7 Nisan 2017 Cuma

Dayım...

Yarın yavrunun doğum günü... Haftalardır ona baktıkça hayretler içinde kalıyor, şükürler ediyor ve ne kadar çabuk büyüdüğünü düşünüp ağlamaklı oluyorum...

Bugün hazırlık yaparken, "keşke dayım da olsaydı yarınki doğum gününde" diye düşünür buldum kendimi. Oturup hıçkırarak ağlamak geldi içimden. Dayım öldüğünde daha 4 yaşındaydım. O da 24... Tam 27 sene olmuş dayım gideli, bu dünyada yaşadığından daha uzun süredir aramızda yok yani... Düşündükçe hatırladım ve cenaze evine gittim birden: Evde ağlayan kadınlar geldi gözümün önüne. Anneannemlerin bir odasında eski tip somyalar vardı, büyük halalardan biri yüz üstü kapanmış ağlıyor ayağında patikler. Patiklerin kırmızı yeşil ve siyah renkleri aklımda, yaz günü neden patikli acaba. Küçük odada annemle yengem var biliyorum içeri girmek istiyorum ha bire çekip alıyorlar beni. Az sonra iğneci geliyor, hem siyah çantasından anlıyorum hem konuşulanlardan. Çocuk aklım iğnenin çok ağlamayı nasıl durduracağını anlamıyor tabii; perişan haldeki annem ve yengemi sakinleştirici ile ayakta tuttuklarını kavrayamıyorum. Aslında ölümü de anlamıyorum. Kötü bir şey var o kesin, söz konusu da dayım, ama neden neden bu kadar çok ağlıyor herkes. Hikayeyi de duymuşum üstelik, dayım motorsikletten düşüp başını kaldırıma çarpmış. Eee, neden öldü ki diye düşünüyorum, sadece başını çarpmış işte. Hem dayım kocaman, gerçekten de öyle; 1.92 boyunda hani babayiğit dedikleri tiplerden, ne olacak ki düştüyse...

Bir ara çocukları çocuklara emanet edip evden uzaklaştırıyorlar: Ben ve benden bir kaç yaş büyük çocukların cebine para koyup bakkala yolluyorlar. Şimdi net hatırlamıyorum tabii ama anlaşılan bizimle ilgilenecek durumda olan pek kimse yok. Kendi aramızda konuşup duruyoruz, çocuk aklımızla olanları anlamaya çalışıyoruz. O patikli büyük halanın oğlu, elindeki oyuncaklarla kazayı canlandırıyor. Hayır, dayıma kimse çarpmadı o kendi düştü diyecek oluyorum vazgeçiyorum. Anlaşılan bir önemi yok...

Bilenler hala söyler; memleket bir daha öyle cenaze görmedi diye. İnsanları evlere, avlulara sığdıramadılar. O kadar çok seveni varmış ki hayatı deli dolu yaşamayı seven dayımın... Yokluğun yokluk olduğu o vakitler, çiftçi dedemin harman parasıyla alınmış, artistlerin giydiği cinsten fiyakalı montunu, trende gördüğü üstü başı ıslak garibana veren adam dayımın elbette seveni çokmuş. Cenazesinde "Mehmet ölmüş...bize şimdi kim bakacak" diye dövünen fukaralar...

Şimdi anlıyorum. Kısa günde kırk kere derler ya, işte öyle ha bire bizi yoklayan gelip gidip beni öpen her gelişinde meyve ya da çikolata getiren dayımı uğurlamaya gelmesi çok normal o kadar insanın...

Yaşım daha küçük olmasına rağmen çok berrak hatırladığım daha bir sürü an var dayımla ilgili. En iyi hatırladığım şey ise o kıpır kıpır hayat dolu halleri, evimize geldiğini daha o merdivenlerdeyken anlamam mesela, o koca cüssesiyle her zaman koşarak pat pat sesler çıkararak tırmanması o dört katı... Ve tabii beni sevmesi. Sarılarak kah omzunda kah kucağında evire çevire bazen popomdan ısırıp ağlatarak da olsa, neşeyle sevmesi... Demek ki çocuk yüreği sevgiyi tanıyor. Aklıyla değilse bile yüreğiyle anlıyor. O yüzden cok isterdim dayım benim oğlumu da görsün.

Kim bilir nasıl da severdi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öcü!

İnsanların neden birbirine “öcü” gibi baktığını anlamakta zorlanıyorum. Ben de sıradan bir insan olarak bazı şeylere şaşırmaya, tanıma...