ve pratik olsun, sıcacık olsun, benim olsun diyordum içimden. Bu sefer de biraz fazla küçük oldu ama sağlık olsun! Bak insan ne tuhaf, isteyip de ayağına geleni bile kabul etmekte zorlanıyor. Şimdi bu durumu bir meydan okuma gibi değil de, bir fırsat gibi değerlendirmek gerek diye geçiriyorum içimden.
Bu durum az eşya, az harcama, az telaş, bol bereket, bol şükür, bol muhabbet için bir yoldur dilerim!
İsteklerimizle, çevremizde görünce sahip olmalı/yapmalı/almalıyız sandığımız şeylerle, kendi kendimizi ne kadar zorladığımızla ilgili düşünüp duruyorum bir haftadır.
Hakikaten bunu niye yapıyoruz?
Kendim istediğim, gidip talip olduğum ve birkaç yıl boyunca kazancımı oraya bağlamayı kendim göze aldığım halde neden daha işin başında acaba yeter mi bize diye düşünüyorum?
Neden yetmeyeceğini zannediyorum?
Evet, her şeyin bunca pahalı olması ve sırf bir ev almak uğruna insanın kazandığını dilediğince harcayamayacağını düşünmesi bir haksızlık. Fakat memlekette durum bu. Daha fazla deşmeye gerek var mı?
Bu kısım tamamsa, işte geriye az önce bahsettiğim o diğer konu kalıyor. “Yetmez” fikrini içimize sokan “dışarı”dan arınmak gerekiyor. Kendini, eşyayı, etrafı bu kadar önemsememek gerektiğini bir daha anlıyorum. Sağlıkta, afiyette olalım, huzurumuz, vaktimiz, kazancımız bereketli olsun, neşemiz etrafımıza saçılsın. Asıl bunlar çok olsun.
Kısaca ağzımızın tadı yerinde olsun. Başka neye ihtiyacımız var?



